Hz peygamber'in doğumu sebebiyle yıkılan Kisraların sarayı değil, Sasanilerin ihtişamı ve Bizans'ın satveti idi. Sönen ateş, Mecusilerin mabetlerindeki parlayan alevler değil, bütün dünyadaki küfür ve dinsizlik ateşi idi ve kuruyan şey sava gölü değil bir gün putperestliğin zulmü, zerdüştlüğün kuvveti, Hristiyanlığın tahakkümü idi.
Sayfa 72 - Ankara Okulu·Kitabı okuyor
Din
Erlik Kağan
İç Avrasya'ya dağılmış tüm milletler vaktiyle öğrendi ki yer altının tanrısı Erlik Kağan'dır. Türk sahası mitolojik anlatılarında kötülüğün, ölümün, ölülerin ve yer altının tanrısı olarak anılır. Kötülüğün kavramsal olarak karşılığı ya da dünyadaki tüm fenalıkların kaynağı olarak görülür. Kelime anlamı itibarıyla runik yazılardan öğrendiğimiz kadarıyla kötü kuvvet ve Buryatça karşılığıyla kan içen gibi anlamlar taşıyabilir. Erlik, kötülüğü, hırsı, açgözlülüğü ve her tür kötülüğü simgeler. Yaradılışı gereği, kötü şeyleri sever ve kötü işler yapmayı tercih eder. İyi şeylerin temeline ve köküne karşıdır. Son derece bilgisiz, yıkıcı, küstah ve utanmaz olarak bilinir. Düzen ve barış istemez. İradesi yoktur, iradesizliği temsil eder. Sarayı yer altındaki karanlık ülkededir. Burası kara güneşle aydınlanır. Sarayı çamur, kara demir ve kara kayadan yapılmadır. Eğer bir insan oraya gitmek isterse önce Siyah Göl'ü aşmalıdır. Ama burası öyle kolay kolay geçilebilecek bir göl değildir. Gölün tamamı, intihar edenlerin kanlarından oluşur. İçinde ölü atalar yaşar. Gölü aşabilmek için üzerindeki köprüden geçmek gerekir. Ama bu köprü tek bir at kılından oluşmaktadır. Oradan geçebilmek için bir şaman olmak gerekir. Bunu başaran şaman büyük bir ırmağa varır. Burası insanların gözyaşlarından oluşan Toybadım (Doymadım) Irmağı’dır. Saray da bu ırmağın yanındadır. İçinde Abra ve Yutba adlı büyük iki ejderhanın yaşadığı Toybadım Irmağı, Erlik Kağan'ın sarayının önünden böylece geçip gider ve Büyük Tengiz'e akar. Yer altının karanlık ülkesinde, Erlik Kağan dünyadaki tüm kötülüğe hükmeder. Yer altındaki ve yer üstündeki tüm kötü ruhlar onun emrindedir. Hatta insanlardan da emrinde olanlar vardır. Görünüşü hakkında detaylı tasvirlere ulaşmak mümkündür. İhtiyar olduğu bilinir ama
Sayfa 97 - Holden Kitap, 5. Basım, İllüstrasyonlar: Aslı Ekim
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Mariska Kemeni, Mustafa Durakça için aklını oynatmış, ona karı olmak yolunda dinini, yurdunu, âilesini fedâ etmeyi göze almıştı. Fakat ihtiyar teyzesinin, bir kale gibi müstahkem kuleli şatodan Nemseli tarafına, haber uçurması üzerine kış kıyâmette Graf Stefan çıkagelmiş, Mariska'nın kararlarını yağma etmişti. Mariska artık rüyalarında kâh azîze Liuba'yı kâh Barbara'yı kâh bizzat İsa'yı görüyordu. Nûrânî yüzü, dokunaklı edâsıyla karşısına geçen ve kucağında bir süt kuzusu taşıyan mazlum Mesih garip garip söyleniyordu: - Sen de mi Mariska, sen de mi, sürümden ayrıldın? Graf Stefan, Türklerin kadınları kuş gibi kafese kapadıklarını anlatıyor, buna karşı asilzâde bir hıristiyan kadınının nasıl parlak bir ömür süreceğini ballandırıyordu: Beç'teki saray balolarını, Augsburg'un turnuvalarını, Balaton gölü eğlencelerini, Engrüs'ün sürek avlarını... Mariska kalıbını çatlattı, cezbeye tutuldu. Artık ne istediğini, ne isteyeceğini şaşırmıştı. Öyle ki, Erdil'den kaçalım, derken Komran yolunda Graf Stefan çetesiyle Mustafa Durakça'nın sipâhîleri at tepip kılıca el vurup cümlesi dik başlı, ateş parçası yiğitler birbirini aktarmak kastiyle üst üste uğradıkları zaman Mariska'yı kan tutmuş "Vurun, kırın!" diye bağırmıştı. Fakat sorsalardı ki kim kimi vursun kırsın, kendisi de bilmiyordu. Daha doğrusu bir kılıç kapıp erkeklerle beraber vuruşa koyulmak, hepsinin öldüğünü görmek ve o ecel kümesi içinde kendisi de kaynamak istiyordu. Kan... Gözleri önünde deryâlar gibi çalkalanıp dalga vuruyordu, hep kan. Nihâyet bu hâlinden ayıldığı zaman etrâfındaki silah şakırtısı, atların şiddetli kişnemesi, Türkçe, Macarca küfürler, çığlıklar dinmişti. Graf Stefan beş nefer yaralıyla, ağaçlarından karga sürüleri havalanan, bir koru kenarında çamurlaşmış karlar üstünde yatıyor. Grafın en yakın
Sayfa 75·Kitabı okudu
Eskiden pencereden karşıya bakınca gölü görürdüm. O zamanlar bambaşkaydı her şey. Babam hiç hasta değildi ne güzel. Öyle sağlıklıydı ki yaz kış demeden her akşam karşı kıyıya kadar yüzüp geri gelirdi.
Bir Şair Bir Kitap
Haydar Ergülen – Sen Güneş Kokuyorsun Daha Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi, Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da az söyler, usul söyler, pir söylerdi bir de adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir yaparlar derdi ** küçücük bir büyükanneydi, onu yitirince anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış ağaçtan, ikindiden, elmadan, güneşten, kardan, yağmurdan, gölgemiz bile bizden uzunmuş, ya çocukluk, o da rüyasından kısaymış meğer, sanki altı kardeş nöbetleşe rüya görsek hepimizden bir çocukluk belki çıkarmış, “bu dünya bir pencere" türküsünü söylerdi de anlamazdık, ** bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık kalıyor, bir gülümseme kadar, “çok uzatma" diyor “şiiri, kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan,” ** insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım anladım ama, ne zaman, harflerinden de kısaymış aşk, bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyor aşkı içimizdeki ormandan kurtarmak, aşk kısa, şiir uzun, sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman, ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan?
Kırmızı Kedi
Bir siyah iris Bir yutulmuş göl Bir meraklı güve Bir ateş eden korkak Bir ince parmak Bir uçuşan saç Bir emin sandalye Bir dolu içen bütün Bir maske saat Bir ansıyan değişim Bir yitik arka Bir arzulayan kaya Bir siyah iris gölü yuttu. Bir korkak meraklı güveye ateş etti. Bir saç ince parmağı uçuştu. Bir içen bütün emin sandalyeyi doldurdu. Bir maske saat değişimi ansıdı. Bir kaya yitik arkayı arzuladı.
Sayfa 36 - Everest-pdf·Kitabı yarım bıraktı