Çok uzakta olmayan bir yer var, diye anlattım ona, denizin karanın içine doğru böyle büyük yarıklar halinde girdiği bir tür takımada; bu çok uzun ve dar su kütlelerinden birinin iki tarafında, birbirine bakan iki köy var. Kara yoluyla birinden diğerine gitmek tam anlamıyla saatler sürerdi. Karanın içlerine doğru kilometrelerce gidilmesi, sonra tekrar kilometrelerce denize doğru dönülmesi gerekirdi, oysa birbirlerinin çamaşır iplerinde asılı olan giyecekleri görecek kadar yakınlardı birbirlerine! Mesafenin değil geçilmezliğin oluşturduğu bunun gibi bir ayrılık anlatıyordu benim durumumu da: Bulunduğum yerden çok, baktığım şeye aşinaydım, dolayısıyla orada olup karşıya, buraya bakmanın nasıl bir şey olacağını tam olarak biliyordum. O kadar emin olmadığım şey ise burasının nasıl göründüğüydü.