• *Dördüncü Sual:

    Mâdem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaret-üz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?

    *Yine manevî canibden elcevab:

    Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً

    Yani: "Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar."(Enfâl-25)

    Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

    *Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

    *Bu suale karşı cevaben denildi ki:

    O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.
    Bediüzzaman Said Nursî
    Sayfa 172 - On Dördüncü Söz'ün Zeyli - Rnk
  • Risale-i Nur'da geçen Zebur, İncil ve Tevrat ayetlerinin kaynaklarını metinlerin altında tek tek sunuyoruz, ta ki iftira ve hezayanların önü kesilsin.

    Birincisi: Zebur'da şöyle bir âyet var: "Allahım! Fetretten sonra bize Sünneti ihyâ edecek olan zâtı gönder."(1) "Mukîmü's-Sünne" ise, ism-i Ahmedîdir.

    İncil'in âyeti: "Ben gidiyorum, tâ size Faraklit gelsin." Yani, Ahmed gelsin.(2)

    İncil'in ikinci bir âyeti: Yani, "Ben Rabbimden, hakkı bâtıldan fark eden bir Peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun." Faraklit, "el-fâriku beyne'l-hakkı ve'l-bâtıl" mânâsında, Peygamberin o kitaplarda ismidir.(3)

    Tevrât'ın âyeti: "Hazret-i İsmail'in validesi olan Hâcer, evlât sahibesi olacak. Ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşû ve itaatle ona açılacak."(4)

    Tevrât'ın ikinci bir âyeti: "Benî İsrail'in kardeşleri olan Benî İsmail'den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim." (5)

    Tevrât'ın üçüncü bir âyeti: "Mûsâ dedi ki: 'Ey Rabbim, ben Tevrat'ta, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmak için çıkarılmış, Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetin vasıflarını gördüm. Onu benim ümmetim yap.' Allah buyurdu ki: 'O, Muhammed ümmetidir.'" (6).

    İhtar: "Muhammed" ismi, o kitaplarda Müşeffah ve el-Münhamennâ ve Himyâtâ gibi Süryânî isimler suretinde, "Muhammed" mânâsındaki İbrânî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarih "Muhammed" ismi az vardı. Sarih miktarını dahi hasûd Yahudiler tahrif etmişler.

    Zebur'un âyeti: "Yâ Davud! Senden sonra, Ahmed, Muhammed, Sâdık ve Seyyid olarak anılacak bir peygamber gelecek. Onun ümmeti Allah'ın rahmetine mazhar olacak." (7).

    Hem Abâdile-i Seb'adan ve kütüb-ü sabıkada çok tetkikat yapan Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs ve meşhur ulema-i Yehuddan en evvel İslâma gelen Abdullah ibni Selâm ve meşhur Kâ'bü'l-Ahbar denilen Benî İsrail'in allâmelerinden, o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat'ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler.

    Âyetin bir parçası şudur ki: Mûsâ ile hitaptan sonra, gelecek Peygambere hitaben şöyle diyor:

    "Ey Peygamber! Muhakkak ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir sakındırıcı ve ümmîler için bir dayanak olarak gönderdik. Sen Benim kulumsun ve sana Mütevekkil ismini verdim. Sen ne katı kalbli, ne huysuz ve ne de sokaklarda böbürlenerek yürüyen biri değilsin. Sen kötülüğe kötülükle de karşılık vermezsin. Sen affeden ve bağışlayan bir peygambersin. Eğriliğe girmiş olan halk onunla yolunu doğrultuncaya ve 'Lâilâhe İllallâh' deyinceye kadar Allah o peygamberin ruhunu almaz." (8).

    Tevrât'ın bir âyeti daha:

    "Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Mekke onun doğum yeri, Medine hicret yeri, Şam onun mülküdür. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir."(9).

    Tevrât'ın diğer bir âyeti daha: Meâli: "Sen benim kulum ve Resûlümsün. Sana Mütevekkil ismini verdim."(10). İşte şu âyette, Benî İshak'ın kardeşleri olan Benî İsmail'den ve Hazret-i Mûsâ'dan sonra gelen Peygambere hitap ediyor.

    Tevrât'ın diğer bir âyeti daha:

    "Muhtar kulum, ne katı kalbli ne de huysuz değildir."(11).

    İşte, "Muhtar"ın mânâsı "Mustafa"dır, hem ism-i Nebevîdir.

    İncil'de, İsâ'dan sonra gelen ve İncil'in birkaç âyetinde "Âlem Reisi" ünvanıyla müjde verdiği Nebînin tarifine dair: Onun demirden bir asâsı, yani kılıcı olacak ve onunla savaşacak. Ümmeti de onun gibi olacak." (12). İşte şu âyet gösteriyor ki, "Sahibü's-seyf ve cihada memur bir Peygamber gelecektir." "Kadîb-i hadîd" kılıç demektir. Hem ümmeti de onun gibi sahibü's-seyif, yani cihada memur olacağını, Sûre-i Feth'in âhirinde;

    "Onların İncil'deki vasıfları da şöyledir: Filizini çıkarmış, sonra git gide kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş bir ekine benzerler ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Allah'ın onları böylece çoğaltıp kuvvetlendirmesi, kâfirleri öfkeye boğmak içindir." (Fetih, 48/29).

    âyeti, İncil'in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sahibü's-seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.

    Kur'an-ı Kerim semavi kitaplardaki bu müjdeci ayetleri açıkça ilan ederken, bazı ham, kaba hocaların, Risale-i Nur'a saldırmaları anlaşılır gibi değildir. Halbuki On Dokuzuncu Mektup'taki Zebur, Tevrat ve İncildeki pasajlar, bu ayetin doğru ve kati bir tefsiri hükmündedir. Tevrat ve İncil'deki bazı ayetlerin, şimdiki nüshalarda bulunmaması tahrif edilmesindendir. Ama Risale-i Nur'daki ayetler, sahih rivayetler ve İslam alimlerinin tahriçleri ile sabittir. Üstad, bu kutsal metinleri kendinden uydurmuyor, rivayetleri naklediyor. Biraz tahkik ve tedkik neticesinde bunlar kolayca tespit edilebilir. Anlaşılan, bu ayetler kutsal metinlerde geçmiyor deyip, Üstad'ı müfteri durumuna düşürmeye çalışanların kendileri müfteri durumuna düşüyorlar. Ama bu takımın bunun farkında olmayacak kadar zavallı ve cahil olduğu da açığa çıkmış oluyor.

    Tevrât'ın Beşinci Kitabının Otuz Üçüncü Bâbında (Tevrat, Tesniye, Bab 33, ayet 1.) şu âyet var:

    "Hak Teâlâ, Tûr-i Sina'dan ikbal edip bize Sâir'den tulû etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu." (13)

    İşte şu âyet, nasıl ki "Tûr-i Sina'da ikbal-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam Dağlarından ibaret olan "Sâir'den tulû-u Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder. Öyle de, bil'ittifak Hicaz Dağlarından ibaret olan "Fâran Dağlarından zuhur-u Hak" fıkrasıyla, bizzarure risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veriyor.

    Hem Sûre-i Feth'in âhirinde "Onların Tevrat'taki vasıfları budur." (Fetih, 48/29). hükmünü tasdiken, Tevrat'ta Fâran Dağlarından zuhur eden Peygamberin Sahabeleri hakkında şu âyet var:

    "Kudsîlerin bayrakları beraberindedir. Ve onun sağındadır."(14)

    "Kudsîler" namıyla tavsif eder. Yani, "Onun Sahabeleri kudsî, salih evliyalardır."

    Eş'ıya Peygamberin Kitabında, Kırk İkinci Bâbında şu âyet vardır:

    "Hak Sübhânehu, âhir zamanda, kendinin ıstıfâ-gerde ve bergüzidesi kulunu ba's edecek ve ona, Ruhu'l-Emin Hazret-i Cibril'i yollayıp din-i İlâhîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi, Ruhu'l-Eminin talimi veçhile nâsa talim eyleyecek ve beynennâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kablelvuku bildirdiği şeyi ben de size bildiriyorum."(15)

    İşte şu âyet, gayet sarih bir surette, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını beyan ediyor.

    Mişâil namıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin Kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var:

    "Âhir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakka ibadet etmek üzere mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhide ibadet ederler, Ona şirk etmezler."(16)

    İşte şu âyet, zâhir bir surette, dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.

    Zebur'da, Yetmiş İkinci Bâbında şu âyet var:

    "Bahirden bahre mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola... Ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler... Ve padişahlar ona secde ve inkıyad edeler... Ve her vakit ona salât ve hergün kendisine bereketle dua oluna... Ve envârı, Medine'den münevver ola... Ve zikri, ebedü'l-âbâd devam ede... Onun ismi, şemsin vücudundan evvel mevcuttur; onun adı güneş durdukça münteşir ola..."(17)

    İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâmı tavsif eder. Acaba Hazret-i Davud Aleyhisselâmdan sonra, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka hangi nebî gelmiş ki, şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve hergün nev-i beşerin humsunun salâvat ve dualarını kendine kazanmış ve envârı Medine'den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?

    Hem Türkçe Yuhanna İncilinin On Dördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur:

    "Artık sizinle çok söyleşmem. Zira bu Âlemin Reisi geliyor. Ve bende onun nesnesi asla yoktur."

    İşte, "Âlemin Reisi" tabiri, "Fahr-i Âlem" demektir. "Fahr-i Âlem" ünvanı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın en meşhur ünvanıdır.

    Yine İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab ve yedinci âyeti şudur:

    "Amma ben size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faydalıdır. Zira ben gitmeyince Tesellici size gelmez."

    İşte, bakınız: Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Evet, Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı ebedîden kurtarıp teselli veren odur.

    Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, on birinci âyet:

    "Zira bu Âlemin Reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir."(18)

    İşte, "Âlemin Reisi" Evet, o zat öyle bir reis ve sultandır ki, bin üç yüz elli senede ve ekser asırlardan herbir asırda, lâakal üç yüz elli milyon tebaası ve raiyeti var; kemâl-i teslim ve inkıyadla evâmirine itaat ederler, hergün ona selâm etmekle tecdid-i biat ederler. Elbette Seyyidü'l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

    Hem İncil-i Yuhanna, On İkinci Bab ve on üçüncü âyet:

    "Amma o Hak Ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek."(19)

    İşte bu âyet sarihtir. Acaba umum insanları birden hakikate davet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhiretten tafsilen haber veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Ve kim olabilir?

    Hem kütüb-ü enbiyada, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında Süryânî ve İbrânî isimleri var. İşte, Hazret-i Şuayb'ın suhufunda ismi, "Muhammed" mânâsında Müşeffah'tır. (20)

    Yine Tevrat'ta el-Hâtemü'l-Hâtem, hem Tevrat'da ve Zebur'da Mukîmü's-Sünne, hem suhuf-u İbrahim ve Tevrat'ta Mazmaz'dır.(21) Hem Tevrat'ta Ahyed'dir.

    Zebur'da el-Muhtar ismiyle müsemmâdır.(22)

    Yukarıda Risale-i Nur'un içinde geçen kutsal metinlerin kaynakları ve bazen ayet numaraları tek tek veriliyor. Bunların hepsi bazı zaman dilimlerinde, İslam alimlerince tahkik ve tahriç edilmiş ve eserlerinde beyan edilmiş hakikatlerdir. Tabi zamanla bu kutsal metinlerin hasid, sapkın papaz ve hahamların tahrifi ile kaybolmaları mümkündür. Ama önemli olan, o zaman dilimlerinde güvenilir İslam alimlerince kayıt altına alınmış olmasıdır.

    Bu kutsal metinler kayıt altına alındıktan sonra, tahrif edilip kaybedilmesi, o kutsal metinlerin hüccetine zarar vermez. Kur'an-ı Kerim ayetleri ile Tevrat ve İncil‘in, Hazreti Peygamber (asv)'den haber ve müjde verdiklerini bize ihbar ediyor. Şimdi ise o müjde ve haberlerin bir çoğu metin olarak Tevrat ve İncil de bulunmuyor, ya da hafi olarak bulunuyor diye, Kur'an-ı Kerim'i -haşa- tekzip edip, inkar mı edeceğiz. İşte bu hakikate binaen Üstad, şu anki Tevrat ve İncili değil, geçmişteki İslam alimlerince kayıt altına alınan Tevrat ve İncili ölçü almıştır. Bu yüzden bazı kutsal metinlerin şu anki Tevrat ve İncil'de bulunmaması doğaldır. Ama İslam âlimlerinin kayıtlarını yukarıda tek tek kaynak olarak belirttik, bu yüzden itiraza açık bir kapı kalmamıştır.
  • Dudaklarla kalb arasındaki mesafeden, her akşam başına yorgan çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanından iğreniyorum!
  • Ya bir şey dicem. Ne oldu o masum güzel insanlara. Neden her bir yüzde maskeler. Doğaya, hayvanlara, kadınlara, çocuklara zarar vermeden sevmek, korumak, değer vermek neden bu kadar zor oldu. Hepimiz bu kadar iyilikten, haktan bahsederken, peki bu kötülükler nereden geliyor. Her gün bir cinayetle, kayıpla, vahşetle günü illahi sonlandırmamız mı lazım. Hani bir üstad diyordu ya "dünya hassas kalpler için cehennemdir." Aynen öyle. Yazık ya.. yazık. Gülistan Doku, canım kadın güzel haberlerini alacağız inanıyorum. Ve beraber insanca yaşayıp sevmeyi yılmadan öğreteceğiz.
  • 131 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Aziz Nesin'in 1958 yılında yayınlanan, çeşitli gazetelerde tefrika edilen 15 kısa hikayesinden oluşan kitabı. Kitap yayınlandığında 43 yaşında olan Aziz Nesin o yaşına kadar Sabahattin Ali ile birlikte çıkardıkları Marko Paşa dergisi, "Azizname"si ve hatta 6-7 Eylül olaylarına karıştığı gerekçesi ile defalarca yargılanmış ve hapse düşmüş; dolayısıyla öykülerinde yer verdiği devlet bürokrasisinin işleyişi, halkın devletten korkusu ve işini bilenlerin aradan nasıl sıyrıldığını yakınen tecrübe etmiştir.

    Kitap bizi bize son derece sevimli şekilde anlatıyor. Devlet dairelerindeki formalitelerden cahil makam sahiplerine, garibanın iki kuruşunda gözü olan müteahhitten içe işlemiş devlet korkusuna, çapkınlık maceralarından dolandırıcılığın yadsınmamasına kadar tümüyle yurdumuz hikayesi anlatılanlar...

    Hikayeler 70 yıl öncesinden, konular eskimiştir, sıkıcı olur diye düşünmeyin sakın... Telefonda dolandırıcılara az paralar kaptırılmadı bu ülkede, hem de yakın zamanda, korkuyla... Kahve köşelerinde karaborsa korkusu ile gizli saklı değil açık açık "yatırım" vaadi ile toplandı paralar lüks konutlar, tatil köyleri, çiftlikbank'lar için. "İşini bilen"in el üstünde tutulması, dürüstlerin aptal addedilmesi de aynen devam.

    "Hep ağlasınlar diye yazdım ama nedense hep güldüler" demiş üstad. Madem zaman geçse de yaşananlar hep aynı, değişmiyor; en azından okuyalım, gülelim, eğlenelim halimizle:)
  • Ey üstadımın bu fâni âlemde arkadaşları!
    İnşâallah âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan aziz ve kıymetli kardeşlerim!
    Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Hazret-i Üstad'ın gösterdiği yol, aynen Kur'an'ın cadde-i kübrasıdır; ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütur getirmeyelim.
    Sermayesi yalan ve
    yalancılık olan siyaset propagandaları, sû'-i kesbimiz ile kazanılan ve bugün tevarüs edilen fena şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullaha müdahaleye cesaret etmeyelim.
    Biz abdiz.
    Sebeb-i hilkatimiz; seyyidimizi, yaratanımızı, râzıkımızı bilmek ve bulmaktır.
    Hülâsa-i mevcudat olan Peygamberimiz vasıtasıyla inzal ve ikram buyurulan Kur'an'ın ahkâmına ve o Hazret'in sünnetine tevfik-i harekete bezl ü gayret edelim.
    İşte o Nur elimizde mürebbi, yanımızda muarrif.
    Aramızda Nurları neşre, mürebbi ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım.
    Biz vazife-i ubudiyeti yapalım, netice-i mükâfatı Hâlık-ı Rahîmimize bırakalım.
    Yekdiğerimize en büyük yardım olan duayı da esirgemeyelim.