• biz severek ayrıldık hakım bey
    ben sevdım
    o ayrıldı
    severek ayrıldık ışte
  • 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bu inceleme “ölüm”le ilgili olacaktır. O yüzden huzurunuzu bir miktar kaçırabilir, vaktinizi gereğinden çok alabilir. Okunmadan önce bilinmesini isterim.

    Bu kadar ciddi bir cümle kurmak istemezdim ama bu konu, böylesine soğuk bir girişi gerektiriyor.

    Ölüm.
    Hem de en sessizinden.
    Ve kanser...
    İnsanoğlunu maddi manevi dermansız bırakan dertlerin en büyüğü belki.

    Kitaptan çok etkilendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Bu etkinin sebebi kısa bir süre önce, yazarın yazdığı cümleleri yaşamış olmam. Her acıyı, her duyguyu hissettim. Hatta kitabın bir yerlerinde Sartre, Simone’a annenizi ameliyat ettirmeyin sakın diyor ya bu cümle bile kuruldu hayatımda. Çok önemli değil benim ne yaşadığım. Bu evrensel bir olay. Belki yaşayanlar vardır bu kanser illetini. Allah kimseye görmeyi nasip etmesin ama ölümü bile aratıyor meret. Ölümden bile daha beter. Öyle ki kanser birini gördükten sonra şöyle diyorsunuz “ Ölmek için bile sağlıklı olmak lazım. “

    Böyle bir duyguyu anlatan kitabın teknik özelliklerine girip umarsızca bir şeyler karalayıp kendimi alçaltmak istemiyorum. Hayatta bazı şeyler daha önemlidir. Bugün ölümü yazmak benim için çok daha fazla önemli.

    Ölümü yazmak dedim bir de. Ne yazılabilir ki onunla ilgili. Bitmişlik, sonsuzluk, başlangıcı ve sonu olmayan, kelimelere dökülemeyen bir olay.

    Ölüm ırmağının suyundan tadanlar, yaşamdaki her şeyin ne kadar boş bomboş olduğunu anlıyor biraz. Keşke bazı şeyleri anlamak için bu kadar keskin bir olguya hiç ihtiyaç duymasak. Olmuyor ne yazık ki, ölüm gelmeden yaşamın değerini anlamıyoruz.

    Günlük sıkıntılarımız günlük dertlerimiz var. Sevgilimizden ayrıldık ne büyük olay, paramız bitti ne yapacağız, canımız sıkkın yaşamak istemiyoruz. Bu ırmaktan tadanlara söylemek lazım bunları. Nasıl da gülerler bize. Herkesin uçurumu kendine derindir elbet, ama başka şeyler de var arka planda.

    Mezarlıklar dışında çok yerde rastlaşıyoruz aslında ölümle. Keşke herkes ölünce öldüğüyle kalsa, bir kişi öldüğünde onu hayatımız boyunca hiç tanımamış gibi olsak. Aynı anda bu kadar çok kişiyi bu kadar derinden etkileyen başka bir olay var mıdır?

    Peki ya arkasından üzülecek kimsesi bile olmayanlar ne yapacak? Kim üzülecek onlara. Senin, benim bizim işimiz ne. Sınavdan FF geldi, dersi nasıl kurtarabilirim bunu düşünmeliyiz elbet.

    Hayattaki tek başarısı ölmek olan insanları düşünün. Sadece ölünce hatırlananları. Kimisine bu bile lüks işte. Seni hatırlayan son insan öldüğünde, sen de gerçekten ölürsün diye bir söz var. Bende seviyorum edebiyatı. Ama bunu gidin de boğazınız düğümlenmeden annesi yeni ölmüş birine söyleyin bakalım. Annen ölmedi senin hatıralarında yaşıyor diye. Yapabilir misiniz böyle bir yüzsüzlük.

    Sürekli inkar ettiğimiz bu engin sonsuzluğu düşünmüyoruz nerdeyse hiç. Ama haklarını yemeyelim bazılarımız düşünüyor. Hatta popüler bir düşünce oldu, ölümü düşünmek, düşünmekten çok düşünmeden sadece ölmeyi istemek. Bir kaçış olarak, kimden neyden? Tabi ki hayatın kendisinden. Yine de tutunuyoruz bir şekilde. Günah olmasa kendimi çoktan öldürürdüm diyenler, biraz daha yaşayayım öyle ölürüm diyenler ölüm ne demek anlıyorlar mı? Nietzsche’nin dediği gibi yaşamın ölümden daha zor bir şey olduğunu anlıyorlar mı? Testere serisi sırf bu düşünce için çekilmedi mi? Yaşamının değerini bilmeyenleri, ölümü haketmeyenleri cezalandırmak. Çok gaddarca geliyor sanki belki de öyle değildir. Buraya bu kişilerle ilgili bir şeyler daha yazardım ama belki birilerini kötü etkileyebilirim diye korkuyorum.

    Yazıyı da fazla uzatıp değerli ömürlerinizden daha çok vakit çalmak istemiyorum. Kim demişti ölümden korkmuyorum, onun olduğu yerde ben, benim olduğum yerde o yok diye. Kimin dediği önemli değil elbet. Sürekli ölümü düşünüp hayatlarınızı berbat etmeyin diye söylenmiş bir söz. Ama demek değil ki bu gerçeği yadsıyın. Hiç düşünmeden lay lay lom yaşayın.

    Kendinize zamanlar yaratın. Sadece ölümü düşünecek kısa zamanlar. Göreceksiniz ne kadar uzun geldiğini o kısacık anların. Sonra öldüğünüzden sonraki dakikaları düşleyin, saatleri, ayları. Yıllara gerek yok, çünkü onu bile unutuyoruz. Başka türlü nasıl yaşayabilirdik ki.

    Son olarak,
    Ölümün son iyiliği, onun bir daha olmamasıdır.

    Ve aldığımız her nefesi, belki de onun son nefesimiz olabileceği ihtimalini hissederek almak dileğiyle...
  • Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görül­mez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar müslümanlığın çocukluk rü'yasını nasıl görürler?

    İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, hava­sı ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, do­ğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an'ın sesini işittiler; bir raf üze­rinde duran Kitâbullâh'ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazan­ların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular.

    Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağ­lı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettirmez.

    (...)

    Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescid peydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi; Beyoğlu'nu ve Galata'yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şiş­li, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar'a bakınız bir de Kadıköyü'ne, Üsküdar'ın yanında Ka­dıköy Tatavla'yı andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türkle­rin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafından çan kuleleri yükselir, pa­zar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uza­ğa gitmeyeceğiz, dönmeyeceğiz, tekrar büyük kafileye iltihâk ede­ceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatîbler yetişmedi fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

    (...)

    Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyü­dük. O mübarek muhitden çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
    O
    Allah (cc) herkese böyle eş nasip eylesin … SON..

    #38883893 👈
  • 50 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Bir çift, İsviçre'de köpekleriyle mutlu mesut yaşarken,özgürlük boyalarına sarılmış Ferdinand'ın bu sanatsal tablolarının arasına "askerlik celbi" girer..." Mecbur değilsin. Sen özgürsün kimseye boyun eğmek zorunda değilsin. Kendinsin .. Kimse sana zorla bir şey yaptıramaz,kendine gel.. " Aslında genel olarak bakınca tabii ki de öyle dostum,özgür olmak lazım diyorum ama Zweıg gibi sınırlandırınca;hele de durum vatan borcu olunca,empati kuramıyorum. Tabii ki giderim diyorum,olur mu öyle şey..! Hatta nerede kaldığımı da size hemen anlatıyorum: Tren garında yaralıları taşırken herkesin bir yakını var. Ferdinand'ın gözüne biri ilişiyor. Tek başına sedye de uzanmış bir kolu üzerinden düşmüş ve yanında hiç kimsesi olmayan bir yaralı askeri görüyor.. Yanına usulca gidiyor ve elini alıp göğsünün üstüne indiriyor, asker gözlerini açıp ona gülümsüyor. Şimdi bu nokta da Ferdinand,iç hesaplaşmasını yapmaya başlıyor ve asla bu görevi kabul etmeme gereği duyup,kaçıyor. Kaçıyor kaçmasına da işte İpek tam da burada kaldı. Ne gidebildim ne de bunu aklımda geçirdim.. İşte burada ayrıldık onunla..
    Kendimi bırakıp,kitaba dönelim:
    1.Dünya savaşında askere çağrılan kişilerden biri de Ferdinand.. Vatan borcu olarak askerliği yapmalı mı yoksa özgürlüğü mü seçmeli? Ferdinand'ın zihni sorumluluk baskısı altında ezilirken;kalbi ise,sevdiği kadını yokluyor hesapsızca.. Ee, şimdi ne olacak kaçacak mıyız yoksa bu mecbur yapılacak olan görevi kabul mu edeceğiz.? Kitabı okurken Tolstoy rüzgarını da hissettim. Çünkü o da makina canavarına değinmişti. Konu biraz farklı olsa da aynı nokta. Kitap sizi bayağı köşe yaptırıyor. Sorular geçtikçe kendinize yanıtlamanız zorlaşıyor. Sanki sizin cevabınızı merak eden birileri var yanınızda öyle baskı altındasınız yani..Ha bide özgürlük harika bir şey ama konu hilalim ve yıldızım olunca durduruyor düşünceleri... Kitabı beğendim ve öneriyorum. Resimlerini yaparken boya darbelerinin özgürlüğüne aşık olmuş Ferdinand,seni de sevdim..
    Kitap 50 sayfa ama incelemem ise.... Ne yapayım,hissetirdikleri "güzeldi,şöyle oldu böyle oldu." demekle olamazdı dostum.. Yazdım da yazdım. İyi ki yazdım. İyi ki çok yazdım. İyi ki kendimi de kattım araya. Ve iyi ki sizinle paylaştım..
    Sevgilerimle ,
  • İçimizde nereye gidip nerede duracağımızı bildiren bir tanrı var diye ekledi daha sakince. O, ırmaklar gibi, kaderi yönlendirir ve bütün şeyler onun unsurlarıdır. İşte o, her şeyden önce seninle olsun! Böyle ayrıldık. Hoşça kal, Bellarmin!
    Friedrich Hölderlin
    Sayfa 24 - Doğu Batı Yayınları
  • Ben en çok ellerini özledim senin…

    Gülümseyebilmek şimdilerde yalancı bir bahar yüzümde… Önce biraz tebessüm, ardından parçalı aşklar ve yüzümü yıkayan bir yağmur…Gitmek ne kadar kolaydı. Arkana bile bakmadan, el sallamadan ve bir zamanlar bana ait dediğin tene hiç dokunmadan gitmek… Vebalı bir aşkın vedaları kaldı şimdi avuçlarımdan. Düşlerim gülümseyişlerinin tam ortasından kırık ve boğuluyor yüzme bilmeyen umutlarım gözyaşlarımda.
    Kal demedi belki dilim, keşke biraz da yüreğimi dinleseydin…Bir mutfak masasının tam ortasında yalnız duran bir çatal kadar anlamsızım şimdi. Kaldırıp bir çekmeceye atasım geliyor kendimi, tırnaklarımı kemiren dişlerimden asılasım var…Mutlu ol…
    Gülümse her şeye rağmen nereye gittiysen ve kimdeysen onunla… Yarın sabah yine gülümseyecek şimdi içi kararmış gecenin inadına. Ve sesini duymuyorum diye sağır olmayacak hiçbir bestekar. Biz ayrıldık diye deniz maviye sırt çevirmeyecek. Yine sarılacaklar birbirlerine huzurun en koyu rengiyle. Biz hüzünlü bir hikayenin sonunda dökülen iki damla yaş ve mutlu son yalnızca masallarda var, unutma. Sen hayata kaldığın yerden yaşamaya, ben eksildiğim yerden toparlaya devam edeceğim hayatı…Yalanım yok, en çokta ellerini özledim. Sigaranı yakarken rüzgara siper ettiğin o incecik parmaklarının yüzümde gezinmesini… İşaret parmağına saçlarımın dolanması ve en soğuk havalarda eldiven yerine birbirimizin ellerini giymesini özledim ellerimizin.
    Ve ben ne kadar isterdim bir bilsen,
    Giderken ‘elveda’ demek için bile sallamayan ellerinin ‘gel’ diye sallanmasını…
    Bil, sen…Küfretmeyeceğim artık yaşamadıklarıma ve iç geçirmeyeceğim içimden gelip geçen hiçbir aşka. Alışamaz da gidersin diye hiç söylemedim seni çok sevdiğimi, sevilmediğini sanıp gidileceğini hiç düşünemedim.
    Çocukluğumun ayakları kırılsın işte, koşarken düşmekten dizlerim böyle paramparça. Yarayı sarmayı hiç öğrenemedim, hep üfledim yalnızca…Sen hiç bilmedin seni nasıl sevdiğimi, oysa Allah...
    O çok iyi biliyordu, kabul olmayan dualarımdan… Ezgi Kılıç