"Nereden geldiğiniz değil, nereye gittiğiniz belirlesin bundan sonra şerefinizi! Sizin ötenize geçmek isteyen isteminiz ve ayaklarınız - bunlar belirlesin şerefinizi!"
(...) "Çünü ayakta─d u r a b i l m e k bir meziyettir saray ahalisi arasında; ve tüm saray ahalisi inanır ölümden sonraki bir mutluluk olduğuna, ─oturmayı─h a k e t m e n i n !"
Eski Türkçede, bizim "kanklı" diye bildiğimiz, bir "kangulug" kelimesi vardır. Aynı kelimenin Anadolu'da bize bir İstiklâl Harbi kazandıran, aziz adı, k a ğ n ı'dır. Türkçede yumuşak "ğ" ile biten birçok hecelerin "uzun hece" olduğunu anlamaya mecbûruz. Faruk Nâfiz'in, Anadolu dağlarını kağnı üzerinde aşan bir Türk kızı için söylediği:
Sanki vurmuş da onun bir kara sevda başına Kahramanlar gibi yalnız çıkıyor dağ başına
mısralarındaki dağ kelimesinin, sevda ile kâfiyelendirilmesi bundandır.
Nitekim Yahya Kemal'in:
Adalardan yaza ettik de vedâ
Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ
Seni hâtırlıyoruz Viranbağ
mısralarının son heceleri, Türkiye Türkçesinde birer kapalı hece değil, birer uzun hece'dir.
Kısaca, Türk dili tarihinde bu sesin sevilişi, vatan semâlarına, ince, uzun minâreler yükselten ve kızlarına Elif adı veren bir milletin estetiğidir. Dilimizde taş gibi bir kelimenin B e k t â ş î diye incelip uzaması; kurşun sesinde bir sözün k u r ş û n î âhengini alması, hep aynı yeni estetiğin neticesidir.
İmparatorlugun vatandaşları olarak bizlerin B ü y ü c ü -K ra lla r
doneminden
alabilecegimiz en büyük ders, gücün s ın ırs ız o lm a m a s ı g e r e k tiğ id ir . Bu ne
d e n le b ir im p a ra to r ta ç g iy d iğ in d e T a n rıla rın b ir ra h ib i o n u n k u la ğ ın a şunu
fıs ıld a r: Ölüm lü olduğunu unutm a. Öleceğini unutma. Ç ü n kü ö ld ü ğ ü m ü z d e ,
h a y a tta k i e y le m le rim iz i ya rg ıla ya n G ölge Tanrı A n ib a l ile y ü z le ş ir iz ve ö lü m
lü gü cü n h e rhan gi b ir şe kild e kötüye k u lla n ılm a s ı, Cehennemde sonsuzlukla
sonuklasacaktır.
O silik aynalarda şaşırdığım pis yüzüm
daha çok insanlara benzeyen ve onlara hırçın çalgılar ansıtan
yüzüm.
Uykularım upuzun bir geçmişi yaktıkça
ve o külle yıkandıkça ben durmadan
utançla oğuşturduğum
yüzüm.
Zengin dul dişi bir kedi seviyor ya kucağında
belki bu insanlara güvenimi doğuruyor durmadan
ellerim bağlı da ondan bu belki
yaşlı adamlar artıyor haykırışımdan
kanatlarını bembeyaz çırpıyor kuşlar
bir kadın vuruyor kuşlara kendini
vuruyor vuruyor kanatıyor belki
sonra da güneşin gövdesine yorgunluktan.