Işık, topraktan yücedir ve toprak, insandan yücedir ve her kim ki nefesini sıla kokularında aramaz, o insan sılasına toprakta varıp ışığa dönüş yoluna topraktan çıkmamıştır; her kim ki yeryüzünde ışığı toprağın adına karşılayıp, sonunda ışığa dönüşmüş topraktan gelmedir diye ışığın bağrına basılmamıştır, o insan asla bir şeyler başardım diyemez. Ve toprağın ışıkla, ışığın toprakla kucaklaşıp kaynaşması, hiçbir zaman gecenin iki ucundaki alacakaranlıkta olduğundan daha yoğun değildir...
(1. Kisim)
Bu deneye başlamadan önce, hayatın içinde sorgulamadan
sürüklendiğim zamanlarda hayatımı *olaylarla* ölçerdim. Genelde
"iyi vakit geçirmek" olarak görülen şeye kavuştuğumda
mutlu olduğumu *zannederdim*. Ama her günkü mutluluğun hesabını
tutmaya başladığımda, kendine özel bir niteliği olan bazı anların
farkına vardım, bu nitelik ****etrafımda olup bitenden tümüyle
bağımsızdı**** zira bazen en önemsiz durumlarda ortaya çıkıyordu.
Bu anların özel olmasının sebebi, "güzel vakit geçirmek"ten anladığım şeyin çok ötesinde bir mutluluk hissi vermesi ve gündelik
kayıtlarımdaki diğer bütün kaygıları gölgede bırakmasıydı.
Bu anların
tesadüfen
bir kenara çekilip
kendi deneyimime
***geniş bir odakla baktığım,
hiçbir şey istemediğim ve
her şeye hazır olduğum***
zamanlarda ortaya çıktığı sonucuna vardım zamanla.
Çalışmalarımın geri kalanı bu bakma becerisinin neye bağlı olduğunu
ortaya çıkarma teşebbüsüne dönüştü.
Sadece farklı şeylerden keyif aldığımı değil farklı şeyler istediğimi
de fark ettim. Körlemesine yaşadığım zamanlarda farklı isteklerle
oraya buraya savruluyordum, ama onlara bakmayı bıraktığımda
şamataları dindi ve kendi içimde çok daha derinlerden çıkıp
geliyormuş gibi görünen başka isteklerin farkına vardım.
Hayatta olduğuma emin olduğum kadar
emindim ki mutluluğun *gerekçeye ihtiyacı yoktu**, aynı zamanda
yaptığım şeyin benim için doğru olduğuna dair nihai sınavdı. Ancak
Kitaplar, beni gidemeyeceğim yerlere bir çırpıda alıp götürdü. Hayatımda hiç karşılaşamayacağım insanların itiraflarını bana anlatıp hiç göremeyeceğim kişilerin yaşamlarını gösterdi. Hissedemediğim duygular ve başıma hiç gelmeyen olaylarla dopdoluydu. Bu, televizyon televizyondan ya da sinemadan büsbütün farklıydı.
Film, dizi ya da çizgi filmlerdeki dünyalar alabildiğine somut olduğundan oralara benim sokulup girmemin imkanı yoktu. Görüntüler içindeki hikaye, sadece yazılıp çizildiği şekliyle vardı. Örneğin, “Kahverengi kırlentleri olan altı köseli bir evde sarı saçlı bir kız, bacak bacak üstüne atmıştı.” ifadesi kitapta geçen bir tümceyse; bir filmde ya da bir resimde bu kızın teni, yüz ifadesi, tırnaklarının uzunluğuna varıncaya dek her şeyi önceden belirlenmiştir. Söz konusu bu dünyada benim değiştirebileceğim hiçbir şey olamazdı.
Kitaplar farklıydı. Çünkü kitaplarda boş yer çoktur. Hem kelimeler arasında hem de satırlar arasında boşluklar vardır. Bunların içerisine girip oturabilir, aralarında yürüyebilir ya da boşluklarına düşüncelerimi bile yazabilirim. Anlamasam da fark etmez. Herhangi bir sayfasını dahi açmam, yarısına kadar başardım anlamına gelir.
Gozyaşlarımı sakladım,
Acım belli olmasın diye gülücükler savurdum etrafıma.
Cümleler doğurdum en afilisinden,
Kuyruğu dik tuttum içten içe çöksem de...
Ama kendimi tedavi etmeyi başardım bir şekilde.
Keşke bazı insanların da alnında sigara paketlerinin üzerindeki gibi uyarılar yazsa...
Mesela :"Sevmeyin zararlıdır!"
"Ne yapalım oldu bir kere ." Tarzında cümleler...