• 168 syf.
    ‘’Çivisi çıkmış’’ diyebileceğimiz, kaosun hâkim olduğu, insanların kendilerini artık güvende hissetmediği post-endüstriyel bir toplum. Birkaç kişilik grupların çete halinde sokaklarda kol gezdiği bu ortamda, bir çete mensubu ve lideri olan Alex, anlatıcımız olarak bizi bu distopyanın içerisine davet ediyor. Kubrick, filme, kitapta bahsi geçen Süt Barı ile başlar. Burada yansıtılan kaos, aslında yazarın yansıtmak istediği kaotik toplumun güzel bir tercümesidir. İlk kez bu mekânda gördüğümüz Alex ve çete üyeleri, tamamıyla aynı kostümler içerisindeyken, şapkaları kişiliklerinin birer ipucu olarak birbirinden farklıdır. Süt Barı’nda uyuşturucu ile başlayan ve hırsızlık, adam tartaklama, tecavüz gibi eylemlerle devam eden sıradan gecelerden birinde Alex, işlediği cinayet sonrası kankalarının ihbarı ile kendisini aynasızların kucağında bulur. Girdiği hapishanede, kendisini özgürlüğe ulaştıracak bir yol ararken, devletin henüz deneysel aşamada olan suçlu ıslah tekniği olan ‘’Ludovico Tekniği’’nin gönüllü ilk deneği olacaktır.

    Bu deney, hepimizin bildiği Pavlov’un koşullandırma deneyinin bir benzeridir. Gerçekçi şiddet filmleri, Alex’i buna zorlayarak ardı ardına izletilirken, kahramanımızın damarlarındaki Ludovico adı verilen madde onun şiddete karşı gelecekteki tutumunu belirlemektedir. Alex, aynı zamanda Beethoven’a derin bir hayranlık besler. En sevdiklerinden biri olan Ludwig Van’ın Beşinci Senfonisi, bu filmlerden birinde kullanılmış olduğu için, deneyden sonra müziğe de şiddete benzer şekilde koşullandırılmıştır. Şiddet uygulamayı aklından geçirdiğinde kendisini ne kadar hasta hissediyorsa, çok sevdiği müzik de onda aynı hissi uyandırmaktadır. Özgür iradesi esaret altında bırakılan Alex’in sanattan feragat ettirilişi, yazar tarafından incelikle ifade edilmiştir. Çünkü sanat, özgürlük neredeyse oraya göç eder.

    “Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi?” der hapishane Papazı. Kitabı, içinden seçeceğim tek bir cümle ile özetlemek isteseydim, o cümle bu cümle olurdu. Peki, ‘’Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?’’(s:84)

    Başka bir cümlede yine Papaz Alex’e hitaben: “…İyilik içten gelir 665532. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.”der. (s:73)

    İnsanı insan yapan en temel vasıftan, özgür iradeden yoksun olan bir varlığı artık ‘’iyi’’ yahut ‘’kötü’’ şeklinde tanımlayamayız. Bu konuda, birbirinden farklı bakış açılarını anlatan en güzel bölüm ise şurasıdır: Papaz, Alex’in tamamıyla rehabilite olduğunun ispatlanması için düzenlenen ve üst düzey yetkililerin de bulunduğu gösteride Alex’in ahlaki seçim yapmaktan yoksun bir varlığa dönüştüğünü söylerken, yetkililer bunların birer ayrıntı, amacın tıka basa dolu hapishaneleri rahatlatmak ve suç oranını azaltmak olduğunu söyler.
    Alex ise birden cıyaklar: ‘’Ben, ben, ben. Peki ya ben ne olacağım? Yoksa sadece bir hayvan ya da köpek filan mıyım? Sırf bir otomatik portakal gibi mi olayım yani?’’(s:112)

    Olay örgüsüne geri dönecek olursak, Alex ‘’özgürlüğüne kavuşmuş’’, topluma kazandırılmıştır. Ailesinin evine gittiğinde odasının kiralandığını öğrenir ve orayı terk eder. Çetesi dağılmış, yapayalnız bir haldeyken geçmişte işkence ettiği yaşlı bir grup tarafından hırpalanmış, eski çetesinden olan Dim ve bir diğer çete lideri olan Billy ise grubu dağıtmaya gelen polisler olarak karşısına çıkmıştır. Yani devlet, çalışacak yaşa ulaştıklarında bu çocukları polis olarak bünyesine katarken, var olan şiddet eğilimini başka bir örnekle kendi lehine çevirmiştir. İki eski arkadaşı, ıssız bir alanda Alex’ten geçmişin intikamını keyifle aldıktan sonra onu terk etmiştir.

    Otomatik PortakalGeçmişte bir gece çetenin, bahçe kapısında ‘’YUVA’’ yazan bir eve girip, Otomatik Portakal isimli kitabın yazarı ve eşini hırpalayıp, sırayla kadına tecavüz edişinden yıllar sonra, Alex’in çaresizlik içerisinde çaldığı kapı yine bu kapı olur. Eşini o gece kaybetmiş olan ve Alex’i tanımayan bu adam, devletin suçluları ıslah amacıyla uyguladığı programın, bireyleri otomatik işleyen birer makinaya dönüştürdüğünü savunur. Bu düşünceyi topluma kanıtlayabilmek amacıyla, Alex’i Beethoven ile baş başa, bir odada kilitli bırakır. Şartlandırılması gereği müziğe tahammül edemeyen Alex, kendisini camdan atar. Hastanede, hipnopedya yöntemi ile Alex’in şartlandırılması geri döndürülür, üst düzey bir yetkili tarafından ziyaret edilir, küçük çaplı bir müzik şöleni akabinde Alex ve eski sapkın hayalleri ile film sonlanır.

    Tasvir edilen, ikincil hiçbir kazançları bulunmadığı halde uyguladıkları şiddetten zevk alan ve bu dürtüyü sorgulamayan bir gençliktir. Ergenlik dönemi, özellikle hormonların hakimiyeti altında olan ve çocukluktan yetişkinliğe geçmekte olan bireyin; devlet, aile gibi sosyal faktörler ile karar verme ve seçim yapma hakkının geri planda kaldığı bir dönemdir. Ludovico Tekniği ve ergenlik dönemindeki gençler arasında da bu bağlamda pekâlâ bir ilişki kurulabilir.

    Ama kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? (s:35)

    Kitabın filmde bahsedilmemiş olan son kısmında ise Alex kendisine yeni bir çete kurar. Fakat yetişkinliğe bir adım olarak değerlendirdiğim on sekiz yaşında, her şeyin farkında olarak kendisine yeni bir yol çizmeye hazırlanır. Bu son, Alex’in artık yetişkin olduğunun bilincine vardığı bir başlangıçtır.

    Şiddetin, bu gençler için, bizimle aynı şeyleri ifade edip etmediğini anlamak için şu birkaç alıntı değerli olabilir: ‘’…yıldızlar, sanki kavgaya katılmak isteyen bıçaklar gibi parlıyordu.’’(s:14)

    Ve Dim gökyüzüne bakarken:‘’Üzerlerinde ne var merak ediyorum. Yukarıda, öyle şeylerin üzerinde ne olur ki?’’ Onu sertçe dürtükleyip dedim ki: ‘’Hadisene geri zekalı piç kurusu. Onları boş ver. Herhalde buradaki gibi onlarda da hayat vardır, birileri bıçaklanıyor, birileri de bıçaklıyordur.’’(s:16)

    Türünün sıra dışı bir örneği, anlatımı ve kullanılan dil yönüyle diğer distopik eserlerden bir hayli farklı. Dost Körpe’nin çevirisini de başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

    İncelemeyi, yine küçük kankamız Alex’in ağzından bir alıntıyla bitirmek gerekirse: “…Üstelik kötülük bireye özgüdür; sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de keyifle ve gururla yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin vermezler çünkü bireylere izin vermezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim. Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum.”
    (s:35)
  • 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek” adlı o şahane şiirinde “Adı, soyadı /Açılır parantez /Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti /Kapanır, parantez. /O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı /Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. / Ya sayfa altında, ya da az ilerde /Eserleri, ne zaman basıldıkları /Kısa, uzun bir liste. Kitap adları /Can çekişen kuşlar gibi elinizde. /Parantezin içindeki çizgi /Ne varsa orda /Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci /Ne varsa orda. /O şimdi kitaplarda /Bir çizgilik yerde hapis, /Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, /Öldürebilirsiniz.” der.

    Edith Wharton’ın “Sığınak” adlı kitabını okuyup bitirdiğimde sitede sadece “bir” kişi tarafından okunan bu kadın yazarın biyografisini incelemek üzere internete girdiğimde şu satırlara denk geldim:
    “Edith Wharton (24 Ocak 1862 – 11 Ağustos 1937) Amerikan yazar ve moda tasarımcısı.
    En fazla tanınan eseri "Masumiyet Çağı" (The Age of Innocence, 1920) adlı romanıdır, ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır.
    I. Dünya Savaşı esnasında Paris'te Kızıl Haç örgütü için yaptığı yardım çalışmalarından ötürü, Fransız Légion d'honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir.
    Paris'te iken Amerikalı ünlü gazeteci William Morton Fullerton ile büyük bir aşk yaşamıştır.
    Eş: Edward Robbins Wharton (e. 1885–1913)
    Aralarında Henry James, F Scott Fitzgerald, Jean Cocteau, Ernest Hemingway ve Theodore Roosevelt'in bulunduğu, çağının önemli ve etkili entelektüelleriyle olan arkadaşlığı da ayrıca dikkat çekicidir.
    Bazı eserleri: "Ethan Frome", "Yaz Bitince", "Akşam Çayı","Aşkın Öteki Yüzü","İki Kız Kardeş","Mihenk Taşı","Sığınak", "Her Kalp Kendi Bildiğini Okur"

    Evet tam da Behçet Necatigil’in şiirinde dediği gibi değil mi? Edith Wharton’ın Amerikalı bir kadın yazar olduğunu, aldığı ödülleri, yaşadığı büyük aşkı, dostluklarını ve bazı eserlerini listeleyen kısa bir biyografi bize ne anlatabilir ki? O parantezin içinde büyük dostluklar, tutkuyla yaşanmış bir aşk, 28 yıl süren bir evlilik çok sayıda eser var ama Edith’in neler yaşadığı yok. Onun yaşadıkları eserlerinde. Biz de eserine dönelim o halde.

    Bu kitaba inceleme yazmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Ama güçlü karakter tahlilleri, ruh ikilemleri, hassas bir kadının ruhunun ömür boyu geçirdiği değişimleri 92 sayfada böyle güçlü bir şekilde anlatan bu kadın yazarı es geçmeye gönlüm elvermedi. Necip G. Bey'in Helikopter yayınları ile ilgili övgülerine bir süredir denk geliyordum ve onun son incelemesinden sonra #41618998 da bu yayınevinden üç kitap satın aldım: Biri Jean Echenoz / Bir Yıl’dı. Diğeri sevgili Ayşe*'nin harika bir inceleme yazdığı İklimler’di. (bkz: YAKARSA BU DÜNYAYI ROMANTİKLER YAKAR!) “Sığınak” ise bir yerde denk geldiğim bir kitap değildi. Kitabın önce ismi dikkatimi çekti, iyi bir yazar bu isme o kadar çok şey sığdırabilirdi ki… Arka kapak yazısını okuduğumda kitabı almaya karar vermiştim. Sonra kitaba dair bir yazı aradım, bulamadım, sitede de bir kişi tarafından okunduğunu fark edince okumaya bu kitaptan başlamaya karar verdim.

    Önce kitabın dış görünüşüyle başlamak istiyorum: Helikopter yayınları hakikaten çok özenli bir şekilde basıyor kitaplarını. Çeviri bir kitapta en fazla dikkat ettiğim şey, kitabın dilidir. Bu kitabın hakikaten kusursuz bir dili var. Yaptığım alıntılardan da fark etmişsinizdir zaten. Yazar çok iyi belli ki, ama çevirmenler de şahane bir iş çıkarmışlar.
    Kitabı okumadan evvel sığınak kelimesine neler sığdırılabileceği üzerine kafa yorduğumu söylemiştim. Öyle ya yaşam denen şu uzun ve çetrefil yolculukta neler sığınak olabilirdi ki bir insana? Ev, iş, aşk, çocuklar, dostlar, kitaplar, eğlenceler, yolculuklar… Listeyi uzatmak mümkün. Peki bu kitap neyi anlatıyor derseniz… Kitap Kate’in Denis Peyton’la evlenme sürecini, yaşadığı hayal kırıklığını ve sonrasında kendine sığınak bildiği oğlu Dick ile ilişkisini bolca iç çatışmalı ve psikolojik tahlilli bir şekilde anlatan kısacık ama aslında kocaman bir "uzun hikaye". Kate’in ömrünü boşa yaşadığını düşünmesi, yaşadığı çatışmalar, ahlaklı olmak ile sevdikleri arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yaşadığı iç çelişkiler başarılı şekilde aksettirilmiş. Mesela şu satırlar Kate’in ömür boyu yaşadıklarını bir paragrafta sezdiriveriyor:

    “Odaları teker teker amaçsızca dolaştı, ıssızlığa alışmaya çalıştı. Böylesi bir ıssızlığı çok önceleri, çoğu kadın yüreğinin dopdolu olduğu yıllarda tatmıştı; ama bu çok zaman önceydi, tam bir ıssızlık duygusu da değildi aslında, çünkü hala birilerinin o boşluğu dolduracağı umudu vardı. Oğlu doğmuştu, hayatı dolup taşmştı, ama sular yine çekilmişti ve o, heba olmuş yıllar önünde çıplak uzanırken bakakalmıştı yine. HEBA OLMUŞ YILLAR! İşte yüreğin o ölümcül gümbürtüsü, asla iyileşmeyecek olan bir felç. İnancı ve umudu, bataklığın onu vahşete çağıran ışıklarıydı, sevgisi kayan topraklara dikilmiş nafile bir anıt.” (s. 83)
    Kate nelere mi sığınıyor? Önce nişanlısına /kocasına ardından da onda yaşadığı hayal kırıklığından sonra oğluna ve ardından da başka hayatlara, sanata, dostlarına ve iki yüzlü bir gülümsemenin rahatlatıcı konforuna, maskelere yani…
    "Kendisinin de hayatın zoraki bir taklidi içinde konuştuğunu, gülümsediğini, yeni gelenlere elini uzattığını, gerçek Kate'in ise sahnenin arkasında trajediyi oynadığını unuttu."( s.87)

    Siz de ayıracak birkaç saatiniz varsa Edith Wharton’ın “Sığınak”ına bir şans verebilir ve kendi sığınaklarınızı düşünebilirsiniz bence. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...02/siginaklara-dair/
  • 264 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    *

    “(…)Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.”

    Mustafa Kemal Atatürk (Hâkimiyet-i Milliye: 01.09.1925 – Kastamonu’da ikinci konuşma)

    *
    Gazi Paşa bu sözlerin öncesinde “ Türkiye Cumhuriyeti halkı, ileriye ve yeniliğe uzun adımlarla yürümeye devam edecektir.” diyor. Bunu derken, daha önce uykuya dalmış, hastalıklı bir dönemden bahis ediyor. Ve bu durumun kalıcı değil, geçici olduğunu, bakınız uyandınız diyerek konuşmasına devam ediyor…

    Ve Yıl 2019…

    Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir kurumu!
    Her bir özel kuruluşu!
    Adliyesi!
    Polisi!
    Askeri!
    Jandarması!
    Okulları!
    Hastaneleri!
    Aklınıza gelecek ya da gelmeyecek her bir iştirak cemaatin, bir tarikatın ağına takılmış!
    Her bir Unvan kula, KUL olmuş!
    Hepsi menfaat ve rant uğruna peşkeş çekilmiş!
    Sağınız ya da solunuz, selam verdiğiniz herkes bir taraf olmuş!
    Yukarı çıkabilmek adına;
    BERABER YÜRÜMÜŞLER BU YOLLARDA!
    BERABER YÜRÜMÜŞLER BU YILLARDA!

    Ne istedin de vermedikten;
    Aldatıldık, Kandırıldık durumuna evrilmiş, ama;
    Bu husus bir son için değil, başka cemaat ve tarikatların devletin içine girmesine vesile olmuş!
    *
    Kamu Spotu:
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır.”
    *

    15 Temmuz Öncesi ve sonrası neler yaşandı, neler yaşanıyor, bu duruma kısaca bir göz atalım.

    METASTAZ: DEVLETİN İÇİNDE DEVLET, DEVLETİN İÇİNDE KANSER!

    İncelemeye İlker Başbuğ’un her şeyi çok önceden öngördüğü, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, hepimizi uyardığı 2009 Harbiye konuşması ile başlamak istiyorum. Malum bu konuşmasından sonra ki evrelerde, Ergenekon kumpası çerçevesinde itibarsızlaştırılmak için içeri alındı! Bu konu kitap içeriğinde bulunmamaktadır.

    5 Dakikalık Video Linki: https://www.youtube.com/watch?v=dCDDLaKTSwU

    İlker Başbuğ bu konuşma da diyor ki;

    “Bazı marjinal grupların, dinsel eğilimleri kullanarak, sermaye biriktirerek yatırımlara yönelmesi, dernek ve vakıflar kurarak eğitim ve öğretim alanında ve nihayetinde siyasal alanda etkin olmaya çalıştıklarını sıkça görmekteyiz.”

    FETÖ yapılanmasının hem yurt içi hem de yurt dışında büyümesi, dershaneler başta olmak üzere, liselere, üniversitelere, özel okullara sızması, bu vesile ile siyaseten güçlenip devlet kadrolarına yerleşmeye çalışması… Çalışması kelimesi biraz basit, işte bu yıllarda yerleşmesi ve bizzat kurucusu, işleticisi, ders vericisi olması. Polis olması, doktor olması, yargıç olması, Türk Silahlı Kuvvetlerinde yetkin konumlara gelmesi ayyuka çıkmış vaziyette.

    2000 yılından önce var olan yapı, 2000 yılından sonra ete kemiğe bürünmeye başlıyor, 2005 yılından sonra ise yavaş yavaş idareyi ele alıyor ve ufaktan fikir ayrılıkları başlıyor. Bu fikir ayrılıklarından önce, FETÖ ile ilgili kimler ne diyordu?

    Bu HASRET niye, bu gurbet NİYE? Diye başlayan 5 dakikalık bir video izlemek ister misiniz?
    https://www.youtube.com/watch?v=BNWmW3tALJU

    Çünkü yazmak istemiyorum, yazdıkça insanın ruhu daralıyor.

    Hep birlikte yavaş yavaş geldiler, sabır ile geldiler, imam hatiplerden mezun olanlar, imam olmadılar; Avukat oldu, Savcı oldu, Emniyet Genel Müdürü oldu, Vali oldu, Profesör oldu, Bakan oldu, Milletvekili oldu, Bilişim Uzmanı olmaya çalıştı, büyük sermayelerle Holding sahibi oldu, gün geldi bunların hepsi gizlenmeyi bıraktı ve gün yüzüne çıktı. Fetö dediğimiz oluşum, vücut buldu, televizyonlarda yayın yapmaya başladı, devletin en yetkilileri gel artık hasret bitsin demeye, Türkçe Olimpiyatları düzenlemeye, hatta bu olimpiyatların anısına bozuk paralara bile basılmaya, Devletin televizyonu TRT’de boy göstermeye başladılar.

    Şimdi … Derin bir nefes alın…

    Yıl 2000… Cumhuriyet Başsavcısı Nuh Mete Yüksel FETÖ soruşturması başlattı, yalnız vücut bulan örgüt, bu durumu oy birliği ile saf dışı bıraktı. Nuh Mete Yüksel kumpas kasetler düzenlenip, bertaraf edildi.

    Daha sonra Savcı Hamza Keleş, davaya devam etmek istedi… Gülen’in terörden ceza almasını ve yakalanmasını istedi… Oy birliği ile reddedildi, Gülen temize çekildi. Savcı’nın ödülü ise yetkileri alınarak sürülmek, daha sonra ise Ergenekon kumpasına karıştırılmaktı.

    Daha sonra bu durumu kaşıyıp, kim Gülen’in ceza alması ve örgüt kurma suçundan yargılanması için bir adım atsa, bertaraf edildi, kamu önünde itibarsızlaştırıldı, Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılandı. Kısacası Fetö ve işbirlikçileri Cumhuriyet ile hesaplaşma evresine girdi!

    Aklınıza gelebilecek her Holding… Bunların içine Koç’u da koyun, Sabancı’yı da koyun hiç fark etmez, hepsi bu işin içine bir taraftan girmiş ve girmeleri sağlanmış. Birçok parasal konu BANK ASYA üzerinden dönmüş… Zaten bilinen bir durum.

    Yıllar geçmiş, araları bozulmuş…

    Gülen, Bank Asya’ya para yatırılmasının yaygarasını koparırken, Erdoğan paraların bankadan çekilmesinin talimatını veriyordu. Sonuç: Parayı çekenler masum, yatırılanlar suçlu idi. Bu kim olursa olsun demek isterdim ama güçsüz kalan kısım suçlu kalacak, parası olan büyük gruplar bu durumdan yara almadan sıyrılacaktı…

    Çünkü nemalanacak kişiler için *vergi büyük bir mükafattı…

    ***

    Şimdi bu örgüt, kendi arasında birlikte yola çıktıkları ile bozuştu ve anlaşamadı. Rant, para, unvan… Birçok sebebi var. Malum 15 Temmuz Darbe girişimi yaşandı. Bu zamana kadar olan şeyler ile bundan sonra olan şeyler değişti, ama nasıl değişti…

    Yargının içinde FETÖ hala vardı, bu Hakim ve Savcılar, para karşılığı FETÖ Terör örgütüne yardım ve yataklık yapanları beraat ettirmeye başladı. Kimisi tanınan isimler, kimisi tanınmayan isimler… Bunun yargı önündeki adı: Fetö Borsası idi…

    Ortada dönen rakamlar 3-5 bin değil, 3 Milyon Amerikan dolarları, 1 Milyon Eurolar… Bu paraları almak için, iş adamları şantaja uğruyor, kimisi mal mülkten vazgeçiyor ve beş kuruş almadan holdinglerini devir ediyor, kimisi ise şikayette bulunup, bu hakim ve savcıların yakalanmasını sağlıyor ya da çalışıyor… Yalnız, çok cüzi miktarlara bu şirketlere konanlar, iktidarın en yakınları oluyor!

    Anlayacağınız, işin içinde iş, Fetö’nün içinde Fetö var.!

    Hiçbir kurum birbirine güvenmiyor, parası olan iş adamları sıkıştırılıyor. Bak sen bizi gör, yoksa sana operasyon düzenlenecek diyorlar ve para koparmaya çalışıyorlar. Dediğim gibi bu da kendi içinde gelişen bir örgüt ve kim bilir yargılanan kaç kişi bu sayede cezasız kurtuldu bu işten.

    Bu neden önemli? Yesinler birbirlerini diyenler olabilir, lakin işin içinde daha önce kurulan kumpaslar var.

    Fenerbahçe’ye kurulan bir kumpas var, Ergenekon, Balyoz, Odatv var… Var oğlu var… Bu davalarda canına kıyan kaç yüz masum insan var, işlerinden olan, annesiz babasız kalan kaç çocuk var, yıllarca boşu boşuna hapis yatan, psikoloji bozulmuş kaç masum insan var?

    Düşünün; 2009’da üretilmiş Word yazı fontu, 2002 yılında işlenmiş suçta kullanılıyor, bunun akıl ve mantığı nedir? Bolca sahte belgeler var, bu belgelerle atılan iftiralar var, bozuk silahların bahçelere gömüldüğü, TRT’nin bizzat canlı verdiği görüntüler var, bu görüntüler üzerinden yapılan örgüt suçlamaları var…

    O kadar çok şey var ki, insan ne yok diyor?

    Yok olan şey adalet! Adalet yok!

    KENDİ İÇLERİNDE Kİ ÇEKİŞME, KENDİ İÇLERİNDE Kİ RANT, DÖNÜP DOLAŞTI HEPİMİZİ VURDU!
    Devlet kurumlarına maalesef güven kalmadı.

    Güven kalmadı derken, güven kalmadı demek istiyorum…
    24.02.2019… Yeni Meclis başkanı seçildi, malum Binali Bey İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onunla birlikte yürüyenlerin kurduğu ülkenin 2019 yılı Meclis başkanı cemaat için ne diyordu?
    Gülen’in kasetlerini dinleyerek, yazılarını okuyarak yetiştik. Bu ve daha fazlasına Youtube üzerinden ulaşabilirsiniz.
    Yani demem o ki, bu operasyonlar başlamadan çok ama çok önce… Ahmet Taner Kışlalılar, Uğur Mumcular, Abdi İpekçiler bugünleri görüp seslerinin yettiğinden daha fazlası ile bu halkı uyarmadı mı?
    Bunun karşılığını ne olarak aldılar, ödedikleri bedel ne oldu?
    Canları… Evet, canlarıyla ödediler, neye yaradı? Gördüğümüz kadarı ile hiçbir şeye…
    KANDIRILDIK dediler ya, geçiniz efendim…
    Herkesin ALLAH’a şükür, aklı var yahu, yemezler yani… Bu kaçıncı kandırılma?

    *

    Bu kitapla beraber, kafanızda hiç belirmemiş konuları daha fazla öğrenmek isteyeceksiniz,
    Cemaat denen olgunun sadece din temalı olmadığını,
    Amaçlarının Laik Cumhuriyeti temellerinden yıkmak istediklerini,
    Devletin kontrolünü tamamen ele geçirmek istediklerini,
    İşin içinde sadece para varsa var olduklarını,
    Manevi tek bir hareketlerinin olmadığını,
    Zengin iş adamları ve holdinglerin nasıl hizmet ettiğini,
    15 Temmuz’da başlatılan yargılamalardan, parası olanların nasıl beraat ettirildiği,
    Yargı’nın içinin hala temizlenmediğini, temizlense dahi, aynısının laciverti ile nasıl yeniden tertip edildiğini,
    Medya gruplarının nasıl istila edildiğini,
    İktidarın hep birlikte nasıl yan yana YÜRÜDÜĞÜNÜ,
    İnsanları nasıl itibarsızlaştırdıklarını,
    Ve nasıl ders almadan, aynı hataları yaptıklarını göreceksiniz.

    Metastaz, bir distopya değildir. Devletin bütün organlarının nasıl virüs kaptığını ve bu organların birer birer nasıl iflas ettirildiğini anlatan, her gün bir başka organa nasıl sıçradığını kanıtlarıyla size sunan acı ama gerçek sözcüğünün vücut bulmuş halidir.

    Batılı yazarların distopyalarını, ütopyalarını okuyup, kendi ülke gerçekleri ile yüzleşeyemeyen, söz de APOLİTİK okurlara ise söyleyecek sözüm yoktur. Sizin görmezden geldiğiniz kadar, zamanı gelecek siz de görmezden gelineceksiniz… Haksız yere içeri atılan insanların, neyin savaşını verdiğini bilmemek sizin ayıbınızdır. Bu bir kitap meselesi değil, bir karakter meselesidir. Gün gelir canınız yanar, ADALET diye bağırırsınız, kimseden ses çıkmaz, işte o zaman o işin öyle olmadığını başınıza geldiğinde, tek olduğunuzda anlarsınız. Seçim sizin sayın APOLİTİK arkadaşlar…

    *

    Sözcü Gazetesi, 15 Ocak 2014 günü işte bu gazete manşeti ile durumu özetledi…
    DEVLETİ KAYBETTİK!
    https://ibb.co/Y0nLfpd

    *

    1920 yılında Mustafa Kemal şöyle diyordu;

    “Memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız.”

    Ve bunu yaptı değil mi? Bu CUMHURİYET kolay kurulmadı, kolayca teslim olmayı da HAK ETMİYOR!

    *

    Ve son Söz;

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, MUHAFAZA VE MÜDAFAA etmektir.

    Mevcudiyetinin ve istikbalinin YEGÂNE temeli budur. Bu temel, senin, en KIYMETLİ hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, DAHİLÎ VE HARİCÎ bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin İMKÂN VE ŞERÂİTİNİ düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İSTİKLÂL VE CUMHURİYETİNE kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir GALİBİYETİN MÜMESSİLİ olabilirler. CEBREN VE HİLE ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün ORDULARI DAĞITILMIŞ ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, İKTİDARA SAHİP OLANLAR gaflet ve dalâlet ve HATTÂ HIYANET içinde bulunabilirler. Hattâ bu İKTİDAR SAHİPLERİ şahsî menfaatlerini, müstevlilerin SİYASİ EMELLERİYLE TEVHİT EDEBİLİRLER. Millet, fakr ü zaruret içinde HARAP VE BÎTAP düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu AHVAL VE ŞERÂİT içinde dahi, vazifen;
    TÜRK İSTİKLÂL VE CUMHURİYETİNİ KURTARMAKTIR!

    MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    *

    Aldous Huxley demiş ya;

    ”Tarihten alınması gereken en önemli ders, insanların tarihten pek fazla ders almadıklarıdır.” #41302634

    *
  • 266 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir insan neden hayal gücünü kullanarak başka bir düzen tasarlamaya çalışır? İşte kitabı bitirdiğimde aklımda kalan geniş bir soru işareti.
    Neden?
    Galiba bu soruya cevap bulmak için hayalin kafada tasarladığı zamana yolculuk etmek lazım. Yoksa salt öznel düşüncelerimizle yükün altında kalmamız kaçınılmaz. O hayal gücü dönemlerine; Platon’a, Campanella’ya, Orwell’e ve Huxley’e o düşünsel hayallere yolculuk etmek lazım. Konu itibariyle diğer düşünsel hayalleri ya da oluşabilecek dehşetleri bir kenara bırakarak konumuza Huxley ve distopyasına dönmemiz gerek.
    1932 senesinde basılan bu eser neyden ve niçin şikayetçi idi ki tasarı fantastik boyutlara ulaştı.
    Dönemin toplumsal ve politik değişimlerine teknolojik gelişme de eklenince; memnuniyetsizlik, derinleşen krizler ve bireyin durumdan hoşnutsuzluğu yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni hayal güçlerini de beraberinde su yüzeyine çıkarttı.
    Enkaz bırakan bir dünya savaşı, savaş sonrası dayatılan sert antlaşmalar ve beraberinde çıkan totaliter rejimler(Hitler, Mussolini vb.), yeni savaşların kaçınılmaz oluşu, Sovyetler’in büyümesi. Ve bunlara bağlı olarak patlak veren ekonomik krizler(wall street), işsizlik ve bireyin karamsar umutsuzluğu. Bütün bu ve bu gibi sosyal, ekonomik ve politik düzenlerin altüst oluşları bireyleri buhranlı bir düşüncelere de sevk etmiştir. Durumdan hoşnutsuzluk düşüncelerde ve hayal güçlerinde istenilen ama olmayan yer olan ütopyaların, gelecekten umutsuzluk distopyaların ortaya çıkmasına gebe olur. Aldous Huxley de o insanlardan biriydi. Londra merkezli bir totaliter ama 1984 e göre daha esnek olan Dünya Devletini tasarladı. Cesur Yeni Dünya....
    Biyoloji ve psikolojinin üstün teknoloji ile harmanlaştığı bir dünya düzeni. Salt uyuyan bir toplumun sahte, farkında olmayan mutluluğu. Anne-baba ve aile gibi bağlılık ve aidiyet taşıyan kavramların ayıp kötü ve müstehcem olarak görüldüğü, duyguların olmadığı; sadece robotik tarzda geçen ömürler. Soma adı verilen ve devlet tarafından her gün düzenli olarak verilen uyuşturucu hapları alarak yaşayan bir uyur gezer toplum. Teknolojik kuluçkalandırma yöntemleriyle normal Doğumun yasak olduğu hatta mide bulandırıcı olarak gördüğü bu doğumlara alternatif üreme fabrikaları oluşmuş bir dehşet.
    Hissiz bir evren.
    Sınıfsal ayrımın daha kuluçka da belirlendiğini, hangi döllenmenin işçi hangisinin memur ya da üst sınıf(yönetici) olacağını belirlenmiştir. Kuluçkadan sonra bebeklikten belli bir yaşa kadar hipnopedya(psikanalizde ismi hipnoz) uykuda öğrenme diğer ismi, mütemadiyen insanlara duygusuzluğu, itaatkarlığı, sosyal sınıfına uygun bir şekilde hizmet edeceği aşılanır. Konumlara göre Alfa, Deta, Epsilons olarak adlandırılmıştır. Hatta bukonovskileştirme adını verdikleri aynı döllenmiş yumurtadan onlarca yüzlerce aynı tip insanlar. Vahşet!!
    Herkesin herkes için olduğu bu cinsel komünalda his, duygu ve sevgi gibi doğal durumlar şartlandırma yöntemleriyle engellenmiştir. Pavlov’un klasik koşullanmasını teknoloji ile birleştirerek hissiz bir toplum yaratılmış. Denetçi bir Yönetici olan Mustafa Mond şu şekilde belirtir eserde; birey hissederse toplum zedelenir.
    Din ve Tanrı gibi kavramların olmadığı bu uygarlıkta yerlerine Ford(Henry Ford) ve tüketici bağımlılık hatta psikolojik itaatkarlık olan efsane T modeli almıştır. Ford Aşkına!!!!
    Herkesin mutlu, sağlıklı, huzurlu olduğu, düşünmenin gerek duyulmadığı, dayatılmış dünya hapishanesi olan, özgürlüğün gerek duyulmadığı, Hayal Güçünün medeni ve uygar insanı.....

    Ve Vahşi John’un diyarı, Ayrıkbölge(MALPAİS). Yukarıda anlattığımız uygarlık ile duvarla ayrılan bir ilkel kabile üyesi. Uygarlıkta yasaklanan, istenilmeyen; aidiyet, bağlılık, aile ve sevgi gibi bağların diyarı. Ama aynı zamanda hastalıkların, çöplüklerin diyarı( uygarlıkla karşılaşma).
    John gayrimeşru olduğunda kabileden dışlanıyor, azarlanıyor ve şiddet görüyor bazen. Ama uygarlıkta olmayan, yasaklanan bir insanla büyüyor. SHAKESPEARE İLE.
    Shakespeare’i içselleştirmiş bir şekilde yaşamının merkezine koyuyor. Dışlanma nedeniyle Lenina ve Bernard’ın katkılarıyla uygar dünyaya annesi ile beraber getiriliyor. İlk izlenimi şu oluyor: Ne harika, ah ne güzel yaratıklar var burada, insanoğlu ne de hoşmuş, ah cesur yeni dünya.(Shakespeare den alıntı yapıyor)

    İşte Vahşi nin ilk izlenimleri göz kamaştırıcı bulması ve muhteşem olarak tasvir etmesi ama????
    Ama zamanla medeniyeti iğrenç bulması, özgürlükten yoksun bulması, hislerin olmaması ve sevgisiz robot insanlardan iğrenmesine neden olur.
    Geri dönecek şansı yok ve dünya devleti ile yaşamasını istememesi. Sonuç inziva hayatı kırbaçlarla kendini terbiye etmesi nefsine hakim olması ve pişmanlıklar pişmanlıklar...........

    Hayal gücüne neden olanlar ve hayal gücünü oluşturanlar böyle ama alternatif ve seçim nasıl olmalı??

    Sahte düşüncesiz mutluluk mu?
    Acı farkındalık özgürlüğü mü?

    Yoksa üçüncü yol mu?

    Düşündürücü ve tartışmaya açık ama yazarın öngörüsü fantastik olsa da al işte gelecek böyle dehşet olabilir diyor.

    Sonsöz Freud dan: uygarlığın bedeli nevrozdur.
  • 354 syf.
    İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN- SABAHATTİN ALİ

    İçimizdeki Ses de olabilirdi kitabın adı. Şeytan olayı tamamen kendimizi haklı çıkarmak ,kendimizi masum göstermek amaçlı söylenmiş BENCE. Seçim yapmak durumunda olduğumuz anlar olur ve seçenekler çoktur. Ama her seçeneğin de kendi içinde iyi veya kötü sonuçları olur. Aslında biz bu sonuçların da farkındayızdır hani. Ama yine de sonucunun kötü olacağını bilsek dahi gideriz sırf nefsani duygular için en kötü seçeneği onaylarız. Her şey olup bittikten sonra ahlar vahlar,keşkeler, pişmanlıklar… ve nedense bu durumla hep karşılaşırız yine gider en berbat olanı seçeriz. Sonuç aynı; pişmanlıklar, tövbeler, bir daha aslalar, bu kez kararlıyımlar başlar ve başladığı gibi de biter. Al sana kısır döngü. Evet insanoğlu aciz lakin buna sığınarak da aynı hataları yapmak kendini kandırmaktan başka bir şey değil.

    Şeytan falan yok. Senin kararsızlığın,istikrarsızlığın , kendine saygısızlığın ve nefsine köle olmuşluğun var. Dur ! bir dakika. Yoksa Şeytan dediğimiz NEFS mi?

    İÇİMİZDEKİ NEFS - JOHN HAMİSH WATSON

    THE END?
  • 1552 syf.
    ·42 günde·9/10
    ''Merhaba sevgili oğlum,'' dedi Binbaşı ciddi bir ifadeyle.
    ''Onca yıllık ayrılıktan sonra tekrar buluşmamız ne büyük mutluluk!'' dedi bir kez daha kapıya bakarak.
    ''Gerçekten de, uzun süre ayrı kaldık.''
    ''Mösyö, kucaklaşmayacak mıyız'' diye sordu Andrea.
    ''Nasıl isterseniz, oğlum,''

    Evet arkadaşlar, bu diyalogları okuduktan sonra kitaba karşı yapmak istediklerimi sanırım çok güzel özetleyen bir video:

    https://www.youtube.com/watch?v=7trpjBTyQR4

    Ya babasını 10 yıldır görmüyor, otomatik olarak babasını da oğlunu görmüyor ve 10 yıl sonra karşılaşıyorlar. Bunun sonucunda noluyor ? ''mösyö mösyö, oğlum siz, baba siz, kucaklaşalım mı, ay bilemedim ki şimdi gidip öpsem mi''

    Yetti , bıktım ben böyle şeylere alışkın değilim, bu ne resmiyet yapma gözünü seveyim. Yine saçma sapan bir girişle başlattım incelemeyi ama kitapta en çok eksik bulduğum şeyi dile getirerek ve 1 puanın nereden gittiğini belirterek incelemeye başlamak istedim. Kitapta duygu denen şey neredeyse yok. Bazı kısımlar var, inanın çok duygusal; ama ne zaman ki diyaloglar kuruluyor, sevgililer geliyor falan hiç bir duygu kalmıyor. 17 yaşında iki genç, biri ona siz diyor biri buna siz diyor, ismiyle bile hitap etmiyor ki sonra niye bu çocuk beni bıraktı sonra bu niye benden ayrıldı. Neyse, burayı bu kısımda bitiriyorum. Artık kitabı anlatma kısmına geçmek istiyorum; çünkü sırf anne oğluna siz diyor diye güzelim kitabı sanki bundan ibaretmiş gibi göstermek istemem.


    Monte Cristo Kontu, gerçekten çok güzel bir eser. Klasikler içerisinde neden bu kadar popüler olduğu aslında kitabın ilk başlarından anlaşılıyor.

    Bende çok uyduruk bir yayın evinden çıkma 700 sayfalık bir basımı vardı, 1-2 yıldır kitaplığımda duruyordu ve okumadım. 2 Cilt basımı bekledim ve haberim olduğu gibi sipariş ettim. Fantastik kitaplara o kadar çok ilgim var ki, arada bir klasik okuyup nefes almak insana çok güzel geliyor.

    İlk 500 sayfayı okurken inanın hayatımın romanı olacağını düşündüm. Kitaptaki If şatosu olsun, Faria olsun, hikaye olsun o kadar güzel işlenmiş ki, ilk başlarda elimden bırakamadım. Tabi bunda Esaretin Bedelinin de payı büyük.
    ******* Bu yıldızın altı az bir şey spoiler, ama okusan da olur. Bence spoiler bile saylanmaz da birileriyle papaz olmamak için uyarımı yazayım dedim.

    Stephen King'in Esaretin Bedelini yazarken bu kitaptan etkilendiği bariz bir şekilde ortada bence ( evet, o kitapta Stepen'ın, başka kim yazabilirdi ki ?). Bir iftirayla 10 küsür yıl mahkum edilen bir adam, hapishanedeki yemeklerin kötü olması, sevdiği kızdan olması, hapishanede kendine arkadaş edinmesi, ölüm ve yaşam arasında basit bir seçim yapmak zorunda olması ve en sonunda da kafasını kullanıp hapishaneden kaçması...

    Açıkcası kitabın bu kısımları olağanüstü düzeyde işlenmiş. Faria karakterinin bilgeliğine, saçma sapan maddeleri kullanarak yaptığı hapishane icatlarına ve kitabın sonuna kadar hikayeyi şekillendirmesi gerçekten muazzam. He, ne zaman ki bunlar bitti, Edmond denen velet sosyeteye karıştı işte o zaman kitap bozdu ya da ben ayak uyduramadım. 600-1100. sayfalar arası o kadar gereksiz diyaloglar geçti ki belli bir yerden sonra araya başka kitaplar sokmaya başladım. Çünkü çok bunalttı. Bizim sınıftan bir arkadaşım da benimle aynı anda okuyordu, onun elindeki 700 sayfalık kısa versiyonuydu( evet evet, deminden beri söylediğim benim kütüphanemdeki versiyonu. Aynen öyle, ben verdim kitabı). Bendeki gereksiz diyaloglara bakıyorum onda yok ya da çok kestirip atılmış. Onun dışında önemli yerlerden hiçbir azalma yok. Ben takıntılı bir insanım, maalesef kısaltılmış olan kitabı okumam ve kitabın ruhunu bitirdiğine inanırım, kimseye de tavsiye etmem.; ama sanırım bu kitap için kısaltılmış okursanız çok sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Monte Cristo okumadığınız için kendinizi çok kültürsüz hissediyorsanız, maalesef kitabı kullanarak hava atamıyorsanız ve kız arkadaşınızın da en sevdiği kitap falan sa 200 sayfalık versiyonu da okuyabilirsiniz, hiç sıkıntı yok.

    Kitapla ilgili çok fazla olumlu yorumlar var, şahsen uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardandı. Bu kadar şikayetçi olmamın sebebi farklı bir yorum getirmekti. Çoğu insanın kitapta sevmediği bazı özellikler var ve nedense dile getirmemişler. Ben çok sevmeme rağmen bunlara değinmeden geçemedim. Belki de aksiyonu çok sevdiğimden dolayı sosyete kısımlarında kitaba alışamamışımdır, zevkler ve renkler tartışılmaz. Deneyin ve tarafınızı seçin derim, kesinlikle okunması gereken bir eser.
  • 216 syf.
    ·4 günde
    Çok önemli bir yazardır. Eserlerini öyle okuyup geçemezsiniz. Kelimelerle genişlettiği anlam dünyasını anlamak için metinler üzerine bence pişmek gerekir. Kitaplarının bazılarını elinize alıp okursanız, okumuş olursunuz olmasına da ve genelde okurken metin içine dalıp gittiğinizi ve anlamı kaçırdığınızı fark ederek bir seçim noktasına gelirsiniz. Ya tekrar başa dönersiniz, ya da dönmeyip yola devam eder kitabı bitirirsiniz ve sonrada sevmedim, sıkıldım, çok fazla benzetme, betimleme, vb yapmış deyip burun kıvırırsınız. İyi konsantre olduğunuzda, kalbinizden bir kıpırtı oluşurken, arada da dudaklarınızdan bunu nasıl yazdın be adam hayreti dökülüverir. İlmek ilmek işler metinleri. Şiirimsi anlatımı, belirsizliğin belirginliği, farklı kurgu yeteneği ile Türk edebiyatına damga vurmuştur, vuracaktır da. Dilin sınırlarını zorlayarak büyülü bir dünya yarattığı söylenebilir. Yere uzanarak yazdığı bazı metinler için en uygun kelimeyi bulmak için günlerce vakit harcadığını şahsen okulumuza geldiğinde birebir kendisinden de duymuştum. Samimi bir şekilde çekingen ve utangaç yapısıyla karşılaştığımda da hayretler içinde kalmıştım. Türkçeye, kelimelerin doğru kullanımına, metinler üzerinde harcadığı emeğe, ticari kaygılar dışında yazmak için yazdığına inandığım ender yazarlardan biridir kendileri. Ülkemizde sonradan hakkettiği noktaya geldiği zamanlarda kendisinden haberdar olduğum için, - ülkenin olduğu kadar benim eksikliğimdir- eserlerini okumaya başlamak, ilk eserden son esere göre olmamıştır. Dolayısıyla ilk romanını okumak şimdi kısmet olmuştur.
    216 sayfadan oluşan bu romanda iki farklı zaman, Bedran’ın gençlik ve kaza yaptıktan sonraki halini okuruz. Geçmiş ile şimdinin, çocukluk ile gençliğin, kent ile kasabanın arasına sıkışıp kalmış bir karakterin kaçışını, kaçarken içinde kaldığı boşluğu, yalnızlığı ifade eden güçlü metne sahiptir. İlk romanında nasıl bir yazar olacağını bu kadar güçlü bir şekilde koyabilmesi beni gerçekten şaşırttı. Gelecekteki eserleri okuduktan sonra yazarın ilk dönemlerine dönüp okuma yapılınca bu hayret kaçınılmaz oluyor. Gerçekten bu kadar güçlü paragrafları nasıl yazabildiğini anlayamıyorum. Kitabın içinde geçen aykırı ilişkileri ön plan çıkarmak -romanda alt alta koysan iki sayfa yapar herhalde- çok doğru olmaz diye düşünüyorum. Lütfen bu yazarın, bir eserini okuduğunuzda, o eserle ilgili yapılmış akademik çalışmalara göz atın.

    Hasan Ali TOPTAŞ’ın eserleriyle ilgili çok sayıda akademik araştırma yapılmıştır. Onlardan bir tanesi Ferhat OKATAN’ın “HASAN ALİ TOPTAŞ’IN ROMANLARINDA POSTMODERNİST ÖGELER” adlı çalışmadır. Bu çalışmanın içinden bu romanla ilgili olan bölümü sizinle paylaşmak istedim:
    Roman genelde bireyin toplumsal yaşamda ve kişiler arası ilişkilerde ‘’yalnız’’ olma halini anlatır. İki farklı zamanı anlatan roman, gençlik ve kaza geçirdikten sonraki hali birinci şahsın bakış açısıyla anlatılır. Kahraman toplumsal yaşama ve kurallarına uyum sağlayamayan fakat bu kurallar bütününden de bir türlü kopamayan sürekli bir yalnızlığa itilmiş bireydir. Romanın diğer bir dikkat çekici özelliği ise otobiyografik unsurların fazla oluşudur.

    1. 1. Geleneğe Karşı Uyumsuzluk ‘’Trompet Olmak ve Tavşan İmgesi’’
    Anlatıcı aslında bu iki simgeyle bir bütünlüğe kavuşur. Trompettir çünkü toplumun dayattığı yaşam tarzını hiçbir zaman kabul etmez. Trompettin doğal yapısını açıklarken ‘’farklılığını’’ vurgular yazar. Sesinin diğer entrümanlardan farklı ve asi oluşuyla her zaman diğer enstrümanlardan ayrıdır der. Yazar insanların bir birini tekrar eden yaşamlardan ibaret olduğunu vurgular. Böylece yaşamlarının hiçbir zaman farkında değillerdir.

    ‘’uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı.’’(25)
    Yazar ‘’uyum’’ kavramının toplumsal açıdan bir kabullenme ve denetleme aracı olduğunu dolayısıyla baskının egemenliğin hüküm sürdüğü bir genellemede bireyin giderek kendisi olmaktan çıkıp yok hükmünde bağımlı bir nesneye dönüşeceğinin vurgular.

    ‘’O bağlar ister birkaç yudum sütün ılıklığından, ister bir rahmin karanlık anılarından, isterse bir sarılışın sıcaklığından doğsun; hatta ister ilk lokmamızın hatırından, ilk adımımızın sevincinden, ilk sözcüğümüzün tınısından ya da planlanmamış bir birlikteliğin planlanmamış fedakârlıklarından oluşsun, sonuçta ikimizi de biraz körleştiriyor, topallaştırıyor ve sağırlaştırıyordu.’’(27)

    Anlatıcının ‘’annesi’’ ile ilişkisini tasvir ettiği bu satırlarda anne kavramının bireysel bir boyuttan çok toplumsal bir boyutun ürünü olduğu unutulmamalıdır. Bağımlıdır çünkü anne toplumun bir ürünü olarak çocuğunu yetiştirir ve ona tekrar sunar. İlk öğreticinin her davranışı ve öğrettiği her şey bireye zamanla bir yük ve anlatıcının değimiyle esir olmanın yani zincirlenmenin ifadesidir.

    Aslında roman anlatıcısı hikâyesini anlattığı zaman içerisinde hiçbir zaman ‘’aynılaşmak’’ ‘tekrarlanmak’’ kavramlarını kabul etmemiş bunun için sessiz ve ürkek bir mücadeleye girişmiştir. Bundan dolayı kendisini ‘’tavşan’’ olarak nitelendirir. Roman boyunca hep sessiz ve içine kapanık bir karakterdedir. Pasiftir; hayatına giren hiçbir bireye ne olumlu ne de olumsuz bir yönlendirme çabası olmamıştır. Bundan dolayı her zaman seyirci konumundadır. Böylece isyanı ve uyumsuzluğunu içinde yaşamış sessiz bir direnişe girişmiştir.
    ‘’Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş öylece bakıyordum.’’(5)

    Roman bu cümleyle başlar, anlatıcı roman boyunca olayların içinden geçen bir karakterdir. Her an, bir yaşanmışlığın izini üzerinde bırakır kahramanın.

    ‘’Hiç kuşkusuz, zaman, bir iş sahibi kılmakla çoğunluğun yanına atmıştı beni. Korktuğum da buydu zaten. Çoğunluğun işlettiği kocaman bir uyumun parçasıydım artık; yani, yükselişlerinin en uç noktasına tırmandıkları için çoğunluk oluşturabilen insanların yanında yer almakla, her şeye karşı yeniktim! Haklılığım, daha başlarken çoğunluğun haklılığıyla birlikte süresini doldurmuştu. Bu noktadan sonra, onların yaşama biçimleri kadar yaşlıydım ve beni yıkımlar bekliyordu gelecekte, düşbozumları, gözyaşları, öfkeler, gerilemeler ve çatırtılar bekliyordu. Bir şaşırmalar tabii, yeni filizlenen her uyumsuzluğun karşısında sarsılmalar, sonra iç geçirmeler, sonra korkular.’’(137)

    Yazar çoğunluğun değer yargılarına bağlanmakla her hangi bir araçtan farkının kalmadığını, özgürlüğünün çoğunluğa bağlanmakla yani var olanla eşitlendiğini bir anlamda yaşamsal alanın sıfırlandığını ve yenik bir duruma düştüğünü anlatıyor. Bireyin körleşmesiyle bir anlamda düşünce yollarının bir bir tıkanmasını ve var olan kalıpların süregelen zaman içinde devamlı tekrarlanarak ferdin her türlü düşünsel hareketini yok ettiği bir dünyanın parçası olmayı kabul etmiyor.

    Yazar eşya insan arasındaki genel kabulün bir bağımlılık ve tutku olduğunu düşünür, insan ne kadar bağlanırsa o kadar ruhu ağırlaşır. Tutkularının insana hükmetmesi yalnızlaşan insanın çevresine güvensizliğinden ileri gelir der.
    ‘’Sahip olma duygusu ruha yüktür, ’’ demiştim daha sonra. ’’(33)

    ‘’onlar da yalnızca eşya değillerdi zaten; onlar, karımın beynine kök salan tutkunun eşya görümüne bürünerek evimizin ortasına burasına dağılışıydı, kokusuydu o tutkunun, dumanıydı, sisiydi ve giderek genişleyen, kalınlaşan ve kendisini yaratanla birlikte benim de üstüme çöken karanlığıydı. . . ’’(32)

    Maddenin insanı ele geçirmesi, bir anlamda ona hükmetmesi ve esir almasıdır mesele. Onun esiri olur, onunla birlikte nefes alır, onunla birlikte katılaşır, onunla birlikte tüm melekeleri değersizleşir. Yüzeysel bir tutkunun bir parçasıdır artık insan ve yüzeyde yavaş yavaş kendini boğar.

    ‘’Öyle ki, her eşyanın bir arsası vardı artık evimizde, avlusu vardı ve her biri komşu eşyaların bahçesine girmeden, kendi mülkünde, kendi halince yaşayıp gidiyordu. ’’(7)

    Eşyalara sınırlı yaşamda bir alan açan ve onların söz sahibi haline getirilişini hatta mülk sahibi gibiymiş gibi gösteren anlatıcı ister istemez dışarıda köşe bucak çoğunluk tarafından kısıtlanan yaşamı yine çoğunluğun anlayışı etrafında eşyaların varlığı ile kısıtlanıyordur. Kısıtlanan yaşamında kendisinin değil, eşyaların ve onlara bağlı olan tutkular söz sahibidir
    .
    ‘’İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. En çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları… Ava hazırlandıklarında, silaha dönüştürdükleri şeylerin geride kalan izlerinden, belki durumlarına uygun birer gerekçe yaratacaklardı daha sonra bu yolcular; gerekçelerin gölgesinden de çeşitli yetkiler çıkaracaklardı kendilerine ve böylece, bütün silahlar dosdoğru bana yönelecekti.’’(10)

    Anlatıcı korkusunun kaynağını açıklar bu satırlarda, çünkü insanlar ona göre her türlü unsuru bir silah gibi kullanma yetisine sahiptirler ve yazar bu yüzden insanlardan kaçar. Onlardan korkar ve ürker. Bu paragrafta sevgi kelimesi tesadüfen kullanılmamıştır çünkü sevgi kahramana göre en önemli silahlardan biridir. Böylece karısıyla arasındaki ilişki ve karısının yavaş yavaş sanki bir girdabın içine çekiliyormuşçasına çoğunluk değerlerinin kendi benliğini yok etmesine izin vermesi kahramanın ise buna sadece seyirci kalmasını sağlamıştır. Karısını sever fakat karısı ondan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır.

    Anlatıcının dünyasıyla Fransız yazarı Albert Camus’nun ‘’uyumsuzluk’’ ve ‘’baş kaldırı’’ hatta ‘’intihar’’ kavramlarını birleştire biliriz. Roman boyunca anlatıcı, hayatının hemen her döneminde kitlenin hiçbir yönlendirmesini kabul etmez, bundan dolayı yaşadığı kasabadan ayrılarak kente gider fakat burada da aynı kalabalık ve topluluk anlatıcıyı sınırlar ve yönlendirmeye çalışır, gittikçe artan yalnızlığı hem düşünsel hem de fiilli bir baş kaldırıya doğru yönelir. Hatta babası, kahramana ‘’Herkes gibi olamadın gitti!’’(111) cümlesini söyler, bu cümle kahramanın toplum karşısındaki yalnızlığını gösterir bir anlamda. İntihar kavramı ise aslında kahramanın en son sayfalara bıraktığı hamledir. İntihar etmek ister çünkü kaza geçirmiştir ve yatalaktır, güçten yoksun bir halde hiçbir şeye karşı koyamaz, sadece susar ve bir gün karısı onu terk eder.

    Yazarın roman boyunca kendine yakın gördüğü tek insan kente geldiğinde öğrenci evinde tanıştığı ev arkadaşı İsvan adlı karakterdir. Anlatıcı gibi o da sessiz bir insandır. Fakat sonunda İsvan ölür, yalnız hayatı boyunca İsvan’da kendisini görür, çünkü ölümü de yaşamı gibi sessiz bir şekildedir.
    Kahraman anlatı boyunca hep bir arayışın içindedir, kaybettiği ve bulmayı amaçladığı şey ‘’özgürlük’’tür ‘’zincirlerinden’’ kurtulmak için her türlü düşünsel çabaları onu bir girdabın içine çeker. Çünkü var olduğu sürece toplumdan ve onun değerlerinde kaçamaz. Geçmişin yükünü omuzlarından atmak istese de her zaman geçmişin anılarıyla meşguldür. Geçmişini geride bırakmak için mekân değiştirir ve kente gelir fakat burasının kasabadan daha büyük ve şaşalı bir mekândan fazlası olmadığını görür.

    ‘’Önümüzde mor dağlar yoktu artık, bozkırda yoktu, toprak damlı köyler de, ovalar da. Alacakaranlık caddeler vardı, dev karaltılarıyla kocaman kocaman binalar, gecenin bir ucundan bir ucuna abanan köprüler, ıssız kavşaklar, durup dinlenmeden akan ışıklar ve ışıklar vardı. Otobüs terminaline girdiğimizdeyse, yağmur karşılamıştı bizi, koşuşan insanların, peronuna girip çıkan otobüslerin, tepeleme dolmuş çöp bidonlarının, bavulların ve ayrılıkların üstüne sinsi sinsi çiseliyordu.’’(45)

    1. 2. Üslup ve Kelimeler
    Hasan Ali Toptaş’ın romanda üslubunun en önemli özelliklerinden biri cümlenin devam ettikçe sistemli bir şekilde dağılışı biterken de cümlenin kendi içine dönmesidir ve tek bir merkezde sonlanmasıdır. Yazar bunu yaparken ilgi odağındaki konuyu çeşitli bağlamlara ve çağrışımlara gönderir ve bu çağrışım ve bağlamları en sonunda tek bir merkezde toplar.

    ‘’Orada, kekik kokularının arasında bir başıma yürüyor varsayardım kendimi ve daldan dala seken rengârenk kuş cıvıltılarının yanaklarımı çizip çizip geçtiğini düşünürdüm. Sonra, kayalıkların çevresini saran o masmavi, o koskoca boşluğun sessizce toplanıp topuklarımda, küçücük bir nokta halinde, adeta beni uzaklara çağırırcasına tatlı tatlı zonkladığını, zaman bu zonklamaların çam dallarında kıpırtı olarak yankılandığını, yankılana yankılana yeşil bir rüzgâra dönüştüğünü ve rüzgârın da yeryüzünü köşe bucak dolaşıp gene bana döndüğünü düşünürdüm.’’(51)

    Bu dağılış ve kendine dönme meselesi şiiriyetin bir ifadesini bize verir. Dağıldıkça renklenen ve farklı terkiplerin dünyasına açılan cümle, farklı nesnelerin üzerinde gezindikçe bir hafifliği kendi bünyesinde doğurur, böylece metin veya cümle, akıcılığının yanında ahenkli bir varlığa dönüşür.
    Kelimeleri bir boşluğun içine yerleştiren yazar, metnin bağlamını genişlettikçe anlam alanı da genişler. Kendi ifadesiyle ‘’hayatı kelime kelime genişletmek’’ kurguyu sürekli bir hale getirir. Kurgunun beslendiği kaynaklarsa önemli değildir, amacı cümlenin ve kelimenin çağrışım alanlarını genişletmektir.

    ‘’Bütün bekleyişler bir yanılsama aslında, hem de gerçekliği kavranamayacak kadar büyük yanılsama; çünkü bekliyor görünen ne varsa, bekleyişinin içinde yavaş yavaş yürüyor; gizleniyor kimi zaman, daralıyor, dağılıyor ve biçimde biçime girip kendi özündeki sonsuzluğa doğru akıyor…’’(43)

    Dilin ve üslubun özgürleşmesi, kavramların farklı kavram alanlarına doğru eklemlenmesi; söyleyişi bir anlamda üst bir yapıya dönüştürür. Anlam çeşitlenerek belli parçalara bölünür. Anlatıcı yukarıdaki bitmemiş cümlede bekleyişin imkânsızlığını anlatır fakat farklı devinimlerde bekleyişin sürekli bir hareketinden söz eder. Sonunda ise beklemenin sonsuza akan bir süreç olduğunu belirterek cümlesini üç nokta ile tamamlar. Aslında bu üç nokta cümlenin sonsuz bir düzlemde aktığını tıpkı bir bekleyiş gibi devamlı kendi içinde yürüdüğünü imler.

    ‘’Oysa ikimiz de biliyoruz ki, boşlukta sallanan ellerimizde, duvarları okuyan yüzlerimizde, düğümlenen hıçkırıklarımızda ve dudaklarımızdaki sessizlikte konaklaya konaklaya ilerleyen bu yorgun tren, usancın, nefretin ve sonunun nereye varacağı şimdiden kestirilemeyen bir düşmanlığın tohumlarını taşıyor geleceğe…. ’’(44)

    Bir kaosun içinde olan yazar üslubunu onun imkânlarını önceleyerek kullanır. Bütün düzenli ve mantıksal bağlantıları kaosun mantıksal düzlemine yerleştirir ve anlamlandırır. Her soyut ve somut kavram birbiriyle ilişki içindedir, birbirini doğurur ve yok ederler.

    ‘’Basamakları çıkarken, bıyıklarını hiç fark etmemiştim; ama ben yaklaştıkça bıyıklandı adam, ben yaklaştıkça bıyıklandı, hatta aradan yıllar geçmiş gibi kır düştü bıyıklarına, hatta yalnızca bıyıklarıyla dikildi ayağa, yalnızca bıyıklarıyla baktı yüzüme ve bıyıklarıyla, ‘’Kimi aradın?’’ diye sordu.’’(87)

    Üslubun farkındalığını merkeze alan yazar dikkati tek bir noktada toplar. Farkındalığı geniş bir bakış açısıyla yakalarken bilinçli ve unsurların belli bir noktanın içinde toplanmasını sağlar.

    ‘’Otobüs, küçük, loş ve tozlu dükkânlarla çevrili kasaba meydanını geride bırakıp da tek katlı evlerin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla ilerlemeye başladığında, içimde başka boşluklar açılmıştı oysa ve bu boşluklar, önümde pofur pofur sigara içen şoförün vitesi her değiştirişinde biraz daha genişlemişti. Kayalıklar arasından çıkıveren uçsuz bucaksız bir deniz gibi tıpkı, ya da, tepeden tıranağa yeşile kesmiş alaca karanlık bir ormanda yürürken yürürken ağaçların gerisinde beliriveren, sonsuzluğu parçalanmışlığında saklı, bulutlu bir gök yüzü gibi.’’ (6)

    Yazar üslubunu oluştururken kelimelerin müzikal değerlerini göz ardı etmez. Müziğin akıcı ve matematiksel boyutu cümlelerin oluşumunda işlevsel kılınır. Metnin iç sesinin yani söyleyiş kıvraklığının sağlanmasını bilinçli ve bilinç dışı matematiksel oluşumu kelimelerin uyumlu bir şekil var olmasını sağlar. Bu uyumu sağlarken yazar kelimelerin ve kelimeler arasındaki sessel uyumu yakalamaya çalışır.