• 354 syf.
    İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN- SABAHATTİN ALİ

    İçimizdeki Ses de olabilirdi kitabın adı. Şeytan olayı tamamen kendimizi haklı çıkarmak ,kendimizi masum göstermek amaçlı söylenmiş BENCE. Seçim yapmak durumunda olduğumuz anlar olur ve seçenekler çoktur. Ama her seçeneğin de kendi içinde iyi veya kötü sonuçları olur. Aslında biz bu sonuçların da farkındayızdır hani. Ama yine de sonucunun kötü olacağını bilsek dahi gideriz sırf nefsani duygular için en kötü seçeneği onaylarız. Her şey olup bittikten sonra ahlar vahlar,keşkeler, pişmanlıklar… ve nedense bu durumla hep karşılaşırız yine gider en berbat olanı seçeriz. Sonuç aynı; pişmanlıklar, tövbeler, bir daha aslalar, bu kez kararlıyımlar başlar ve başladığı gibi de biter. Al sana kısır döngü. Evet insanoğlu aciz lakin buna sığınarak da aynı hataları yapmak kendini kandırmaktan başka bir şey değil.

    Şeytan falan yok. Senin kararsızlığın,istikrarsızlığın , kendine saygısızlığın ve nefsine köle olmuşluğun var. Dur ! bir dakika. Yoksa Şeytan dediğimiz NEFS mi?

    İÇİMİZDEKİ NEFS - JOHN HAMİSH WATSON

    THE END?
  • Seçim çalışması adı altında yaptığınız tek şey 3 senedir 300 kere çöken yollar =/ nisan sonuna kadar dayanacak mı merak ediyorum.
    Bir de başka hiç mi derdimiz yok acaba??
  • Mathilde, bunu doğrudan doğruya, olduğu gibi söylemekten başka çare yok: Özgürlüğüme kavuşmak zorundayım. Kendimi kapana kısılmış hissediyorum; senin tarafından değil, yazgı tarafından. Ve bu yazgıyı ben seçmedim. Birden yaşlandım. Kendimi yaşlı bir adam olarak, önüme çıkan bir yaşama; bir mesleğe, bir kariyere, bir aileye, bir kültüre gömülmüş bir halde buldum. Benim için her şey yazılmıştı. Ben hiçbir seçim yapmadım. Kendime bir şans tanımalıyım! Kendimi bulmak için fırsat vermeliyim! Senden hiçbir şey istemiyorum! Kendimden bir şey istiyorum. Yaşamımı değiştirmek zorundayım. Yoksa, bir kere bile yaşadığımı hissetmeden ölümü karşılamak zorunda kalacağım.
  • *** Aynı zihinde yer alan karşıt düşünceler birbirini yok eder ve ışığa dönüşürler. Herhangi bir düşünce, karşıtıyla karşılaşırsa özgün halinden eser kalmaz. Karşıtından mutlaka etkilenir ve değişir. Bu da yok olduğu anlamına gelir. Aynı zihindeki karşıt düşünce baskısına çelişki denir. Zihin, çelişki karşısında birbirini parçalayan düşünceleri ölümlerine terk etmek zorundadır ve üçüncü düşünceyi üretmelidir. Zihin, yok olanların bıraktığı yeri üçüncülerle doldurmalıdır. Aynı takdirde karşıt düşüncelerin aynı anda yok olmasıyla boşalacak olan zihinde davranışa dönüşecek hiçbir şey kalmayacaktır. Ve davranışın gözlemlenmediği beden her anlamda felçli sayılacaktır. İnsanların en büyük hatası, bu kuralı görmezden gelmeleri ve karşıt düşüncelerin birbirlerini öldürmesine izleyici kalmalarıdır. Hayatın karşılarına çıkardığı seçim kavşaklarında dolanarak ölmelerinin nedeni, karşıt düşüncelerin çarpışmalarından kaynaklanan ışıktan gözlerini alamadıkları için körleşmeleridir. Kör ve felçli. Kim böyle olmak ister?Tabii ki sözünü ettiğim düşünceler, savunulan ve uğruna kelime çiğnenenlerdir. Tabii ki her düşüncenin karşıtı vardır ve zihin, her şeyi düşünmek üzere tasarlanmıştır. Ancak bir çarpışmanın gerçekleşmesi için düşünce ve karşıtının davranışa dönüşme aşamasına gelmiş olması gerekir. Örnek mi istiyorsun?.. Dikkatli oku...Bugüne kadar her şeyin söylendiğini ve her şeyin yapıldığını düşünen, ancak üretmekten vazgeçemeyen bir yaratıcıyı düşün. Bir şairi, bir yazarı ya da herhangi bir sanatçıyı. Davranışa dönüşmesine ramak kalmış iki karşıt düşünce: Üretmek ve üretmemek. Ve ikisi için de yeterli geçerlilik nedeni bulabilen bir zihin... Sence böyle bir oyun nasıl biter?... Eğer birinci kural tanınmıyor ve ona uygun hareket edilmiyorsa sanatçı durur. Zihninde ki çarpışmanın ışığı o kadar güçlü olur ki kamaşmış gözleri perdelenir. Ne üretmemenin huzuru içinde günlerini geçirebilir ne de üretirken sahip olduğu yeteneği zorlayacak özgürlüğü kullanabilir. Ne yaratmaktan vazgeçebilir ne de yaratırken tatmin olabilir. Durur. İçinde ki karşıt düşünceler bataklığında yeteneği gömülene kadar durur. Ve yeteneğinin gömüldüğü mezarın başında ağlamaktan başka çaresi kalmaz. Oysa çarpışma gerçekleşmeden evvel yapılması gereken üçüncü düşünceyi doğurmaktır. Bu örnekte, her şeyin daha önce söylenmiş olduğunu varsayan yaratıcının aynaya bakarak tekrarlaması gereken cümleler şunlardır:‘Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse benim gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim. Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok. Özgürlükten herkes söz etti. Ama ben değil. Komşum da etmedi. Onun komşusu da. Ancak herkesin özgürlükten söz ettiği gün, özgürlük söylenmiş ve kapanmış bir konu olur. Dolayısıyla yaşayan bütün akılların süzgecinden geçene kadar bakir kalacak olan özgürlük düşüncesine ilişkin yaratımlar sürecektir...’Zihin boşluğuna neden olabilecek karşıt düşünce çarpışmaları, ancak üçüncü düşüncenin keşfiyle olasıdır. Ve daima üçüncü düşünce vardır...Çelişki seni öldürür. Çelişki işkencedir. Çelişki buz tutmuş bir göldür. Çelişki buz tutmuş gölün çatladığı andır. Çelişki göldeki çatlağa saplanıp donmaya başlamandır. Çelişki, yardım istemek için açtığın ağzına dolan sudur...Doğumundan iki yıl sekiz ay sonra bütün bunları biliyordun. Hangi mucize, hangi masal?... Kim bilir?.. Ama hepsinin farkındaydın. Çünkü çevreni ve hayatı diğerleri gibi değil, o güne kadar hiçbir zeki varlığın başaramadığı gibi öğreniyordun. Temel kuralları. Bir mucize. Bir masal. Kim bilir?..Patlama anındaki sıcaklık olağanüstüydü ve zihninin her noktasında aynıydı. Isı, sahip olduğun tek güçtü. Dakikalar, saatler ve haftalar geçti. Türettiğin üçüncü düşünceler zihnini besledi. Karşıtlıkların yok olarak boşalttığı hücreleri onlarla doldurdun. Mükemmeldin. Kusursuz. Üçüncü düşüncelerin birleşti ve yoğun merkezler oluşturdu. Ağırlaşıp, keskinleştiler. O kadar ağırlaştılar ki, içlerine doğru çöktüler. Bu, sahip olduğun düşüncelerin mutlaklığının doğal sonucuydu. Öğrendiğin her bilgi, çöken merkezlerin etrafında dönmeye başladı. Geliştin. Yeni bilgi ve düşüncelerin çarpması daha karmaşık merkezler yarattı. Düşünce düzeneğin görülmemiş bir hızla zihnin de yayıldı. Tanıdığın kurallar ikiye çıktı: Her şey ve herkes ışık yayar. Sonuç, nedenlerin aydınlattığı noktada, nedense sonuçların aydınlattığı noktadadır...Sahip olduğun her bilgi ve düşüncenin birer ışık huzmesi olduğunu anladın. Her birinin bölge boyu farklıydı ve sen onları ayırt edebildin. Zihninin haritasını çıkarmayı öğrendin. Hangi düşünceye neden sahip olduğunu çözdün. Ve hangi düşüncenin neye neden olabildiğini görebildin. Sınırlı zihnindeki düşünce ve bilgilerin ışık yollarını gözlerin kamaşmadan izleyebildin. Kimse kendini senin kadar tanıyamadı. Kimse neyi neden düşündüğünü senin kadar iyi bilemedi. Bundan zevk aldın. Başka çaren yoktu. Başka çare aramadın. Ani yükselişin durmuyordu. Zihninin genişlemesi arttıkça hızlanıyordu. Ve sen kuraları anlıyordun...Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarındaki uzaklık ölçüsünde çeker...Birbirinden çok farklı gibi görünen düşüncelerin birleştiğine tanıklık ettin. Çekim gücünün sınırlarını tanıdın. Yok olmak ve yaratmak gibi düşüncelerin nasıl birbirlerine yaklaştıklarını gördün. İnsanın yarattıkça yok olduğunu anladın. Yaratıcılığının bedelinin yarattıkların kadar eksilmek olduğunu kabul ettin. Ve amacın bu oldu. Yaratarak yok olmak. Son düşüncen de yok olana kadar yaratmak... Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur...Sindirilmesi zor kurallardan biri. Düşünceler zihinde doğar. Ve zihnin şartları üç boyutlu dünyanınkinden farklıdır. Zihnin şartları mükemmel düşünceyi oluşturacak niteliklere sahiptir. Çünkü zihnin sürekli genişleme gücüne sahiptir. Oysa üç boyutlu dünyayla kurduğun ilişki bedenin ve duyularınla sınırlıdır. Üç boyutlu dünya zihninin aksine daralır ve davranışlarına kusurlar ekler. Zihinsel tasarıların ancak bir bölümü davranışlara yansıtılabilir. Davranış daima eksik kalacaktır. Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir. Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir...Bu kuralla tanıştığın günü ve bedeninden nefret ettiğini anımsıyorum. Ancak sonrasında davranışların, yaklaşık düşünceler olduğunu kabul edip buna göre yaşamaya yemin ettiğini de anımsıyorum. Bu yüzden gerçekten kimseyi tanıdığını iddia etmeyeceğine yemin ettiğin gibi.. Düşünceler ışık hızında hareket eder...Saniyede üç yüz bin kilometre hızla ilerleyen düşüncelerinin zihnindeki yolculuklarına hayran kaldın. Kütlesi olmayan her dalga gibi düşüncenin de, ışık olduğunu anladın. Hiçbir şey düşüncelerinden hızlı değildi. Zamanda yolculuğa sadece zihninde gerçekleştirebileceğini öğrendin. Anımsamak, tanık olmak ve geleceği hayal etmek. Her anın üç zaman içerdiğini anladın. Ve tabii her adımında yarım metre ilerleyen bir bedenin içindeki yolculukların ışık hızında gerçekleştiğini anlamak sana zamanın kişiselliğini ve değişkenliğini düşündürdü... Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir...Bunu anlaman zordu, ancak başardın. Kurman gereken denklem öylesine karmaşıktı ki var olan bütün kavramları kullanman gerekiyordu. Zamanın hızı, her şeye göre değişir. Bu cümleyi zihninde canlandırmak seni önce korkuttu. O güne kadar rastlamadığın bir büyüklükte bir ‘her şey’... Duygulardan biyolojik farklılıklara, düşüncelerden dini seçimlere kadar, her şey. Bir saniye ne kadar sürer, sorusuna kimsenin yanıt veremeyeceğini anladın. Ne yüz metre koşan atletlerin ne de onları izleyenlerin. Zamanı ölçmek için bir kronometreden fazlasının gerektiğini kabul ettin. Ve diğer insanlarla zaman uyuşmazlığı yaşayabileceğin gerçeğine hazırlandın... Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir...Işık hızının da bir sınırı olduğunu öğrendiğin gün gökyüzüne baktın. Güneşi gördün. Ancak gördüğünün, güneşin geçmişi olduğunu anladın. Haklıydın. Güneşin dünyaya uzaklığı yüz kırk dört milyon kilometre ve ışığının gezegene ulaşması sekiz dakika sürüyor. Dolayısıyla bir gün, güneş sönerse, bunu ancak sekiz dakika sonra anlayabileceğini kabul ettin. Sekiz dakika boyunca, güneş sönmemiş gibi yaşayacak olan insanları düşündün. Her anın, o sekiz dakikaya dahil olabileceği olasılığını fark ettin. En önemlisi, düşüncenin davranışa dönüşme süresin de en az sekiz dakika olabileceğini hayal ettin. Aradaki sekiz dakikayı, doğanın parçası olarak gördün. Sevgilisini sevmekten vazgeçmiş insanın, ancak sekiz dakika sonra bunu açıklayabilmesini olgunlukla karşıladın. Sekiz dakika boyunca sevildiğini düşünmeye devam eden insanın gerçekle çarpışınca kırılan hayaline acımadın. Çünkü gözlemleyebildiğin her davranışın geçmişteki bir düşüncenin eseri olduğunu anlamıştın. Tanıdığı olduğun ve insanlar tarafından temeli atılmış olan dünya her şeyiyle geçmişe aitti... Düşünceler, duyguların çekim alanına girince bükülürler...Ve duyguları keşfettin. Ne kadar kıskanç ve güçlü olabileceklerini anladın. Zihninde beliren duygu merkezlerinin çevresinde çekim alanları olduğunu fark edince düşüncelerine etkisini ölçtün. Herhangi bir düşünce, herhangi bir duygunun çekim alanına girdiğinde bükülüp yön değiştiriyordu. Ve sen, düşüncenin gerçek kaynağını belirtmekle yanılıyordun. Yön değiştiren düşüncenin, duygunun yakınlarından çıktığını sanıyor,ancak yanılıyordun. Bunlara sahte düşünceler adını verdin. Kaynağı, görülenden başka bir yerde olan düşünceler. Dikkat edilmesi gereken düşünceler. Tehlikeli düşünceler. Böyle bir ayrımın farkında olmayanlar, sahte düşünceler yüzünden acı verici kararlar alabilirlerdi. Korktun. Bir düşüncenin gerçek doğum yerini, öğrenmenin yollarını araştırdın. Ancak bulamadın. Alabileceğin tek önlem, duygu merkezlerini daraltmak, dolayısıyla çekim alanlarını küçültmek olabilirdi. Bu yolu seçtin. Olabildiğince az hissetmek. Duygularını olabildiğince önemsememek. Ne sevgiyi ne de nefreti ciddiye almak. Pürüzsüz bir düşünce ağı kurabilmek adına duygularının boğazını sıktın. Bazıları kangren olup öldü, bazıları cılız hayatlarını sürdürdü. Zihnin sınırları içinde, düşüncenin duygudan başka düşmanı yoktu ve sen bunun farkındaydın...
  • Manolya Ülkesi’nin Kralı evlenme çağına gelen kızına

    uygun bir damat adayını

    nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri

    olmalıydı ki; gözü gibi

    baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o’na hak ettiği

    değeri vermeliydi.

    Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem

    kendisine hem de Prensese.

    Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin

    dört bir yanına

    duyurdu:

    “Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her

    kim ki bunu yaparsa,

    kızım o’nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!.

    .”

    Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve

    telaş sardı. Ne

    yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese,

    hem de sarayın

    lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe

    ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine

    çıkmaya çalıştı. Hali vakti

    yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini

    gecelerini ağaç

    tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar

    bile vardı. Güneşe büyü

    yaptıranlar daha neler neler… Ama aradan aylar geçiyor

    kimse bu işi

    beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.

    Bir gün Kral’ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan

    ama oldukça yakışıklı

    bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de

    bunu Kralın ve kızının

    huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti

    delikanlının isteğini.

    Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses

    yanyana oturmuş,

    etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini

    bekliyorlardı merakla.

    Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.

    – Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim! dedi Kral.

    Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı

    bir süre. Kimsenin çıtı

    çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.

    Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses’e

    sımsıkı sarılmış, bir

    türlü bırakmıyordu.

    – Bre zındık, ne yaparsın! diye kükredi Kral

    şaşkınlığını

    atınca; Nedir bu

    ahmaklığın anlamı ?

    Prenses’ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları

    söyledi boynunu bükerek

    ama sesindeki neşeyle;

    – Sayın Kral’ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur

    dediniz. Ben sarayın

    karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım,

    kızınızı gördüm. Yüreğim

    aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu.

    Her gün penceremden

    penceresine bakarım, onu gördüm mü günüm aydınlanır,

    ışıl ışıl olur. Göremezsem

    kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur

    onunla yok olurum. Benim

    gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O…

    Benim Güneşim O… Ne

    olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm

    güneşimden olsun razıyım

    Sayın Kralım…”

    Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu

    sözlere.

    – 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!

    diye haykırdı Kral…

    Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim

    yapmıştı. Sevginin

    güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı

    ömürlerinin sonuna dek

    saadet içinde yaşadılar sarayda… Onlar ermiş muradına,

    biz çıkalım

    kerevetine…

    evgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin.

    .. Sevgi gösterişin

    olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir

    bakış, bazen de bir

    sanatkarın gönlünde ürperiştir. işte o kadar sade, o

    kadar yalın…
  • 1552 syf.
    ·42 günde·9/10
    ''Merhaba sevgili oğlum,'' dedi Binbaşı ciddi bir ifadeyle.
    ''Onca yıllık ayrılıktan sonra tekrar buluşmamız ne büyük mutluluk!'' dedi bir kez daha kapıya bakarak.
    ''Gerçekten de, uzun süre ayrı kaldık.''
    ''Mösyö, kucaklaşmayacak mıyız'' diye sordu Andrea.
    ''Nasıl isterseniz, oğlum,''

    Evet arkadaşlar, bu diyalogları okuduktan sonra kitaba karşı yapmak istediklerimi sanırım çok güzel özetleyen bir video:

    https://www.youtube.com/watch?v=7trpjBTyQR4

    Ya babasını 10 yıldır görmüyor, otomatik olarak babasını da oğlunu görmüyor ve 10 yıl sonra karşılaşıyorlar. Bunun sonucunda noluyor ? ''mösyö mösyö, oğlum siz, baba siz, kucaklaşalım mı, ay bilemedim ki şimdi gidip öpsem mi''

    Yetti , bıktım ben böyle şeylere alışkın değilim, bu ne resmiyet yapma gözünü seveyim. Yine saçma sapan bir girişle başlattım incelemeyi ama kitapta en çok eksik bulduğum şeyi dile getirerek ve 1 puanın nereden gittiğini belirterek incelemeye başlamak istedim. Kitapta duygu denen şey neredeyse yok. Bazı kısımlar var, inanın çok duygusal; ama ne zaman ki diyaloglar kuruluyor, sevgililer geliyor falan hiç bir duygu kalmıyor. 17 yaşında iki genç, biri ona siz diyor biri buna siz diyor, ismiyle bile hitap etmiyor ki sonra niye bu çocuk beni bıraktı sonra bu niye benden ayrıldı. Neyse, burayı bu kısımda bitiriyorum. Artık kitabı anlatma kısmına geçmek istiyorum; çünkü sırf anne oğluna siz diyor diye güzelim kitabı sanki bundan ibaretmiş gibi göstermek istemem.


    Monte Cristo Kontu, gerçekten çok güzel bir eser. Klasikler içerisinde neden bu kadar popüler olduğu aslında kitabın ilk başlarından anlaşılıyor.

    Bende çok uyduruk bir yayın evinden çıkma 700 sayfalık bir basımı vardı, 1-2 yıldır kitaplığımda duruyordu ve okumadım. 2 Cilt basımı bekledim ve haberim olduğu gibi sipariş ettim. Fantastik kitaplara o kadar çok ilgim var ki, arada bir klasik okuyup nefes almak insana çok güzel geliyor.

    İlk 500 sayfayı okurken inanın hayatımın romanı olacağını düşündüm. Kitaptaki If şatosu olsun, Faria olsun, hikaye olsun o kadar güzel işlenmiş ki, ilk başlarda elimden bırakamadım. Tabi bunda Esaretin Bedelinin de payı büyük.
    ******* Bu yıldızın altı az bir şey spoiler, ama okusan da olur. Bence spoiler bile saylanmaz da birileriyle papaz olmamak için uyarımı yazayım dedim.

    Stephen King'in Esaretin Bedelini yazarken bu kitaptan etkilendiği bariz bir şekilde ortada bence ( evet, o kitapta Stepen'ın, başka kim yazabilirdi ki ?). Bir iftirayla 10 küsür yıl mahkum edilen bir adam, hapishanedeki yemeklerin kötü olması, sevdiği kızdan olması, hapishanede kendine arkadaş edinmesi, ölüm ve yaşam arasında basit bir seçim yapmak zorunda olması ve en sonunda da kafasını kullanıp hapishaneden kaçması...

    Açıkcası kitabın bu kısımları olağanüstü düzeyde işlenmiş. Faria karakterinin bilgeliğine, saçma sapan maddeleri kullanarak yaptığı hapishane icatlarına ve kitabın sonuna kadar hikayeyi şekillendirmesi gerçekten muazzam. He, ne zaman ki bunlar bitti, Edmond denen velet sosyeteye karıştı işte o zaman kitap bozdu ya da ben ayak uyduramadım. 600-1100. sayfalar arası o kadar gereksiz diyaloglar geçti ki belli bir yerden sonra araya başka kitaplar sokmaya başladım. Çünkü çok bunalttı. Bizim sınıftan bir arkadaşım da benimle aynı anda okuyordu, onun elindeki 700 sayfalık kısa versiyonuydu( evet evet, deminden beri söylediğim benim kütüphanemdeki versiyonu. Aynen öyle, ben verdim kitabı). Bendeki gereksiz diyaloglara bakıyorum onda yok ya da çok kestirip atılmış. Onun dışında önemli yerlerden hiçbir azalma yok. Ben takıntılı bir insanım, maalesef kısaltılmış olan kitabı okumam ve kitabın ruhunu bitirdiğine inanırım, kimseye de tavsiye etmem.; ama sanırım bu kitap için kısaltılmış okursanız çok sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Monte Cristo okumadığınız için kendinizi çok kültürsüz hissediyorsanız, maalesef kitabı kullanarak hava atamıyorsanız ve kız arkadaşınızın da en sevdiği kitap falan sa 200 sayfalık versiyonu da okuyabilirsiniz, hiç sıkıntı yok.

    Kitapla ilgili çok fazla olumlu yorumlar var, şahsen uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardandı. Bu kadar şikayetçi olmamın sebebi farklı bir yorum getirmekti. Çoğu insanın kitapta sevmediği bazı özellikler var ve nedense dile getirmemişler. Ben çok sevmeme rağmen bunlara değinmeden geçemedim. Belki de aksiyonu çok sevdiğimden dolayı sosyete kısımlarında kitaba alışamamışımdır, zevkler ve renkler tartışılmaz. Deneyin ve tarafınızı seçin derim, kesinlikle okunması gereken bir eser.