Tüm bu yaşananlar, bu mukadder tesadüfü daha ciddi biçimde düşünmeme yol açmıştı: Ölümün beni onunla tekrar kavuşturmamış oluşundan büsbütün daha da pişmanlık duyuyordum. Ama tekrar düşününce, kendime buna layık olmadığımı söyledim. Onun ölümünden bu yana yaşadığım hayat tekrar gözlerimin önünden geçti; kendime onu unutmuş olmaktan ziyade - çünkü bu asla söz konusu değildi - basit aşklarla onun hatırasını kirletmiş olmamdan dolayı kızgındım. Rüyalarımda buna bir cevap aramayı düşündüm, ama onun sık sık bana gözüken görüntüsü, artık uykularımı süslemiyordu. Başlarda, bütün gördüklerim kopuk rüyalardı, kanlı sahnelerin düzensiz bir karışımıydı. Sanki onun eskiden ecesi olduğu, bir anlığına tanık olduğum o ülküsel aleme büsbütün kötücül bir yaratık ırkı musallat olmuştu. Beni önceden tehdit eden Ruh - Gizemli Şehir'in yükseklerinde ikamet eden o saf ailelerin mabetlerine girerken - tekrar yolumu kesti, artık önceki gibi türünün beyazlarına bürünmemiş, ancak bir Şark prensi gibi giyinmişti. Ona doğru gözdağı vererek yürüdüm ama bana tüm sakinliğiyle döndü. Ey korku, ey öfke! Bu bizzat benim yüzüm, benim gövdemdi, yalnız daha da büyümüş ve ülküselleştirilmişti... Daha sonra, benimle aynı gece tutuklanmış ve polis nezaretinden iki arkadaşım beni almaya geldiği zaman, en azından öyle düşünmüştüm, salınan kimliği belirsiz adamı düşündüm. Elinde şeklini zar zor çıkarabildiğim bir silah tutuyordu ve ona eşlik edenlerden biri: "İşte bununla saldırmış ona." demişti. Gérard de Nerval