• 232 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    2. , belki 3 ya da 4.
    kaç oldu hatırlamıyorum ama ilk gün ki gibi heyecanlamıyorum desem yanlış olur.

    konusu:
    Metal Fırtına 2 Kurtuluş, ilk kitaptan bu yana merak edilen soruların cevaplarını heyecanlı ve sürükleyici yepyeni bir olay örgüsüyle sunuyor.

    Abdullah Gül ve ekibi, kimlerin elinde?

    ABD’nin Türkiye’yi işgal girişimi üzerine diplomatik müzakerelerde bulunma amacıyla Washington’a hareket eden Abdullah Gül ve ekibi enterne edilmişti. Ekibin başına neler geldi, Dışişleri Heyeti ile ilgili planlar neydi? Planların arkasında kim vardı ve bağlantıları nerelere kadar uzanıyordu?

    Washington’da patlayan bomba neleri değiştirdi?

    Washington’da patlayan atom bombasının sistemi zora sokması ve Türkiye işgalinin çıkmaza girmesi sonucu Başkan Bush görevden çekilmek zorunda kalmıştı. Yeni ABD hükümeti kimlerden oluşuyor, neyi hedefliyor? Türkiye hızla toparlanırken ateş bu sefer nerelere sıçrıyor?

    Amerikan yönetimine el koyan gizli bir grup, kimsenin beklemediği bir anda tekrar harekete geçerken yeni hedef neresi?

    Türk, Amerikan ve Rus politikacılar zamana karşı yarışıyor.

    Gri Takım’ın içinde köstebek mi var?

    Ortadoğu’ya nihai barışı getirmek isteyen Türkiye bunu başarabilecek mi
  • lisede gaza getirilip, kızla konuşmaya başlarkenki ilk potları,
    elinde çiçekle, manzaralı o sarı bankta oturan kızın yanına giderken takılıp düşerkenki yüzündeki kızarıklıkları,
    beğenmeden, o araki parasızlıktan almaya mecbur kalıp aldığın o ilk sevgililer günü hediyesini verirkenki söylediğin o pembe yalanları,
    elini ilk tutuşunda hissettiğin o yumuşak ten hissini ve güveni, onu şımartmamak için hiçbir şeymiş gibi göstermeye çalışırken akıttığın terleri,
    para biriktirip aldığın o kokuyu ertesi gün sürüceğini bilerek, sadece o güzel kokuyu koklamak için, temmuzun ortasında bahçesi olmayan tek kafeye gitmek için saydığın bahaneleri,
    ilk sinema keyfinde aldığın en arka sıra romantik komedi filmi biletlerini saklaması için ona verirkenki elinin titreyişini,
    okul çıkışı yağmurda beklerkenki o seksi, ıslanmış erkek imajı çizmek için iki gün hasta yatıp, onu iki gün göremediğinde özlemekten akan gözyaşlarını,
    sabah uyandığında "günaydın bitanem, çok bekletme beni kapıda" mesajını aldığında, nasıl bir telaşla geçtiğini sadece tahmin edebildiğin 2 dakika içinde kapıya inişinin ardından birkaç saniye sonra farkettiğin o ayağındaki terliklerin traji-komikliğini,
    onu her görüşünde içinde kalbinin güven katına çarpan deli dalgaları ve kıskanmanın verdiği o korkaklığı,
    her dokunuşunda ona, ruhunda yıllardık kullanılmayı bekleyen benim kavrayışlarının hep onun belinde bitişini ve dokunuşun hemen ardından kalp atışlarındaki hızlanmayı,
    saatlerce yanyana uzanırken, kolunda pervane gibi dönen iki oktan bu kadar tiksindiğini anladığında aklından geçen ama onun gülüşüyle hemen yerini başka düşüncelere bırakan küfürleri,
    her aradığında telefonu açan o inanılmaz sesi ve onun tatlılığında tutuklaşan dilini,
    bitanem dediği anda hissettiğin mutluluğu koruyamama tedirginliğini bilen, anlayan ve karşılığında sadece tatlı tatlı gülümseyen kişiye karşı hissettiğin duygu bütünü.. belki de daha fazlası..
  • *Spoiler içerir*

    Öncelikle dili çok yalın, akan bir kitap. Dolayısıyla cüssesine rağmen okuması çok zor bir kitap değil. Ancak karakterlerle ilgili bazı sıkıntılarım var. Kenan, Günseliye hayranlık duyarken Nermin'e bariz bir haksızlık yapıyor. Emekten, halkciliktan bahsederken daha kendi evindeki emekçiyi göremiyor. Ailede başlayan çok temel bir hak gaspını görmezden gelip hayatta daha çoğu sorumluluğun başında olan Günseli karakterine aşık oluyor.
    Sığ düşünüyorumdur belki de ama Kenan'ın hayatta yapmak istediklerini yapamayıp bunun sorumlusu olarak Nermin'i ya da Rasim'i göstermesi biraz acımasızca. Üstelik çok da kötü bir iş yapmıyor, dilediği gibi öğrencilerle okuyan insanlarla temaslı olabileceği bir iş yaparken kendi kendine acımaktan ve çevresine nefret saçmaktan vazgeçmemesi bana mantıksız geliyor.
  • 352 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabı olan Hayvan Çiftliği'nden sonra, okuyacağım kesinleşen 1984 adlı kitabı nihayet okudum ve şimdi neden daha önce okumadım ki, diye soruyorum kendime. Bilimkurgu hayranı bir insan olarak söylemeliyim ki, Orwell bu kitabında, bilimkurgudan bekleyebileciğimiz ve belki, biraz da beklemediğimiz birçok şeyi sunmakta. Bize, gelecekle ilgili korkutucu ama gerçekleşme ihtimalinin yüksek oluşunda hepimizin hemfikir olduğu bir dünya sunan Orwell, aynı zamanda, kurtuluşun anahtarını belirtmekte de oldukça usta davranmış. Tamamıyla gaddar bir yönetimin hüküm sürdüğü Okyanusya'da, Winston bu düzene boyun eğmek zorunda kalan milyonlarca insandan sadece biri. Ne var ki, birçoğunun aksine, elinden alınanların, hayatından çalınanların, söylenen yalanların ve biraz daha fazlasının belli bir ölçüde de olsa farkında ve o, bunları hemen aklından uzaklaştırıp unutmak yerine, sorgulamayı tercih edenlerden. Dayatılan sistem, bu sistemin mükemmelliğini ön plana çıkartıp, her geçen gün hatta her geçen saat bu mükemmelliği sağlamlaştırmak üzere kurulu ve sarsılmaz. Dolayısıyla, bu sisteme karşı koymak akıl karı değil desek yeri. Sonucunun ne olduğu bilinerek çıkılan bir yol, olması beklenenden farklı biter mi? Bu kadar büyük bir gücün karşısında ufacıksan, cevap muhtemelen hayır olur. Biraz daha büyüksen, belki bir ihtimal. Ama itiraf etmeliyim ki, cevabın evet olması, işte bu pek de rastlanacak bir şey değil. Ne var ki Orwell, bize bu dünyanın kapılarını açtığı ilk andan itibaren, amacının bizi hikayenin sonuna ulaştırmaktan çok daha fazlası olduğu mesajını açıkça göstermekte. Okyanusa'nın ve dolayısıyla Winston'ın mücadelesinin bir kurgu, bizim mücadelemizin ise gerçek olduğu ve çok uzak görünen sonun kaçınılmazlığının ellerimizde olduğunu ifade etmenin en iyi yollarından biri bu olsa gerek. Demem o ki, okuduğunuza fazlasıyla değecek bence!
  • Bir gün bana “Yaşamak öylesine güç ki!” demişlerdi. Söylenişi de aklımda. Bir başka kez de biri “En kötü yanlış acı çektirtmektir,” diye mırıldanmıştı. Her şey bitti mi yaşam susuzluğu sönmüştür. Bu mudur mutluluk dedikleri? Bu anılar boyunca ilerlerken her şeye aynı sessiz giysiyi giydiririz, ölüm de renkleri soluk bir tuval gibi görünür. Kendi kendimize döneriz. Sıkıntımızı duyarız, böyle daha çok hoşlanırız kendimizden. Evet, muduluk belki de budur, acımalı mutsuzluk duygumuz- dur.