• 6 - Derin Çizikler

    "Sen gitmem gerektiğini söylüyorsun. Kuytu köşede saklı,görmekten mütemadiyen kaçtığın gerçekleri daha ne kadar geriye itebilirsin ki?İçindeki incinmiş çocuğun karanlık çökerken rıhtımlarına vuran dalgalara inat,sana ve senin ruhuna inat baş kaldırışları niye?Görüyorken görmemek,duyuyorken duymamak...Tezatsın!Fazlasıyla tezat."diye bağırdım.


    Elime verdiği kahve fincanını öfkeyle duvara fırlattım. Bardak parçalara ayrılırken elleri beni kontrol edebilmek için kollarımı buldu. Onu ittim. Parmaklarının tenime değmesinden hoşnut olmayan yanım onu itmekten bir parça olsun memnuniyet duyarken soğuk bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Öfkesinin sivri dişleri ruhumun ince,hassas noktalarına değmemeliydi. Bu sefer,aramızda şekillenen o görünmez bağ parmaklarının somut varlığıyla sağlamlaşmamalıydı. O bağ kendisini yeniden gün yüzüne çıkaracak bir biçime kavuşmamalıydı. Gözlerim yanarken ve boğazımda kahreden bir kuruluk yükselirken...Avaz avaz bağırıp buradan kaçmam gerekiyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayıp kendimi dışarı atmak. Bunu derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. Ancak hayır!Bir şeylerin kafamda belli bir yere oturması gerekiyordu. Yıllarca bir yerlere tıkıştırıp üzerini örttüğüm bu durumu bir şekilde kökten halletmem gerekiyordu. Duyduğum tiksinti bir dayanak bulmalıydı. Elimde somut bir delil bulundurmalıydım kendimce,onca şeye rağmen...


    "Kendine gel!"diye bağırdı bana. Kirpiklerinin ardına saklanmış kederinin ipi sarkmış,bir akşamüstü havayı kaplayan kömür kokusu kadar kesif,sert bir suratla bana bakmıştı. O an çenesinden aşağıya doğru uzanan,bunu ben yapmıştım,çiziğin kanadığını fark ettim. Kızıllık yavaş yavaş çoğalırken bir adım geriye gittim. Ellerim tutunmak için masanın kenarını buldu. Telaşla,birazda heyecanla. Gözlerimi dahi kırpmadan ona bakmaya devam ettim.


    Korkmadım. İlk defa ruhuma bulaştırdığı korkuya karşı gelip elime aldığım tebeşirle bir sınır çizdim ve asiliğimi belli ettim. Boyun eğmeye niyetim yoktu. Yine,sırf birileri üzülmesin veya birilerinin canı yanmasın diye susup ruhumu kolları derin bir sükûta sürüklemeyecektim. Bu sefer olmazdı. Bu sefer her şeyi bile bile olmazdı.


    "Sana inanmaktan nefret ediyorum!Aramızdaki bu bağdan,bana bir külfet sayılmandan,daima içime bir endişe,bir korku tohumu atmandan...Yeter anlıyor musun!Yarattığın yıkım herkesi etkiliyor. Hayatımıza dokunman bizi mahvediyor. Tam her şey bitti,senden kurtuldum derken sen aniden ortaya çıkıyorsun. Ve ben...Pat diye kendimi bir çukurun içinde çırpınırken buluyorum. Senin ağırlığın altında ezilirken olabilecek en ağır yarayı alarak yeniden çabalıyorum. Bu çok...Zor. Senin gibi biriyle baş etmek için gücüm yok. Beni tükettin. Yarattığın yıkımları onaracağım derken kendimi kaybediyorum. Hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Ne için?Tatmin olmayan açgözlülüğün ve bana karşı duyduğun nefret yüzünden mi?Şeytan demiştin bana hatırladın mı?Benden tiksindiğini söylemiştin. O halde burada ne arıyorsun?Çık artık hayatımdan. Benden çaldığın onca şeye rağmen bir yüzsüz gibi her defasında kapıma gelme.Sen benden...Sadece git."dedim. Gözlerim yaşlarla dolarken. Sadece gitmesini istiyordum. Sadece,yüce bir gücün onu silgiyle siler gibi çabucak hayatımdan silmesini,yok etmesini istiyor,bunun için içimde vahşi bir arzu duyuyordum. Bu arzunun beni içten içe iyi ve kötü,doğru ve yanlış arasındaki o ince çizgide gezdirdiğinin farkındaydım. Fakat içimdeki o isteğe karşı koyamıyordum. Yok olmasını delice istiyordum.


    "Özür dilerim."dedi bana doğru bir adım atıp. Düşüncelerim yere düşmüş bir bardak gibi aniden dağılıverdi. Sağ eli benden yana hafifçe havalanırken dağılan düşüncelerimin kırıntılarını avuçlarımda tutmak istercesine etrafına bakındım. Bir an onun ne yapmaya çalıştığını algılayamadım.


    "Yaklaşma!"diye bağırdım hızla elimi kaldırıp. Aramızda belli bir mesafenin olmasını istiyordum."Bir şeyi defalarca kez yıkıp sonrasında eski haline gelmesini bekleyemezsin. Bu kaçıncı kırışın,kaçıncı af dileyişin?Hem söylesene,ben seni affetsem bile onlar seni affedecekler mi?Annem,Muhayyel seni affedecek mi?Bir ölüye kendini affettirebilir misin?Bir insanın çocukluğunu geri getirebilir misin? İnsanların ruhlarından çaldıklarını geri verebilir misin? Söylesene! Korkarım buna gücün yetmez. Duvarlarına vurduğun,darmadağın ettiğin insanların dünyalarına fütursuzca girmeye hakkın yok. Olmaz anlıyor musun? Olmaz.Canım şuan ne kadar yanıyor tahmin dahi edemezsin. Sana acımaktan kendimi alamıyorum. İçimi kaplayan o buruk şeyin...Hayır,sana acımayacağım!Sen sana acınmasını bile hak etmiyorsun!"


    Hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde çıkarken gözlerimi ondan kaçırdım. Geçmişin üzerine çektiğim çizginin benim için bir yabancı bile olamayacak kadar değersiz biri tarafından bu şekilde geçilmesi...Sinirlerimi bozuyor,ruhumun yıllar boyu koruduğu;korumak mecburiyeti hissettiği kuralları bir bir çiğniyordu. Nefret,acı,kin ve düşmanlıkla dolu hislerin damarlarımda çoğaldıkça çoğaldığını;içimde bir çağlayan edasıyla bedenimin gizli boşluklarına aktığını hissediyordum. Bir şey,tanımını koymakta güçlük çektiğim bir şey zihnimi yakıyordu. Bir dua,bir huzur arayışıyla sarsılıyordum. Dik durmak için inat eden aklım sonunda bayrağı kalbime verdi. Yorulmuştuk.Yıllarca,yaşadığımız kaybın izlerini silmeye çalışarak kendimizi içten içe tüketmiştik. İçimde şekillenmesine izin verdiğim çocukluğumun katili karşımda dururken bir başka yaratım olan iç sesimle pes edişimizi somut bir şekilde görmüştük. Biz,derin bir yalnızlığın içerisinde can çekişimizi kabulleniyorduk. Oysaki yıllar geçirir sanıyorduk. Hayır,yıllar hiçbir şeyi geçirmiyordu. Sadece bulanık akan bir suyu berraklaştırıyor,çamurların karın boşluğumuza çökmesine izin veriyordu. Suyumuz berraklaşıyor,olaylar netlik kazanıyordu.Yıllar bizden samimiyetimizi,sevgimizi alıyordu. Ve benden...Zerrelerime kadar benden çok şey almıştı. Sevdiklerim yerine nefretle andıklarımı,güven yerineyse kuşku ve şüpheyi bırakmıştı. Tepeden aşağıya bırakılan kaplumbağalar gibi yere çakılmıştım. Paramparça bir şekilde,ruhumun çürümesine şahit olmuştum. Tek fark bu hissi yok oluştan canlı bir enkaz olarak kalmıştım. Canlı.Her gün yaşayan bir enkaz.


    "Beni dinle. Ben çok-"


    "Pişman mısın?"dedim sözlerini keserek. Yanaklarımdan boynuma doğru akan yaşların rahatsızlığıyla kıvrandım."Buna inanmıyorum. Diğerlerini kendine inandırabilirsin. Beni asla. Senin yüzünden sekiz yıldır mezara gidemiyorum. Senin yüzünden hiçbir adama güvenemiyorum. Yıllar önce attığın tokadı hatırlıyor musun?O zaman da pişman olmuştun. Ben de seni bir salak gibi affetmiştim. Ama o zaman için bir nedenim vardı. Artık o neden yok. Seni affetmem,sana el uzatmam için bir gerekçem yok. Şimdi...Beni dönüştürdüğün bu insandan özür dileme. Çünkü içimde sana dair en ufak bir şey bile yok. İçimde bittin,unuttun mu?Aramızdaki bu bağ bir şeyleri değiştirmiyor."deyip kapıyı gösterdim."Gelme,Emir. Bir daha kapıma gelip benden af dileme. Bende seni affedecek ne vicdan kaldı ne de sevgi. Duyuyor musun?Sen annemin mezarına git. Ankara da işin ne?Kayseri'de ol. Burayı da unut. Beni unut."dedim kazağımın kollarını çekiştirirken.


    "Afra-"


    Hiddetle ellerimi kaldırdım."Sus. Afra yok artık."deyip hızla koridora doğru ilerledim. Çelik kapının kolunu kavrayan parmaklarım metalin soğukluğuyla uyuşurken beynim kaynamış bir havuç gibi kendini salmıştı. Kulaklarım uğulduyor,zihnimde belli belirsiz sesler duyuyordum. Kapıyı açtım. Sessiz bir şekilde gidişini izlerken basamaklardan aşağıya inmesini,apartmanı tamamen terk etmesini bekledim. Sırtımdaki ürpertiyle birlikte,kendimle baş başa...Kapıyı hızla çarptım. Anahtarlar şıngırdarken anahtarlıktaki koyunlar birbirlerine çarpmışlardı. Eskiden olduğu gibi. Acıyla başımı kapıya dayadım. Ellerim titriyor,şakaklarımdan sıcak bir ağrı yayılıyordu. Dizlerimi karnıma çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken bu sefer daha bir başka yıkıldığımı idrak ediyor,daha bir toparlanamaz duruyordum.


    Ne kadar ya da ne zamandan beri olduğunu umursamadan öylece saldım kendimi boşluğuma. Yıllar önce odamda solan o menekşe gibi büyük bir kaybın doruklarında ayna misali anılara bakarak kavşaklarımdan geçiyor,her bir toz zerreciğini hatırlamak adına zihnimi zorluyordum. Dağılan benliğime öfkelenmesi,nefret etmesi için bir sebep arıyordum. Sonuç:Hüsran. Yine eski sözler,cümleler kulaklarımda çınlıyordu. Hatırlamak istemediğim ne varsa eteklerime doluşmuş,taş misali ağırlaştırmıştı kollarımı. Dayanamadığımı hissettim. İlk defa dayanamadığımı hissettim.


    Bacaklarım saatler süren bir zorlamanın ardından güç bulup nihayet çuval gibi yığılan bedenimi taşımaya razı geldiğinde kendimi odamdaki çalışma masasının başında dururken buldum. Odaya nasıl geldiğimi bile hatırlayamazken titreyen ellerim köşedeki çerçeveyi buldu. Fotoğraf karesinden gülümseyen dört gözle yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Muhayyel,annem,kardeşlerim...Ve köşede her şeyden habersiz gülümseyen bir adet ben!Şimdilerde kanatları kırık bir kuştan farksız olan zavallı ben...Acıyla inleyerek yatağın ayak ucuna çöktüm. O kareden geriye bir tek benim kalmam,benim şu kahrolası nefesleri ciğerlerime çekmem...


    Acıyla inledim.Salt acıyla.Hiç gelmeyecek yıllarıma.

    Şule Akçay

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 216 syf.
    ·11 günde·5/10
    Yorumuma başlamadan önce kitapla ilgili başka bir sıkıntımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitabı almadan önce fark etmediğim ancak satın aldıktan sonra farkına vardığım bir durum var. Okuduğumuz bu kitap aslında kitabın özgün metninden değil de İngilizceye çevrilmiş metninden Türkçeye çevrilmiş bir eser. Çeviri kitap okumak zaten özgün olanından bir şeyler azaltıyorken bir de çevirinin çevirisi haliyle bende bir kulaktan kulağa havası oluşturdu. Özgün metnin ne kadarı bizim dilimizde anlaşılmış oldu hiç öğrenemeyeceğim bir şey. Varmak istediğim nokta okuduğum kitabın tamamen farklı bir eser oluşunu kabul etmem. Belki Çinceden Türkçeye çevrilmiş olsaydı kitabı daha çok severdim ya da hiç mi hiç sevmezdim. Haliyle yazacağım bu yorum aslında özgün Yedinci Gün’e değil de bu yeni haliyle okumuş olduğum kitaba olacak.
    Kitabın konusu gerçekten çok ilginç. Bir adamın öldükten sonra geçmişe yolculuğu merak uyandırıcı. Yalnız bu durum baştan olay örgüsünde esas karakterimizin ne kadar pasif kalacağını kabul edecek olmamızın başka bir adı. Biz sadece olmuş bitmiş şeyleri öğreneceğiz. Hiçbir şeye de müdahalede bulunamayacağız. Okurken keşke müdahale etme imkanımız olsun dediğim pek çok olay olduğu için eli kolu bağlı gibi bir yerde oturup sadece izlemek bana aşırı sıkıcı geldi. Bu kadar olayı neden öğreniyorum, diye de sorgulamama sebep oldu.
    İlk başlarda bu soruya cevabım Çin’deki yaşam şekline bir eleştiri, oldu. Ama kitabın sonunda bu düşüncemden de vazgeçtim. Çünkü yazar öyle bir son yazmış ki iyi ve kötü aynı sayılıyor. Aralarında hiçbir fark yok. Tek ortak noktaları ise yoksullukları. Kısaca kitaptaki adalet anlayışı da hoşuma gitmedi.
    Tüm bunlar kitabı sevmemin nedenleri. Ya yazarın ne anlatmak istediğini tam anlamadım ya da yazarın anlatmak istediği benim dünyamda geçersiz olan bir şey. Ama sevmesem de yazarın tüm bunları nasıl anlattığı kısmı kitapta sevdiğim bir unsur. Özellikle insanların hissettikleri, mekan tasvirleri çok gerçekçi bir dille anlatılmıştı. Mekanlarda bulunabiliyor, insanları tanıyabiliyordum. En önemlisi de yazarın yedi bir günü bir ömre sığdırmış olması.
    Kitapta sevdiğim şeyler de bu kadar. Genel olarak kitabı ne çok sevdim ne de kitaptan nefret ettim. Açıkçası bu da benim için bir ilk. Bir ilkimi sizlerle paylaşmak istediğim için sizlere de kitabı okumanızı tavsiye ederim.
  • 1256 syf.
    ·9 günde·7/10
    ***SPOİLER OLABİLECEK BİLGİLER İÇERİR***

    Haruki Murakami çok kafamı karıştıran, hakkında ne düşüneceğime karar veremediğim bir yazardır. Aslında edebiyat konusunda çok katı görüşlerim var, özellikle roman konusu benim için okunmaya değer yazarlar ve okunmaya değmez yazarlar şeklinde keskin çizgilerle ikiye ayrılır. Reklamdan ibaret olan yazarları severek okuyanları küçümserim ve sevdiğim yazarlar hakkında kötü bir laf edilirse aşırı sinirlenirim. Edebiyat zevklerimizin uyuşup uyuşmaması bir insana duyduğum saygıyı büyük ölçüde etkiler. Bu da en sevdiğim kötü huylarımdan biridir, değiştirmeye niyetim yok. Kendimi kitaplara yaklaşımım açısından Murakami'nin "İmkansızın Şarkısı" kitabındaki Nagasava karakterine benzetiyorum biraz. O sadece 30 sene önce ölmüş, zamanın sınamasından geçebilmiş yazarları okunmaya değer bulurdu. Ben yazarları zamanın sınamasına göre değerlendirmesem de kendimce katı bir değerlendirme biçimim var. Hafif, popüler, eğlenceli kitapları kafa dağıtmak için okuyabilen bir insan değilim, bu tür kitaplar bende tiksinti uyandırıyor. Peki Murakami bu değerlendirmede nereye oturuyor? Laf ettirmediğim yazarlar grubuna mı, okunmaya değmez bulduğum yazarlar grubuna mı giriyor? İlk gruba girmediği kesin ama bu kadar çok kitabını okuduğuma göre ikinci gruba da kesinlikle girmiyor. İkisinin dışında bir yerde tek başına duruyor Murakami. Onun gibi karmaşık duygular beslediğim başka bir yazar yok. Pek çok kitabını okumuş olmama ve okumaya devam etmeme rağmen gönül rahatlığıyle seviyorum ben bu adamı diyemiyor, ama tutup bir kenara da atamıyorum. Bu yazıda Murakami ve Türkiye'de son çıkan kitabı 1q84 ile aramdaki sevgi ve nefret ilişkisini anlatmaya çalışacağım. Belki anlatırken ben de bir şeyler anlarım.

    Murakami'nin kitapları bende çok iyi bir kitapla tırt bir kitabın bölümleri iskambil destesi gibi karılmış hissi uyandırıyor. "Şu bölümü yazan adam sonra nasıl kalkar da bu bölümü yazar?" diyorum. Ya da "madem bu kadar iyi yazabiliyor, neden böyle saçmalıklar katıyor araya?" diyorum. Bir sayfada hayranlık duyarken bir başka sayfada yazardan nefret ediyorum. Kitaplarındaki benim sevmediğim kısımlar yani gereksiz cinsellik ve anlamını yazarın bile bildiğinden şüphe ettiğim gerçeküstü saçmalıklar (hepsi değil bazılarını gerçekten seviyorum) Murakami'nin popüler bir yazar olmasının başlıca nedeni. Öte yandan belki de insanlar benim sevdiğim kısımları sıkılarak okuyordur. Sanırım Murakami ile ilgili temel derdim şu: okuduğum şeyin bir anlamı olmadığını hissettiğimde, dahası sırf ilginçlik olsun diye yazılmış olduğunu hissettiğimde sinirleniyorum. Üstelik geri kalan şeyleri de o kadar güzel yazıyor ki muhteşem bir şeyler kurup sonra onları popülerlik adına ya da canı öyle istediği için mahfettiğini görüp bir kat daha sinirleniyorum.

    1Q84

    Bilmeden başka bir dünyaya adım atmış iki karakterin birbirinden kopuk hikayelerinin bir noktada mükemmel bir şekilde birleştiği bir kitap 1Q84. Kitanın adındaki harf oyununu çok sevdim. Olaylar 1984 yılında geçiyor. Japonca'da 9 "kyu"dur. Q harfinin Japonlarca okunuşu da "kyu" şeklindedir. Dolayısıyla Japonca'da 1Q84 ile 1984′ün okunuşu aynı sayılır. 1Q84 adı farklı bir dünyaya geçiş yapmış olduğunu fark eden Aomame'nin kendi dünyasıyla bilmediği bu dünyayı birbirinden ayırmak için 1984′ün içine "Question mark"ın "Q"sunu eklemesiyle oluşmuştur.

    1q84′ün doğaüstü olayların pek dahil olmadığı ilk yarısında bunun belki de "Zemberek Kuşu'nun Güncesi" kadar seveceğim bir kitap olduğunu düşündüm. Kitabın ortasından itibaren gelişen olaylar biraz hayal kırıklığı yarattı. Kitabın "İmkansızın Şarkısı" gibi daha gerçekçi bir düzlemde devam etmesini umuyordum. Aile içi şiddet uygulayan erkeklerden temizce kurtulma fikri çok hoşuma gitmişti. Kitabın bu noktadan kopmasını pek hazmedemedim, kendimi bir kez daha Murakami'den kazık yemiş gibi hissettim. Üstelik olayların göründüğü gibi olmadığının, işin arkasında cinsel şiddetten ziyade bir takım doğaüstü olayların olduğunun anlaşılması Aomame'nin yaptığı işin değerini yitirmesine de neden oldu. Yine de okuduğum diğer Murakami kitaplarından sonra yazarın bu şekilde beni çileden çıkarma huyuna epey alışmış olmalıyım ki bu sefer "niye güzelim kitabı böyle bir yola soktun ki?!" şeklindeki hayıflanmalarım kısa sürdü, saçımı başımı yolmadan kitabı okumaya ve kitaptan zevk almaya devam edebildim.

    "Günahlarımızı bağışla. Ufacık adımlarımızı kutsa"

    Kitabın başlarında birbirleriyle oldukça alakasız görünen iki ana karakterimiz Tengo ve Aomame'nin hikayelerinin nasıl kesişeceği merak konusuydu. İkisi de Öncüler ve Şafakçılar ile ilgili şeyler öğrenmeye başlayınca ileride bu iki kişinin tarikatla ilgili olaylar nedeniyle tanışacağı düşncesine kapıldım. Sakin bir hayat yaşayan, ağır başlı Tengo ile sıradışı ve sert bir kadın olan Aomame'nin arasında nasıl bir kimya olacağını da bir türlü hayal edemiyordum. Bu iki karakter arasında bambaşka bir bağ olduğunun bir bölümün sonunda Aomame'nin dudaklarından dökülen bir dua ile okuyucuya açık edilmesi kitabın en güzel anlarından biriydi benim için. Bunun bu kadar vurucu olmasınn bir nedeni iki karakterin hikayelerinin uzun süre iki ayrı kitap gibi devam etmesi, bir başka nedeni de Aomame'nin o sırada son derece sıradışı bir iş yapmış olmasıdır.

    Aomame benim için şaşırtıcı bir karakter oldu çünkü Murakami'nin diğer kitaplarında bu kadar derinlemesine anlatılmış ve dünyayı onun gözlerinden gördüğümüz bir kadın karaktere rastlamamıştım. Üstelik çok sıradışı bir kadından söz ediyoruz. Erkeklere çok da çekici gelmeyecek bir kişiliğe sahip bir kadın karakter yaratmış olması hoşuma gitti, genellikle kadın karakterleri böyle yazmaz. Kadına yönelik şiddet konusunu ve şiddete eğilimli erkeklerle birlikte olup şiddet sarmalına düşen "doğuştan mağdur" kadınları anlama çabasını da takdir ettim. Aomame'nin bu kadınlara tamamen zıt ama onları hor görmeyen bir kadın olması da güzel. Yalnız dikkatinizi çekti mi? Sanırım Murakami kadınların kasık kıllarının karakterlerini yansıttığına inanıyor. Aomame'nin "doğuştan mağdur" arkadaşının seyrek ve yumuşak kılları varken, Aomame'ninkiler sert ve karman çorman, kediler şehrindeki hemşire kızın da kıllarının düşüncelerini yansıttığını yazmıştı.

    "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" ile "Zemberek Kuşunun Güncesi"

    kitaplarında da Yetişkin erkek karakterlerin etrafında sevimli bir liseli kız vardı fakat yazar -özellikle Haşlanmış Harikalar Diyarı'ndaki kızın açıkça asılmasına rağmen- bu karakterlerin arasında cinsel ilişki olmasından itinayla kaçınmış gibi görünüyordu. Bu nedenle ben, dünyanın en saf okuru, Fukaeri ile Tengo arasında hiçbir şey olmayacağına yüzde yüz inanmıştım. Hele ki yazarın bizi Tengo'nun hayatının kadınının başka biri olduğuna inandırmaya çalıştığı sıralarda böyle bir bölüm yazmasına anlam veremiyorum. Lütfen kimse bana Tengo ile Fukaeri arasında olanların hikayenin içinde çok önemli bir işlevi olduğunu filan söylemesin. Murakami resmen okura "Merak etmeyin bu seks değil başka bir şey ve görüyorsunuz Tengo'nun da yapabileceği bir şey yok, siz kafanızı takmayın." dedi ve kendi bildiğini okudu.

    Her şeye rağmen Fukaeri karakterini sevmemek mümkün değil sanırım. Bu kadar masum ve dünyadan kopuk bir karakterin zaman zaman seks objesi olarak sunulmasını son derece rahatsız edici bulsam da kendine özgü konuşma şekli, hal ve tavırlarıyla gerçekten çok hoş bir karakter olduğunu düşünüyorum. Soru edatı ve herhangi bir soru tonlaması kullanmadığı halde neredeyse sürekli soru soruyor olması çok sevimli. Tengo'yla da diyalogları çok güzeldi ve Murakami'nin çok şirin bir anlatım şekli var. Fukaeri'nin sorularının ardından "Tengo kafasında bu cümlenin sonuna bir soru işareti ekledi." yazması çok hoş. Özellikle telefonda konuştuklarında Tengo'nun suratında nasıl bulmaca çözer gibi bir ifade olduğunu çok net hayal edebiliyorum.

    İstenmeyen, yapışkan, tehditkar ziyaretçiler de Murakami'nin romanlarında tekrarlanan bir ayrıntıdır. 1q84′te de bu kalıba oturan Uşikava karakteri var fakat bu sefer Murakami itici, tehditkar ziyaretçiyi sadece bir figüran değil, gerçekten etten kemikten bir insan olarak yazmaya karar vermiş. Sonuç olarak neredeyse saygı duyulacak derecede yetenekli ve, rahatsızlık ve aşağı göme hislerinin yanı sıra okuyucuda biraz da sempati uyandıran bir karakter olmuş. Gerçekten Murakami'nin bizi Uşikava'nın kafasının içine kadar sokmasını beklemiyordum fakat bir süreliğine Tengo ve Aomame'nin yanında olayları gözlerinden izlediğimiz üçüncü bir kişi haline geldi. Bence burda Murakami ilginç bir şey yapmış: aynı zamanda meydana gelen olayları bu karakterlerin bakış açılarından okuyoruz fakat karakterlerin bölümleri birbirine fermuar gibi oturmuyor, örneğin bir karakter diğerlerini 2-3 bölüm geriden izliyor. Bence bu çok da yerinde olmuş, böyle okumak çok zevkliydi.

    Bence kitaptaki en dikkate değer yankarakterlerden biri Tamaru idi, sanırım en sevdiğim karakter o oldu. Bölümler boyu Aomame'yle olan konuşmalarına eklenen anıları, sürekli -uşaklık dışında bir şey yaptığını görmesek bile- ne kadar yetenekli olduğunun ve gerçek bir profesyonel olduğunun vurgulanması, her şey her şey Tamaru'yu iş başında göreceğimiz o mükemmel bölüme hazırlıyordu okuru. Ve o bölüm geldiğinden birilerinin başına çok kötü şeyler geleceği düşüncesiyle sırıtmadan edemedim. Tamaru'nun karşısındaki insana saygı duyduğu ve yapmakta olduğu şeyden ne kadar hoşnutsuz olduğu yine de zerre tereddüt etmediği çok güzel anlatılmıştı. (Yine Aomame'yle olan konuşmasında Tamaru'nun gırtlağından çıkan hafif seslerin duygu belirtisi olduğunun belirtilmesi de bu bölüme olan bir hazırlıktı.)

    Kitabın muhteşem bulduğum başka bir kısmı saklanan, evde yokmuş gibi davranmak zorunda olan, kapıyı açamayacak olan insanların kapılarına dayanan gizemli NHK tahsildarıydı. Bir anda bir daireye tıkılmış tek başına gizlenen ne kadar çok karakter olduğunu fark ettim, hem de birbirlerine çok yakın dairelerde. NHK tahsildarının kendine özgü konuşma şekli (tiradları da diyebiliriz) çok güzel yazılmıştı. Bir zamanlar komşularıyla sorun yaşamış bir insan olarak açmayı reddettiğiniz kapının şiddetle yumruklanmasının ne kadar korkunç bir his olduğunu çok iyi bilirim. Bence Murakami de biliyor.

    "Açıklanmadığı zaman anlamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir."

    Benim için kitabın açık ara farkla en iyi bölümü Tengo'nun babasını ilk kez ziyarete gittiği bölümdür. Bu bölüm Murakami'nin yetenekli bir yazar olduğuna dair bütün kuşkularımı silip süpürmüştür. Bu bölümü daha önce New York Times'da "Town of Cats" başlığıyla yayımlanmış bir hikaye olarak okumuştum, kitabın bir parçası olduğunu bilmiyordum. O zaman da hayran kalmış, "Madem bu kadar iyi yazabiliyorsun neden hep böyle yazmıyorsun?" demiştim.

    Kitabın sonunda yine bir yığın saçma doğaüstü olay açıklanmadan kaldı. dediğim gibi muhtemelen bunların anlamlarını Murakami de bilmiyor. Dahası kafasını yorup bir anlama kavuşturma gereği de duymuyor. Bence kitapta Fukaeri'nin yazdığı "Pupa Hava" kitabına gelen eleştiri ve Tengo'nun buna verdiği cevap aslında Murakami'nin kendi kitaplarına gelen eleştirileri ve bunlara cevabını yansıtıyordu. Eleştirmen Pupa Hava'nın iyi bir kitap olduğunu fakat doğaüstü öğelerin anlamını açıklamadığı için yazarın tembel olduğunu söylüyordu. Tengo ise bunun üzerine çok satmış, başarılı bir kitabın yazarını tembellikle suçlamanın saçma olduğunu düşünüyordu. Eğer Murakami'nin bakış açısı gerçekten de, yaptım oldu, kitabım da çok sattı o yüzden eleştirileriniz geçersiz şeklindeyse çok yazık.
  • Bir insan bir insana elbet yeterdi

    70 yıl önce katledilen şair ve yazar Sabahattin Ali'nin katili ve aynı zamanda kılavuzu Ali Ertekin cinayeti nerede ve nasıl işlediğini polisteki ifadesinde şöyle anlatmıştır :
    “Yolumuza devam ediyorduk.
    Söylediği sözler bende kendisine karşı nefret uyandırmıştı.
    Ele vermek istedim.
    Kendisini yanlış yola saptırdım, bir dereye indik.
    Sabahattin Ali'ye dedim ki: “Karşıda Sazara, Hediye köyleri görülüyor.
    O köylerin yanında Bulgar hudut köyleri var, fakat yorgunuz, bu geceyi burada geçirelim, yarın akşam hududu geçeriz.” Razı oldu.
    Ateş yaktık.
    Geceledik.
    Ceketini çıkarıp yastık yaptı, yattı.
    Arkası dönüktü.
    Artık benim için de yapacak başka bir şey kalmamıştı.
    Kendisini bayıltıp karakola veya köylülere teslim edebilmek için yolda kestiğim ve elimde taşıdığım sopayı kaldırarak omzuna indirdim.
    Sabahattin Ali inleyerek yere uzandı ve tekrar yerinden kalkmaya teşebbüs edince, belki beni cebinde tabanca varsa vurur endişesiyle bu sefer ikinci bir darbe salladım.
    Bu vuruşum başının sol tarafına isabet etti.
    Suratı, gözlükleri ve kulağı kan içindeydi.
    Arkasından aynı şiddetle bir daha vurdum, yere yıkıldı, ağzından burnundan kanlar boşandı.
    Dikkat ettim.
    Hafif hafif nefes alıyordu.
    Daha vurdum.
    Nefesi kesildi ve öldü.“ Dava boyunca, cinayet nedenini milli duygulara bağlayan, vatanı kötülüklerden koruduğunu iddaa eden Ali Ertekin, dört yıl hapis cezasına çarptırılmış, aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest bırakılmıştır.
  • Sabahattin Ali...
    70 yıl önce katledilen şair ve yazar Sabahattin Ali'nin katili ve aynı zamanda kılavuzu Ali Ertekin cinayeti nerede ve nasıl işlediğini polisteki ifadesinde şöyle anlatmıştır :
    “Yolumuza devam ediyorduk.
    Söylediği sözler bende kendisine karşı nefret uyandırmıştı.
    Ele vermek istedim.
    Kendisini yanlış yola saptırdım, bir dereye indik.
    Sabahattin Ali'ye dedim ki: “Karşıda Sazara, Hediye köyleri görülüyor.
    O köylerin yanında Bulgar hudut köyleri var, fakat yorgunuz, bu geceyi burada geçirelim, yarın akşam hududu geçeriz.”
    Razı oldu.
    Ateş yaktık.
    Geceledik.
    Ceketini çıkarıp yastık yaptı, yattı.
    Arkası dönüktü.
    Artık benim için de yapacak başka bir şey kalmamıştı.
    Kendisini bayıltıp karakola veya köylülere teslim edebilmek için yolda kestiğim ve elimde taşıdığım sopayı kaldırarak omzuna indirdim.
    Sabahattin Ali inleyerek yere uzandı ve tekrar yerinden kalkmaya teşebbüs edince, belki beni cebinde tabanca varsa vurur endişesiyle bu sefer ikinci bir darbe salladım.
    Bu vuruşum başının sol tarafına isabet etti.
    Suratı, gözlükleri ve kulağı kan içindeydi.
    Arkasından aynı şiddetle bir daha vurdum, yere yıkıldı, ağzından burnundan kanlar boşandı.
    Dikkat ettim.
    Hafif hafif nefes alıyordu.
    Daha vurdum.
    Nefesi kesildi ve öldü.“
    Dava boyunca, cinayet nedenini milli duygulara bağlayan, vatanı kötülüklerden koruduğunu iddaa eden Ali Ertekin, dört yıl hapis cezasına çarptırılmış, aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest bırakılmıştır.
  • Nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli, bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz, diyordum.
  • 496 syf.
    ·43 günde·8/10
    Güney Amerika tarih boyunca birçok sömürünün ve insan hakları gaspının adeta odak noktası haline gelmiştir. Portekiz ve İspanyolların bu kıtaya varışı beraberinde büyük bir dehşet getirmiştir. Yerli halk bu iki ulusun işgali altında onlarca yıl zulüm görmüş ve kendi memleketlerinde sanki başka bir memlekette yaşıyor gibi acılar çekmişlerdir. Dünyanın en ağır durumu belki de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Hayal edin, yıllardır doğup büyüdüğünüz bir bölge var, insan normal bir yaşantıda o bölgede bulunduğunda hayatsal olarak bir ferahlık ve huzur hisseder. Ama öyle bir durum düşünün ki yaşadığınız bölgeye başka hiç tanımadığınız insanlar geliyor ve sizi sanki o yerde yıllardır yaşayan onlarmış gibi kovuyorlar. Kovmadıklarını da köle gibi çalıştırıyorlar. Ben bu açıdan insan duygularının ve insan moralinin eski çağlarda bile temelde aynı olduğunu düşünüyorum. Uygarlık denilen kavramdan haberiniz dahi bile olmasa, evinizin olduğu yer eliniz kolunuz bağlı bir vaziyette işgal edildiğinde kendinizi duygusal anlamda çökmüş hissederdiniz.

    İşte bu bahsettiğim duygusal çöküntüyü bu kıtada yaşayan gerek yerli halk, gerekse de sonraki kuşaklarda ortaya çıkan melez halk da dehşetli bir şekilde yaşamışlardır. Bu türden ağır bir çöküntü insanda ne olursa olsun kin ve nefret duyguları uyandıracağından Güney Amerika'nın sömürüye uğrayan halkı bir noktadan sonra içleri, "efendi"lerine karşı duyduğu kinle dolup taşıyordu. Bu açıdan halk büyük bir oranda olası bir direnişe fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak hazır durumdaydı. Sömürülen şey yalnızca ülkeleri değildi. Hayatları da en az ülkeleri kadar sömürülüyordu. Çünkü bir "efendi" size köle damgasını yapıştırdığı andan itibaren hayatınız boyunca bir anlamda mühürlenmiş hale geliyordunuz. Bu gibi birçok sebepten dolayı yerli ve melez halkın alt sınıflara düşen kısımları olası bir direnişi belki de farkında olmadan bekliyorlardı. Ama hepsi de kızmış barutlar gibiydi, bir kıvılcım; bir lider, kurtarıcı bekleniyordu.

    Dünya tarihi genellikle bu ısınmaya başlayan barut ve bu barutun alev almasından şekillenmiştir. Bu barutu ateşleyen ilk göze çarpan isim Simon Bolivar olmuştu. Napolyon'un İspanya ve Portekiz'e saldırmasını fırsat bilen ve iki sömürgeci ülkenin odaklarını kaybettiğini gören halk, Simon Bolivar ve arkadaşlarının ardından, tıpkı yere dökülen bir barutun ateş tarafından takip edilmesi gibi tereddütsüz bir şekilde gitmişti. Bu büyük ayaklanma sonucu Kıtanın yarısı kadarlık bir kısmı sömürgeden kurtarıldı. Hatta Güney Amerika'daki Bolivya ülkesinin ismi de Simon Bolivar'ın soy isminden geliyor.

    Biraz uzun olacak gibi görünen incelememde olabilecek en az şekilde nesnel bilgi vermeye çalışıp, Ernesto'nun hayatının bendeki yansımalarını paylaşacağım. Aksi taktirde bu inceleme kitabın kısa bir özeti olmaktan ileriye gidemez. Ernesto böyle bir kırılgan siyasi ortamda dünyaya gelmişti. Çocukluğunda mal varlıkları iyi olan ailesi, Ernesto lise çağına geldiğinde maddi açıdan oldukça zayıflamışlardı. Tabi Guevara ailesinin en büyük oğlu kolay bir çocukluk geçirmemişti. Astım krizleri ile boğuşmak bana kalırsa onun hayatında birçok şeyi etkiledi. Bir insanın hayatında aslında büyüdüğünde verdiği kararlardan çok nasıl bir çocukluk geçirmiş olduğu daha kritik bir etkiye sahiptir. Bir anlamda; gelecek yaşantınızda yapacağınız seçimleri, o küçük çocuğun sınırlarını "boya kalemleri" ile çizdiği ilk başta masum ama sonradan gerçekten kritik hale gelen sınırlar belirler. Evet gerçekten de bu boya kalemleri ile çizdiğimiz ya da çizmeye 'zorlandığımız' sınırlar ilerideki yaşantımızda siyah beyaz soğuk birer sınır halini alırlar. Bazı insanlar için bu sınırlar hayatları boyunca renkli bir şekilde kalır; ilk günkü gibi. Bazı insanlar bu sınırların rengini soldurur ve o renkli heyecanı bir daha yakalayamaz. Bu insanlar genellikle hayattan zevk almayı başaramayan insanlardır. İşte bence Ernesto bu insanların aksine yetişkinlik döneminde dahi bu çizgileri renkli olarak görebilen hatta renkli olarak muhafaza eden nadir şahsiyetlerden biriydi.

    Sınırlar dedim, ama neden sınırlar peki? Bunu kısıtlama anlamında kullanmadım yanlış anlamayın lütfen. Bizleri oluşturan kişilik çizgilerini sınırlar anlatmaya çalıştım. İncelemelerde gerçekten lafı uzattıkça uzatmayı özlemişim sanırım. Konudan uzaklaşmadan, Ernesto'nun umursamaz ve pasaklı bir genç olduğunu belirtmek istiyorum. Bence her insanın temelde bir duygusal yönü vardır. Her ne kadar kimilerimiz umursamaz ve kayıtsız davransa da derinlerde bir yerlerde bu duygusallık tohumu mutlaka vardır. İnsanı insan yapan tohumlardan biridir sadece bu. İşte bana göre de Ernesto'nun gönlündeki tohumun ilk kez yeşermesini sağlayan olay babaannesinin ölümü olmuştur. Ölüm gerçeği ile o zamana değin pek karşılaşmamış olan liseli Ernesto bu olaydan sonra doktor olmaya karar vermiş, ve babasının tüm ısrarlarına rağmen mühendislik okuluna gitmemiştir.

    Ben Ernesto'yu bir anlamda Christopher Mccandless'a benzetiyorum. İkisi de son derece benzer insanlar. Toplumu umursamamayı başaran, gezmeye ve maceralara atılmaya aşık iki benzer insan. Toplumu tamamen umursamamak şüphesiz tam olarak doğru bir davranış değildir. Ama umursanmaması gereken şeyleri umursamama yetisi bir insan için gerçekten büyük bir artıdır. Ernesto'nun da hayatının bir kısmı gerek yalnız başına gerekse de arkadaşı Alberto Granado ile gezerek ve tabiri caizse berduşluk yaparak geçmiştir. Berduş kavramını seviyorum, diğer kavramlardan çok daha derin ve ayrı bir yeri vardır benim zihnimde. Gezgin kadar resmi olmayan, resmiliği sevmeyen, gerekirse sefalete bile macera uğruna yüzünde tatlı bir gülümseme ile katlanabilen insandır bana göre berduş. Şüphesiz maceraperest ruhların bu gibi şeylerle tatmin olması da gerekmektedir. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar ancak bu şekilde yararlı ve aktif bir beyin aktivitesine sahip olabilirler. Mesela Ernesto'nun gezerken yazdığı kitapların, yazdığı notların hissiyatı bile, hareket halinde değilken yazdığı şeylerden çok daha farklıdır bana kalırsa. O heyecanı kelimelerden, kelimelerin arasındaki görünmez ama hissedilir bağlardan hissedebilirsiniz.

    Alberto ile çıktıları son yolculuk Ernesto için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü bu yolculukta Lima'da karşılaştıkları Marksist bir doktor, Ernesto'nun fikir hayatını değiştirmeye başlayan, o zamanlar sakin zihin denizinde ileride fırtınalara neden olacak ilk minicik akıntıları başlatmıştı. Bunun o zaman ne Dr. Perce farkındaydı ne de Ernesto. Hatta bu etkinin farkına sonralardan daha iyi varan Ernesto, yazdığı "Gerilla Savaşı" isimli eserini Dr. Perce'e ithaf etmekten kendini alamayacaktı. İnsanın zihin denizinde fikir akıntıları başladığı anda, sanki denize düşen bir insanın denizin üstünde oradan oraya sürüklenip en sonunda bir kıyıya vurması gibi, Ernesto da kendini, ona elini uzatan Fidel'in kıyısında bulacaktı.

    Fidel büyük bir muhalifti, amansızdı ve Küba için oluşturulan direnişçilerin lideri olarak kabul ediliyordu. O güne dek hayatında savaşları ya da ülkeleri pek ciddiye almamış Ernesto, Dr. Perce minik akıntıları başlattığı an düşünmeye başlamıştı, ama dediğim gibi fikir denizinde başı boş sürüklenirken elini tutan Fidel olmuştu. Bu evreler Ernesto'nun kişiliğinde ve benliğinde çok önemli değişikliklere neden oldu. Çünkü artık hem Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katılmış, hem de ruhundaki amansız mücadele bir sonuca varmış; devrimci Che, serseri Ernesto'yu disiplin altına almıştı. Kendisine neden Che denildiğini merak ediyorsanız bu alıntıya göz atmanızı öneririm: #37755137

    Artık Ernesto gitmiş yerine Che gelmişti. Biz de bu yüzden incelememize ondan Che şeklinde bahsederek devam edelim. Che aslında bir fikir adamıydı. Ama tabiri caizse ilk zamanlarda bu fikirleri dayatacağı bir temeli yoktu. Berduş olarak yaşamaya zihinsel olarak da alıştığı için, o ünlü doktorumuz o minik akıntıları başlatana dek düşünceleri temelsiz bir biçimde kafasında sürekli bir akış halindeydi. Ama karşılaştığı kişiler ve yaşadığı olaylar bu daimi akışı bir temele oturtan etmenlerdi. Ben insan hayatındaki kimi basit gibi görünen olayların, insan hayatını aşırı derecede çok değiştirebileceğine inanıyorum. Görünüşte küçük, hayatın akışına karışıp gidecek bir olay hayatlarımızı şekillendirecek bir etkiye sahip olabilir. Bu görünürde hayatın akışında kaybolacak gibi görünen ama etkili bir olay Che'nin yaşamında da dikkatimi çekti. Che, Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katıldıktan sonra ordu saldırı altında kalıyor. O dönemin diktatör Batista Küba rejimi onları öldüresiye darlarken bu karmaşada şöyle bir olay meydana geliyor: Che normalde bu gerilla ordusuna doktor olarak katılıyor. Saldırı altında kaldıklarında kendini arkadaşlarından uzakta bir yerde buluyor. Ayağa kalktığında gördüğü ilk şey yanındaki terk edilmiş bir cephane sandığı oluyor. Ama ordunun doktoru olarak görevli olduğu için yanında en az o cephane sandığı kadar büyük bir sağlık çantası taşıyor. Ama cephane sandığını da bırakmak istemiyor. Üstündeki diğer eşyalar da nedeniyle sadece bir tanesini taşıyabilecek durumda. Bir süre tereddüte düşüyor. Sonra sağlık çantasını yere atıp, hemen cephane çantasını alıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Che'ye göre, kitapta da bahsedildiği gibi; sağlık çantası ile ancak birkaç kişi kurtarılabilir, ama devrimin o zaman için ihtiyacı olan cephane ile devrim kazanılabilir, milyonlarca insan kurtarılabilir. Bu olay da Che'nin kendi yaşamında onun kendisini bir doktordan çok bir devrimci olarak benimsemesini sağlayacak bir olaydı.

    Che çocukluğundan beri çok okuyan biriydi. Bu onun hayal gücünü olabildiğince geliştirdi. Kitap okumanın insan hayatındaki hayati etkilerinden biri de, insana birden çok perspektif kazandırarak onun hayal gücünü geliştirmesidir. Ki zaten kitap okuyan insan da bu perspektifleri hayatında ilerlediği yolda kolaylıkla kullanıp, diğer insanlar arasında dikkat çekebilir. Küba'yı fethetmek için giden Kurtuluş Ordusu'nun birlikleri sadece dört birlikten oluşuyordu. Bu birliklerden biri de Che'ye aitti. Bu arada Che, Fidel ile arkadaş olabilecek kadar yakınlaşmıştı. Che askerlerinin bulunduğu birliğin adını "dokuzuncu birlik" olarak çağırıyordu. Tüm birliklerin toplamda sadece dört birlikten oluştuğunu elbette ki birliktekiler bilmiyordu. Üstelik birlikler birbirlerinden uzaktalardı. Güvendikleri tek kişi de Che olunca, Che onlara kendi birliklerinin dokuzuncu birlik olduğunu söyleyince buna doğal olarak inandılar. Bunu yapmasındaki amaç gerillalara cesaret ve moral vermekti. İşe de yaradı. Küba'yı tabiri caizse yeniden fethettiler.

    Bu olaylardan sonrası tamamen diplomatik ve siyasi meseleler. Aslında şu anda bunu da fark ettim ki, biyografik eserlerde gerçekten de kurgu eserlere nazaran pek de fazla yorum yapılamıyor. Çünkü gerçeği somut bir şekilde aktaran bir kitabı siz de ister istemez somut olarak sindiriyorsunuz. Yapılan yorumlar tarihsel olayların ya da tarihteki şahsiyetlerin düşüncelerinin değerlendirilmesi oluyor. Sanırım benim de bu inceleme boyunca yaptığım şey de buydu.

    Benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri Che'nin hayata ve devrime dair romantik bakış açısı oldu. Ben hayallerinde yaşayan ve gerçek hayatı da bu hayallerine göre şekillendirmek için olağanüstü bir özveri ile çalışan insanlara gerçekten hayranım. Hayallerinin insanlar tarafından kabul edilip edilmemesine gerek yok, önemli olan onların halen daha senin hayalin olması, zihninde yer ediyor olması, bu zihnindeki yeri fark etmen ve zihnindeki hayaller aklına geldikçe yüzünün hafifçe gülmesi. Ben şahsen kendi adıma böyle düşünüyorum. Zihnimdeki bir hayalin orada olduğunun farkına varmak bile bana heyecan veriyor. Ama o özveriye hayatta çok az insan sahip olabilir, ben de onlardan biri olmak isterdim. Che gerçekten de bu uğurda ölebilecek kadar özverili biriydi bana göre. Ki zaten bu yolda da can verdi. Bazen de şunu düşünüyorum. Belki de önemli olan hayalin gerçekleşmesi, ona ulaşmamız değildir. Asıl önemli olan şey bu hayal uğruna her şeyi yapabilecek özveriye sahip olabilmemizdir.

    Che'nin devrimin salt savaş ile karıştırılmaması gerektiğine dair düşünceler bana daha da iç açıcı geldi. Che'nin bahsettiği devrimin bir anda olmayacağı, eğitim ve aydınlanmanın şart olduğu gibi düşünceleri her ne kadar ilk başlarda, bir anda yapılan bir devrimden daha iyisi olmayacağı gibi düşünceler kurmuş olsa da bu ilk düşüncelerini zamanla gölgede bırakmıştır.

    Çünkü tarihteki bir şahsiyet de nihayetinde bir insandır. İnsanın ağır veya hafif hataları elbette olur. Che'nin de sonralardan ağır olduğunu bizzat kendi de kabul ettiği birçok davranışı olmuştur. Ama sanırım en sonunda önemli olan şey bir özeleştiri yeteneğini o ya da bu şekilde kazanabilmek. Bir insanın şimdiki zamanda, gözleri artık açılmış bir vaziyette geriye bakması o insan için ufuk açıcı bir zihinsel aktivitedir. Che için bu, bazı hatalarında geç mi erken mi oldu tartışılır ama buna girmek istemiyorum. Çünkü burada tarihteki bir şahsiyetin yaptığı doğruları veya yanlışları tartışmak gereksiz olur, benim bahsettiklerim kitabın içeriği ve bende uyandırdığı duygular.

    Kitapta anlatılan şeyler Che'nin zaman içindeki değişimi ile çok iyi harmanlanmış durumda. Bu açıdan kitap gerçekten takdirimi kazandı. Hatta kitapta Che'nin ölümünden sonra iki bölüm daha var. Tıpkı tarihsel bir süreçte bir insanın öldükten sonra daha iyi anlaşılması gibi, yazarımız da sanki bu tarihsel sürece sembolik olarak uyarak eserini daha da gerçekçi hale getirmiş. Bu da elbette ki gayet güzel ve yerinde bir okuma deneyimi sunuyor. Ama eserin kötü yanı, gözüme çarpan birçok yazı hatasıydı. Bu denli içerik olarak özen gösterilmiş bir kitabın yazım kurallarına pek uymaması hayal kırıklığına uğradığım tek yön oldu. Che'yi ve hayatını, onun hakkında internette herkesin yaptığı yanlı yorumlardan öğrenmek yerine böyle tarafsızca bakılmaya ve tarihsel sürece göre yazılmaya çalışılmış bir eserle çok daha doğru öğrenebilirsiniz.