Toplumda oluşan genel kanı, sanatçının, tıpkı ayakkabı yapan bir kunduracı gibi, sanat üreten bir kimse olduğudur. Diğer bir deyişle, sanatçı, daha önce sanat olarak tanımlanmış resim ve heykellere benzer bir şey yapmak zorundadır. Bu, ne kadar anlaşılabilir bir talep olsa da, sanatçının kesinlikle yapamayacağı tek şeydir. Daha önceden yapılan eserler kendi sorunlarını çözmüştür. Onlarda, sanatçıyı daha iyisini yapmaya teşvik edecek bir görev kalmamıştır artık. Eleştirmenler ve entelektüeller de, benzer bir yanlış anlamadan sorumludurlar. Onlar da sanatçıdan sanat üretmesini isterler. Resim ve heykelleri, gelecekte müzelere konacak örnekler olarak görme eğilimindedirler. Sanatçılara verdikleri tek görev "yeni bir şey yaratmak"tır. Onlara kalsa her yeni yapıt, yeni bir üslubu, yeni bir "izm"i temsil ederdi. Günümüzün en yetenekli sanatçıları bile, başka belirgin amaç bulamadıkları için, bazen eleştirmenlerin bu taleplerine teslim olurlar. Bu sanatçıların, orijinal olma sorununa getirdikleri çözümler bazen hafife alınmayacak derecede zekice olsa da, aslında "yeni bir şey yaratma" görevi izlenmeye değer bir amaç değildir. Bence bu yüzden, sanatçılar, sanatın doğası hakkındaki eski ya da yeni çok sayıdaki kurama dönüp kendilerine bir yol arıyorlar. Sonuçta "sanat ifadedir" ya da "sanat kurmaktır" demekle "sanat doğanın taklididir" demek arasında doğruluk açısından büyük bir olasılıkla pek bir fark yoktur. Fakat bu kuramlardan herhangi biri, hatta en anlaşılmaz olanı bile, incinin oluşmasını sağlayacak o kum taneceğini taşıyor olabilir.
Ibni Tufeyl'in anlayışı açısından bakıldığında "aramak", ikiyönlü bir çabayı gerekli kılar. Birincisi gözlem ve deneylerle pekiştirilen düşünme (tefekkür), İkincisi de arınmadır. Düşünme, nesneler dünyasından başlayarak en yüce gerçek olan Tanrı'nm bilgisineulaşana kadar akim bütün imkânlarını sonuna kadar kullanma;arınma ise, ulaşılan bilginin tadılmasını sağlayan sezgiye (keşfve ilham) ve TanrTda yok olmaya ulaşmak için nefsi ve ruhu, başka birdeyişle Tanrı'nm tecelli yeri olan kalbi dünyevi ilgi ve eğilimlerden, kir ve pisliklerden temizleme çabasını dile getirir.Gerçi yalnız akılla, yani felsefecilerin yöntemleriyle Tanrı bilgisine ulaşmak da mümkündür, fakat bu bilgi, doğru olmasınakarşın "anadan doğma bir körün çevresi hakkında edindiği bilgiye" benzer. Bu bilginin en belirgin özelliği "açık" olmamasıdır. Daha da önemlisi bu bilgiden dolayı bir "zevk" duyulamaz, saf müşahedeye erilemez. Ibn Tufeyl'in bu bilgiye karşı önerdiği yöntemle ulaşılan bilgi ise açık ve kendisinden dolayı bir "zevk" duyulan,saf müşahedeye erdiren bilgidir."Gerçek bilgi iki esasa dayanmalıdır: Akıl ve Sezgi. Bilgi, deneyin akıl ile ve aklın da sezgi ile uygunluğudur. İnsan gerçeğeulaşmada gerek parçalardan bütüne (istikra), gerekse bütündenparçalara (ta'lil) akıl yürütme yolunu da aşarak kendi içinde bulunan sezgi ışığına da yönelmelidir. Çünkü, Allah'ın zatı sırf nurdur.Nur ilahi zatı algılayabilecek olan insanın içindeki nuru uyandırmak ve parlatmak, sadece duyuların, aklın ve ruhun özel terbiyesiile mümkündür ve ancak Allah hakkında bu suretle elde edilecekbir bilgi bize bizzat zatı verebilir."3
Reklam
Friedrich Nietzsche
Din ve yönetim.— Devlet, daha açık söylemek gerekirse, yönetim, hâlâ yeterince olgunlaşmamış bir çoğunluğun bekçisi olarak kurulduğunu bildiği ve dinin korunması mı yoksa ortadan kaldırılması mı gerektiği sorununu onlar adına değerlendirdiği sürece, büyük ihtimalle her zaman dinin korunması yönünde karar verecektir. Çünkü, kayıp, mahrumiyet, korku ya da güvensizlik durumunda, yani yönetimin sıradan insanın ruhsal acılarını dindirmek için doğrudan bir şey yapamayacağını hissettiği zamanlarda, din bireysel ruhu tatmin eder. Hakikaten de, evrensel, önüne geçilmez ve şimdilik kaçınılmaz olan kötülüklerin (kıtlık, ekonomik krizler, savaşlar) tam ortasında bile din çoğunluğa sakinleştirici, sabırlı ve güven verici bir tutum kazandırır. Devlet yönetiminin kaçınılmaz ya da tesadüfi kusurlarının veya hanedanlık çıkarlarının tehlikeli sonuçlarının dikkatli bir gözlemci için görülebilir hale geldiği ve onu daha dikkafalı olmaya yönelttikleri herhangi bir yerde, daha az kavrayışlı insanlar Tanrı'nın elini gördüklerini düşünecekler ve yukarıdan gelen düzenlemelere sabırla boyun eğeceklerdir (ki bu, kutsal ve insani yönetim biçimlerinin iç içe geçtiği bir anlayıştır). Böylece, iç barış ve gelişimin sürekliliği korunmuş olacaktır. Bir rahipler sınıfının kendi sadakati pahasına yönetici güçle anlaşmaya varamayıp onunla çatışmaya girdiği nadir durumları saymazsak, halk duygularının birliğinden, herkesin aynı fikirlere ve amaçlara sahip olmasından doğan güç, din tarafından korunur ve onun damgasını taşır. Her zaman olduğu gibi, devlet rahipleri nasıl kazanacağını bilir çünkü devlet ruhları hayli özel ve örtük biçimde eğiten bu rahiplere ihtiyaç duyar ve dışarıdan bakıldığında tamamen farklı bir çıkarı temsil ediyor gibi görünen hizmetkârlara nasıl değer vereceğini bilir. Rahiplerin
Felsefe
Kaba saba, basit bir yerdi, benzer koşullarda yavru ayıların yapabileceği türden bir yeraltı evine benzemiyor değildi. Fakat duvarda, kuş kafesinden hallice bir girinti vardı, bu Tinker Bell'in özel dairesiydi. İnce bir perdeyle evin geri kalanından ayrılıyordu.
Alıntı
Aşk
"Aşk denen şey bazen yürür, bazen uçar, bazen koşar biriyle birlikte; bir başkasıyla ölümcül yürüyüşe çıkar; üçüncüyü buzdan heykele çevirir; dördüncüyü atar alevlerin içine. Birini yaralar, öldürür ötekini. Aynı anda çakıp sönen bir şimşeğe benzer. Geceleyin saklar şafakta zapt edilecek olan kaleyi. Çünkü dayanacak güç yoktur karşısında."
Sayfa 89·Kitabı okuyor
Tutkulu aşk hayaletlere benzer. Herkes ondan bahseder fakat kimse onu görmemiştir.
Aşk
Reklam
Reklam