Yėter tehī gezdüm yėter
Bir ḥāl olayın bir zamān
Her dil ki zülfüñ ile şehā bī-ḳarār ola
Varı cihān içinde anuñ tārmār ola
Tīġler kim çekdi cevlān içre ol ḳātil baña
Pīrehen çāk eyledüm tā olmıya ḥāʾil baña
Luṭf u ġażab ki ʿayn-ı nigāruñ feni geçer
Ey dil ṣaḳın o ġamze-i ẓālim seni geçer
Bināgūşuñdaki şol ṣāfi dür kim pāk gevherdür
Saʿādet āsmānı üzre ṭāliʿi saʿd aḫterdür
Göñlümi meftūn ėden şol ʿanberīn kākül midür
Baġrumı pür-ḫūn ėden şol nergis-i şengül midür
Cānum ārāmı içün şol söz ki cānāndan gelür
Ṣan nesīm-i cān-fezādur āb-ı ḥayvāndan gelür
Lebüñde ʿıṭr-ı vefādur ḫaṭuñ ki cāna deger
Şemīm-i cāna degül mülket-i cihāna deger
Ne belālar k’ola ol şekl-i hümāyūn eyler
Ne ʿanālar k’ola ol ḳāmet-i mevzūn eyler
Geldi ʿīd elde cām-ı Cem yaraşur
Gitdi devrān-ı ġam naġam yaraşur
Aziz Bey'in dramı Maryam'la başlar. Çünkü ona aşık oldu. Bu aşk, kör bir göz, felçli bir sağ kol, tekleyen bir kalp gibi ona hep acı verdi ama onunla birlikte yaşadı.
Maryam'i da, ilk gençliğinde listesini tuttuğu o geniş sineli, sulu gözlü kadınlar gibi düşünse iyiydi. İçinde sadece cinsel bir arzu kımıldasaydı, o vücudu istemekle kalsaydı iyiydi. Ama Aziz Bey Maryam'ın gözlerine baktı. Gözlerin tehlikeli olduğunu Maryam'dan sonra anladı. İkide bir onun konuşan gözleri aklına gelmese, onu gördüğü zaman vücudunda parmaklarının ucuna kadar bir alev yürümese, dizleri titremese, dili damağı kurumasaydı; Aziz Beu de herkes gibi bir adam olacaktı.
"Biliyor musunuz Beću ana", dedi belki de sofrada on kez, "kocanız isterse, birlikte yatarız... Olur mu?"
Kadın çok kirliydi, kendi ifadesine göre, şenlikte kalacağını hesap etmemişti; ve cılız görünüyordu, siyah, ince ve paslı, tıpkı eski bir iğne gibi, ve gülüyordu, canlı kardeş (arkadaş) masanın altında çıplak bacaklarına el atarken. Zilzurna sarhoş kocasının salyası akıyordu, sırıtıyordu, bu orospu için iki kişinin bile fazla olmadığını haykırıyordu.
- Hayat da böyledir, Mefharet, hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike ânları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o ânları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o ânlarda. Menfi, miskin, âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme. Beu dünyada ölümden başka hemen her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz.
Kadüñ ar’ar saçuñ anber tenüñ nesrîn beñüñ müşkîn
Gözüñ nerges sözüñ şekker yüzüñ lâlâ dişüñ lü'lü'
(Boyun ardıç, saçın amber, tenin yaban gülü, benin miskli; gözün nergis, sözün şeker, yüzün lâle, dişin inci.)
Dağ servisi yahut ardıç ağacı demek olan '"ar'ar" edebiyatta güzel ve mütenasip boy için benzetme unsuru olarak kullanılagelmiştir. Şaç güzel kokusu sebebiyle ambere; ten ise beyazlığı sebebiyle "nesrîn"e [= yaban gülü] benzetilmiştir. Benin "müşkîn" [= misk kokulu] oluşu, eskilerin misk veya amberi bir çeşit reçine ile karıştırıp yüzlerine yapıştırmak suretiyle yaptıkları sun'î benler sebebiyledir. Bu benler o günün anlayışına göre yüze bir güzellik kazandırdığı gibi, hoş bir koku saçtıklarından edebiyatta ben daima "hâl-i miskîn" [= misk kokulu ben] şeklinde geçer. Gözün nergise benzetilmesi, bu çiçeğin ortasının âdeta bir göz biçimini andırmasından kaynaklanmaktadır. Sözün şeker olarak tarif edilmesi, övülen şahsın tatlı sözlerine imada bulunmak içindir. Parlak anlamına gelen ve "lü'lü"' [= inci] ile birlikte bir ses uyumu oluşturmak üzere daha çok "lü'lü'-i lâlâ" [= parlak inci] terkibi ile kullanılan "lâlâ" kelimesi aynı zamanda bir bitki ismi olarak beyit içinde geçen arar, nesrin, nergis gibi isimlerle uyum oluşturmaktadır.