En önemli mesaj insanın kendisidir.
"O nedenle bu gücün de altında kişisel bütünlük yatar. Bir bilge kişi, 'Kim olduğun o kadar bağırıyor ki, ne dediğini duyamıyorum, sözünü bu gerçeği ifade etmek için söylemiştir."
25 Aralık’ta Noel, Hıristiyanlığın pek çok dalında İsa’nın doğumu olarak kutlanır. Ortodoks geleneklerinde bu olay Epifani kadar önemli kabul edilmez. Noel’den on iki gün sonra, 6 Ocak’taki Epifani, bilge adamların gelişini ve onların İsa’nın gerçekten de müjdelenen Mesih olduğunu ilan etmelerini kutlar.
Bu bölüm okuma eyleminin mahiyetine dair derin ve eleştirel bir sorgulamadır.
Okumanın Pasif Doğası: Schopenhauer, okumayı kişinin kendi düşünce süreçlerini ikinci plana ittiği pasif bir eylem olarak tanımlar. Ona göre okurken, başkasının düşüncelerini takip ederiz; bu, tıpkı bir öğrencinin öğretmenin çizdiği çizgileri takip etmesi gibidir. Kendi düşüncelerimizle meşgul olmanın yerini sürekli başkalarının düşüncelerini tüketmenin alması, zihnin körelmesine yol açabilir.
Seçiciliğin Önemi: Yazar, her kitabın okunmaya değer olmadığını vurgular. "Kötü kitaplar zihin için zehir mesabesindedir" diyerek, popüler olanın değil, nitelikli olanın peşinden gidilmesini önerir.
İnsan, hayatın ve zamanın sınırlı olduğunu hatırlayarak, özellikle "büyük kafaların" eserlerine odaklanmalıdır.
"Geri Durabilme" Sanatı: Bölümde üzerinde durulan en çarpıcı noktalardan biri, nerede duracağını bilme becerisidir. Sırf çok popüler olduğu için, "salgın halinde" okunan ancak derinliği olmayan metinlerden uzak durmak, zihinsel sağlığı korumak için hayati bir maharet olarak görülür.
Hazım Meselesi: Schopenhauer, okumayı yemek yemeye benzetir. Okunan her şeyi hafızada tutmaya çalışmak, yenen her şeyi midede tutmaya çalışmakla aynı anlamsızlıktadır.
Önemli olan, zihni besleyen ve kişiyi "kendi" yapan fikirleri benimsemektir.
Tekrarın Gücü: Önemli eserlerin sadece bir kez okunmasının yeterli olmadığını, bütünüyle kavranabilmeleri için en az iki kez okunmaları gerektiğini savunur.
Özetle, yazar bu bölümde okumayı yüce bir amaç gibi görse de, "bilinçsizce ve sürekli" okumanın insanı bir bilge yapmayacağını, aksine asıl olanın okuduklarını kendi düşünce süzgecinden geçirmek olduğunu savunur.
Özetle bu bölümde kitap bu sorgulayıcı tavrıyla okuruna "nasıl ve ne kadar okumalıyız?" sorusunun
Bilge gezginler, kendini geliştiremeyen ve tarih sahnesinden silinen tüm ilkel uygarlıkların, düzenli çaba gösterme konusunda yeterli olmadıkları konusunda aynı fikirdedir.