Türk edebiyatının Stefan Zweig'i diyebileceğimiz, popülerleştirilmiş, yere göğe sığdırılamayan, eseri okunmayınca ayıplanılacakmış, dışlanacakmış hissedilen, yer yer abartıldığını düşündüğüm, onun dışında okunacak kimse yokmuş gibi davranılan, sürü psikolojisi halinde övgüler dizilen ve kitap konusu açılınca ilk önerilen yazarlar arasında yer alan romancı, hikayeci, şairimiz.
Kısa öykülerden oluşan bu kitabında Sabahattin Ali, toplumun alt kesiminden insanlara yer verip onların ve onlar nezdinde dünyanın halini, ahvalini anlatmış. Yazarımız Toplumcu Gerçekçi olduğundan haliyle hikayeleri ve masalları da olumsuz, ümitsiz, acıklı, çaresiz içerikte oluyor. Hatta "Bahtiyar Köpek" adlı hikâyesinde şöyle bir soru sorup aslında bu gerçeklikten kaçış olmadığını belirtmek istemiş: Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu? (s.63)
Eserin sonunda yer alan "Koyun Masalı" ve "Sırça Köşk" masalları, insanlığın hem geçmişi hem şimdisi hem de maalesef değişmeyecek geleceğini anlatması bakımından çok çok önemli ve vurucu anlatılar. İnsanlık köle doğmuş, köle büyümüş ve köle ölecek. Örülen duvarlar, çizilen sınırlar ve dayatılan kavramlar yoluyla kurulan "Korku İmparatorluğu", her alanda ve her zamanda zihinleri zapt edip sadık itaatkâr ve sadık köle doğuruyor kendisine. Sabahattin Ali'nin de belirttiği gibi bu kölelik düzeninin yıkılması, son bulması için bir kıvılcım, bir soru sorma, hafif başını kaldırıp bakma yetecek fakat insanlık o kadar gaflette ve cesaretini kaybetmiş, korku dolmuş ki efendisi yerine kendi içinde kendini yer vaziyette. Benjamin Franklin de "Güvenliği için özgürlüğünden vazgeçen toplumlar her ikisini de kaybeder." diyordu...
Son olarak Sabahattin Ali ile ilgili pek konuşulmayan konuya