Puan vermedi·140 syf.··
2026 13. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 14:30
Yeraltı Adamı’nın trajedisi, her şeyin farkında olmasıdır. Sıradan ve "saf" bir insan, önünde bir hedef gördüğünde ya da bir haksızlığa uğradığında, o anki duygunun veya amacın körlüğüyle eyleme geçebilir; çünkü sorgulamaz. Ancak Yeraltı Adamı gibi "aşırı bilinçli" bir modern insan için eyleme geçmek imkânsızdır. O, "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır" derken bu acı gerçeği itiraf eder. ​Bir adım atmaya kalktığında, bilinci ona o adımın altındaki yüzlerce yapay nedeni, doğuracağı saçmalıkları ve kendi samiyetsizliğini fısıldar. Birini sevmek, birinden nefret etmek ya da sırf boş durmamak için bir şeye başlamak bile onun için "bilinçli bir kandırmaca" haline gelir. Bu aşırı farkındalık, karakteri eylemsizliğe (atalete) mahkûm eder. O, kendi bilincinin duvarları arasında sıkışmış, kendi kendini yiyip bitiren bir "düşünce makinesi"dir. ​Modern dünya ve pozitivist bilim, insanın önüne aşamayacağı kurallar koyar. Doğa kanunları, matematiksel kesinlikler ve toplumsal faydacılık insana der ki: "Aman efendim, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır." İşte Dostoyevski’nin dehası tam bu noktada parlar. Yeraltı Adamı, o rasyonel duvara çarptığında boyun eğmeyi reddeder. "İş cetvelle aritmetiğe dayanınca, iki kere iki yalnızca dört ediyorsa, iradenin lafı mı kalır!" diye haykırır. İnsanı insan yapan şey, onun mantıklı kararlar alması değil; bazen tamamen kendi zararına, tamamen aptalca ve mantıksız olsa bile sırf "kendi özgür iradesini kanıtlamak için" hareket edebilmesidir. İnsan, sınırları önceden çizilmiş kusursuz bir refah sarayında bir cıvata gibi yaşamaktansa, sırf o monotonluğu kırmak ve "ben buradayım" diyebilmek için "bazen bir şey devirip kırmanın o
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,6bin okunma
Puan vermedi·134 syf.·
2026 31. kitabı
Türk edebiyatının Stefan Zweig'i diyebileceğimiz, popülerleştirilmiş, yere göğe sığdırılamayan, eseri okunmayınca ayıplanılacakmış, dışlanacakmış hissedilen, yer yer abartıldığını düşündüğüm, onun dışında okunacak kimse yokmuş gibi davranılan, sürü psikolojisi halinde övgüler dizilen ve kitap konusu açılınca ilk önerilen yazarlar arasında yer alan romancı, hikayeci, şairimiz. Kısa öykülerden oluşan bu kitabında Sabahattin Ali, toplumun alt kesiminden insanlara yer verip onların ve onlar nezdinde dünyanın halini, ahvalini anlatmış. Yazarımız Toplumcu Gerçekçi olduğundan haliyle hikayeleri ve masalları da olumsuz, ümitsiz, acıklı, çaresiz içerikte oluyor. Hatta "Bahtiyar Köpek" adlı hikâyesinde şöyle bir soru sorup aslında bu gerçeklikten kaçış olmadığını belirtmek istemiş: Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu? (s.63) Eserin sonunda yer alan "Koyun Masalı" ve "Sırça Köşk" masalları, insanlığın hem geçmişi hem şimdisi hem de maalesef değişmeyecek geleceğini anlatması bakımından çok çok önemli ve vurucu anlatılar. İnsanlık köle doğmuş, köle büyümüş ve köle ölecek. Örülen duvarlar, çizilen sınırlar ve dayatılan kavramlar yoluyla kurulan "Korku İmparatorluğu", her alanda ve her zamanda zihinleri zapt edip sadık itaatkâr ve sadık köle doğuruyor kendisine. Sabahattin Ali'nin de belirttiği gibi bu kölelik düzeninin yıkılması, son bulması için bir kıvılcım, bir soru sorma, hafif başını kaldırıp bakma yetecek fakat insanlık o kadar gaflette ve cesaretini kaybetmiş, korku dolmuş ki efendisi yerine kendi içinde kendini yer vaziyette. Benjamin Franklin de "Güvenliği için özgürlüğünden vazgeçen toplumlar her ikisini de kaybeder." diyordu... Son olarak Sabahattin Ali ile ilgili pek konuşulmayan konuya
Edebiyat
Sırça KöşkSabahattin Ali · Karbon Kitaplar · 201969,8bin okunma
Reklam
Puan vermedi·408 syf.··
2026 3. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 02 Nisan 2026 23:03
Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i, karanlık atmosferi ve derin karakter çözümlemeleriyle okuru psikolojik olarak zorlayan, etkileyici bir klasik. Roman boyunca hâkim olan kasvetli hava ve karakterlerin zamanla daha da sertleşen yapısı beni derinden etkiledi. Başlangıçta Heathcliff’e yapılan haksızlıklar karşısında ona büyük bir empati duydum. Hatta bir noktaya kadar içinde büyüyen intikam duygusunu anlaşılabilir buldum. Ancak ilerleyen bölümlerde, suçu günahı olmayan çocukların hayatını mahvetmesi ve iki ailenin kökünü kurutma hırsıyla masumları da cezalandırması, karaktere bakış açımı tamamen değiştirdi. Bir süre Heathcliff’in bu hale gelişini, yaşadığı travmaların kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirdim. Fakat Hareton Earnshaw karakteri bu düşüncemi sorgulamama neden oldu. Çünkü Hareton da benzer şekilde zor bir çocukluk geçirmiş; bilinçli olarak cahil bırakılmış, hakkı olan her şey elinden alınmış ve adeta bir köle gibi yetiştirilmiştir. Buna rağmen içindeki iyiliği koruyabilmesi, insanın geçmişine rağmen farklı bir yol seçebileceğini güçlü bir şekilde ortaya koyar. Romanın sonlarına doğru hissettiğim yoğun karamsarlık, Hareton’un varlığıyla birlikte yerini umuda bıraktı. Onun Catherine Linton ile kurduğu bağ, hikâyeyi intikam döngüsünden çıkarıp iyileşmeye yönelten en önemli unsurlardan biri oldu. Heathcliff’in ölümü ve genç karakterlerin nihayet huzura kavuşması ise anlatının karanlık yapısı içinde okura bir nefes alma alanı sundu. Bununla birlikte, Heathcliff ve Catherine Earnshaw arasındaki ilişki bana hiçbir zaman gerçek bir aşk gibi hissettirmedi. Daha çok, çocuklukta yaşadıkları travmaların etkisiyle birbirlerine sığınmaları ve zamanla bunun güçlü bir takıntıya dönüşmesi olarak gördüm. Bu yönüyle ilişkileri, romantik bir aşktan ziyade yıkıcı ve
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 201857,9bin okunma
Puan vermedi·176 syf.··
2026 24. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 12:43
Soluğun Mucizesi’nden sonra ikinci Sotakis kitabım ve sanırım yeni yazarımı buldum. Bir kaç kitabı daha var dilimize çevrilmiş, yenileri de gelecektir.. yazarımız genç. Dimitris Sotakis ismi öncelikle sinema alanında dillendirilen Yunan Tuhaf Dalgası (Greek Weird Wave) anlayışıyla birlikte anılıyor. Biraz açıklamıştım buraya ama fazla uzadı mevzu, sildim. Okuduğum iki romanda da kahramanlarımız kendilerini bile isteye tuhaf durumların içersine hapsediyor. Okur sinir krizleri geçirirken kahramanlarımız sıkıştıkları cendereden kurtulma isteği taşımıyorlar pek; inkar gibi biraz. Varlıklı ama mutsuz hatta depresif kahramanımız amcasının ölümüyle işsiz kalan hizmetkarı Marios’u işe alıyor. Süper Mario gibi becerikli biri, isim de bilinçli bir tercih gibi. Hayatına bir düzen geliyor; ilişkileri tam bir efendi-köle düzeninde.. Sanal ortamda bir kız arkadaş da (Anna) buluyor kendine, hayat mükemmel. Derken işler değişmeye ve olaylar raydan çıkmaya başlıyor. İlerleyiş öngörülebilir. Kitap akıcı, kısa sürede okunabilir ama bitirdiğimden beri düşünüyorum. Özellikle bitiş cümlesi epey oyalayacak gibi, pek çok faklı çıkarımım olsa da başkalarının görüşlerini de merak ediyorum; araştıracağım bir süre. Türkçe’de az sayıda kitabı olan Kobo Abe tarzını anımsattı bana. Benzer kimlik bunalımları, sıkışıp kalma ama çıkmama gibi insanı bunaltan atmosferler. Abe özleyip gelmeyeceğini bilenler için alternatif olabilir Sotakis. Çevirisi çok iyi; Fulya Aktüre tarafından yapılmış. Ayşegül Utku Günaydın editörlüğünde Delidolu yayınlarından çıkmış, 176 sayfa. Bu arada gördüğüm en doyurucu ‘labirent’ hissi bu kitapta çıktı karşıma.
Büyük HizmetkarDimitris Sotakis · DeliDolu Yayınları · 202269 okunma
Aşk bunu bize yapmaya mecbur mu? :)
Puan vermedi·256 syf.·
2026 22. kitabı
Başkalarının arzularını kendi arzumuz sanıyor olabilir miyiz? Romantik Yalan ve Romansal Hakikat bu sorunun etrafında dönüyor. Ve zihinsel kilitker açacak kadar güçlü bir kitap. Eleştirel realist dilinin yanında; metinler roman karakterleri, edebiyat eleştirileri, felsefe ,psikolojiyi alanı üzerinde yoğunlaşıyor. Doğal olarak okuyucusuna konfor vermeyi hedeflemiyor. Genel olarak kitabın konusu insan arzu ve ihtiyaçlarının mekanizması üzerine kurulu. Aslında kitabın ana fikri; insan çoğu zaman arzuladığı şeyi, kendi istediği için değil başkalarının o şeyi istediğini gördüğü için ister" düşüncesi. Rene bu anafikir çerçevesinde Ben" ile "Ötekiler" arasındaki arzu etkileşimine dair analizler yapıyor. Üzerinde durduğu temel kavramlar ise mimetik (taklitçi) arzu ve üçgen arzu. Girard bu fikirleri , romanlar ve roman karakterleri üzerinden yürütüyor. Sıklıkla Miguel de Cervantes, Stendhal, Gustave Flaubert, Marcel Proust ve Fyodor Dostoevsky gibi yazarların eserlerinden örnekler veriyor. Mimetik arzu, Rene Girard’ın ortaya attığı bir fikir ve basitçe şunu savunuyor: Çoğu zaman arzularımızın ötekiler üzerinden şekillenme potansiyeli vardır. Kararlarımızı bilinçli bir zihinle verdiğimizi zannetsek de, başkalarının arzularını taklit ederek seçimler yaparız. Standart realist ve idealist insan ayrımını ise tutkulu ve romantik arzu olarak yeniden sekillendiriyor. Tutkulu insanın gücünü çoğunlukla içinden aldığını, romantik insanın ise idealizasyona açık yapısı nedeniyle mimetik arzunun tuzağına daha sık düştüğünü vurguluyor. Mimetik arzu teorisinden sonra benim aklımda kalan soru şuydu: "İstemek çoğu zaman içten gelen bir eylem değilse ve başkasının istediğini arzumuz sanıyorsak, özgür irademizin ne kadarına hakimiz? Üçgen arzuyu ise; arzunun iki kişi arasında değil, üç
Alıntı
Romantik Yalan ve Romansal HakikatRene Girard · Metis Yayıncılık · 201373 okunma
Olmayan ÖZgürlük Peşinde İnsanlık
Puan vermedi·168 syf.··
2026 32. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Şubat 2026 15:14
Yıldız Silier Özgürlük Yanılsaması: Marx ve Rousseau insanlık tarihinin varlık nosyonuna Jean-Jacques Rousseau ve Karl Marx üzerinden yer yer Georg Wilhelm Friedrich Hegel'e de atıf yaparak özgürlüğe ne kadar tutsak ve bu kavramın ne kadar muğlak olduğunu açıklamıştır. Bu muğlak ve tutsaklığın temel yetkinliğini de moder dönemle birlikte bireyselleşme adına kişiyi kendi varlığından çıplaklaştığını anlatmaktadır. Bu anlatım özgürlüğün aslında salt ve eksiksiz bir bağlam değil tamamiyle diğer ve öteki üzerinden temellendirilen bir gerçelliğe sahip olduğunu anlatır. Özgürlük kavramına Jean-Jacques Rousseau'nun içsel tözlerinden harektle oluşturulan sac ayaklarından harektle neliği ve nasıllığı üzerinden bir şematik evreni anlatan yazar; bu düşüncenin hem olumlu hem de olumsuz yönlerini açıklığa kavuşturmuştur. Bu anlatım ve manalandırmayı yaparken de Toplum Sözleşmesi üzerinden bireyin kendilik inşasının yıkımı, bencilliği ekarte edici ve özyıkımın tasnifini yapan cümleleri gösterir. Karl Marx üzerinden özgürlüğe yakınsan bir mercekle bakıldığında ekonomik yani maddi geçerliliği olan dayanklar üzerinden bir anlatı olduğunun vaazını göstermektedir. Bu vaazın temel dinamikleri meta olduğu gibi metayı talep-arz dinamiklerin köle-efendi denkleminde şekillenen insanlık anlayışının tasvirlerini göstermiştir. İşte buradan hareketle de yer yer 'özgürlük' kavramanın karanlık bölgesinin de anlatımı ve manası mevcuttur. Sonuç olarak; Yıldız Silier Özgürlük Yanılsaması: Marx ve Rousseau eserinde özgürlük dediğimiz şeylerin aslında bize dayatılan hem bilinçli hem de bilinç dışı ve hatta bilinç altımıza atılan bir tohumdan ibaret olduğunun resmini çizmiştir. Böylelikle özgürüm diyen her insanın aslında özgürlüğe ne kadar köle olduğunu ama kendini efendi ambalajında sunduğunun keskin köşlerini göstermiştir. Bundan dolayıdır ki; özgürlük kendilik, başkası ve öteki etkileşiminde kurulan bir empati denkleminden doğar ve ölür.
Duygu ve Düşünce
Özgürlük Yanılsaması: Marx ve RousseauYıldız Silier · Yordam Kitap · 2021292 okunma
Reklam
Reklam