• Aslında inceleme olarak girmek ne kadar doğru bilmiyorum1000k benim için "kitabın hissettirdikleri"diye bi bölüm açsa hiç de fena olmaz;))(yetkililere duyrulur!!)yeni okuduğum için hissettirdikleri tazeyken bi Ceydalık yapıp yazıyorum.Hakiki mânâda inceleme yapanlardan özür dilerim:))
    Bu yazacaklarım Meryem' e açık mektubumdur...
    ...
    Meryem...Ölüme giderken hissettiğin huzurun bedelini hayatın boyunca acı çekerek ödedin.Peki hiç düşündün mü Meryem co,ya sen acı çeken değil de çektiren olsaydın..?Ya hayatını baban Celil,kocan Raşit ya da bunlardan binlercesi gibi yaşasaydın?O huzuru tadabilir miydin?Senin yaşadıklarını ben farklı boyutlarda yaşadım..ya da senin kadar acı çekmedim de çektim zannettim..bilemiyorum:)Ama seni anladım Meryem Co.O küçük kulübede babanı nasıl beklediğini,geleceği vakti biraz geciktirince nasıl "ya gelmezse"diye endişelendiğini hissettim.Sonra sevgili anneciğin ölünce nasıl suçlu hissettiğini..Raşit'e nasıl katlandığını(aslında nasıl katlanamadığını)..kısacası seni gerçekten anladım..Seni en çok Leylayı korurken ve Azize'yi severken benimsedim.Çünkü bi o zaman suskun değildin Meryem co.. Bir çok kitap kahramanında yaptığım gibi bi şekilde sende de ben bulmaya çalıştım..Seni sevmek güzeldi..Hatta çektiklerini bilmemek için okumak istemeyişim bile güzeldi.Belki mutlu yaşamadın ama mutlu öldün Meryem Co...Zaten önemli olan da bu değil midir?
  • Kitap Afganistan da çocuk olmak,kadın olmak olgularını bize o topraklardaki siyasal, sosyolojik degişim ve gelişimler ışıgında anlatıyor.
    Kitap harami(gayrı resmi dünyaya gelmiş), insanların ne kadar kötü olabilceğini henüz idrak etmemiş bir kız çocugunun Meryem'in babasına duydugu inanilmaz sevgisini anlatarak başlıyor. Annesinin sürekli o toplumdaki statusünun kendisine zarar vericeği uyarılarına rağmen salt masum baba sevgisiyle bu uyarıları gözardı ediyor ve babasına, ilk hayal kırıklığıni yaşayacağı kişiye gidiyor.
    Daha 14-15 yaşlarında kendisinden 30 yaş büyük biriyle evlendiriliyor. Daha oyun oynamayı, hayal kurmayı ögrenemeden bir eş olma o günkü toplumun koşullarında kendisinden beklenen bir zevk ve üretim aracı olmayı ögreniyor.
    Diger kız çocugu olan Leyla da savaşın kendisinden ailesini almasıyla Meryem ile aynı kaderi paylaşıyor ve daha 14 yaşında 64 yaşında biriyle evlenerek Meryem'e kuma olarak gidiyor ve yolları kesişiyor.
    Bu 2 kız çocugunun tek istedikleri sevgiydi. İnsanlarin salt kötü olabilceginin hiçbir zaman farkinda degildiler. Şeriat toplumunda kadına verilen değerin ne olduğunu bilmiyorlardi. Eziyet çektiler, hayal kırıklığına ugradılar, işkence görduler, çocukluk nedir bilmediler.
    Kitabı okurken hüzün, öfke, nefret, sevinç bir çok duyguyu yaşadım. Yazar Afgan toplumunu tarihini sosyolojik tahlillerini çok iyi ortaya koymuş kitap beni bu yüzden çok etkiledi.

    SON OLARAK ÖZELLIKLE KIZ ÇOCUKLARINI DAHA OYUN OYNAMAYI ÖGRENMEDEN BIR ERKEGE ES YAPAN, KADINI TOPLUMDA SADECE BIR ÜRETIM ARACI OLARAK GÖREN, ONLARA EZIYET-ISKENCE EDEN, HAK ETTIKLERI DEGERI VERMEYEN NE KADAR SISTEM DUZEN VARSA LANETLIYORUM.
  • Khaled Hosseini'nin bu kitabını okumadan önce önyargılıydım. Uçurtma Avcısı(henüz okumadım)kitabının yaptığı sükse yüzünden şişirilmiş bir yazar olabileceği hakkında endişelerim vardı ama yazar, kitabının sayfalarını her çevirişimde bu önyargılı tavrımı paramparça etti.

    Kitabımızdaki olaylar Afganistan'ın çeşitli bölgelerinde geçiyor. Başlarında her şey normal, sıradan bir Afgan hayatı anlatılıyor gibi geliyor ama en beklenmedik anda can alıcı bir hamleyle yazar bizi kitaba bağlıyor ve olaylar ardı ardına sıralanarak kitabı elimizden bırakmaya fırsat vermiyor. Başta sovyetler sonra iç karışıklıklarla olan mücadelenin göbeğinde buluyoruz kendimizi. Savaşı yaşamıyoruz belki ama hissedebiliyoruz. Benim analizim, insan; ne olursa olsun insan kalabilmeli. İçinde bulunduğu şartlar göz önünde bulundurulsa dahi, savaşın içinde, yoklukla mücadele ederken, varlık içinde yaşarken, gülerken, ağlarken, her an yaşamın verdiği neşeyle ve güçle insan kalabilmeli. O günün şartlarını ve zamanın koşulları, savaşı, kıtlığı, duygusuzluğu göz önünde bulundurmuyor değilim. Aksine bunları daha çok göz önünde bulundurduğum için o savaşa katılıp, o kıtlığı ve yokluğu kitaptaki karakterler ile birlikte yaşadığım için bu kanıdayım.


    Bu kitaptaki karakterleri tek tek analiz etmek istiyorum.


    Nana'nın bir sözünü yazarak başlamak istiyorum.
    "Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir."
    O kadar güzel telkinler veriyor ki bu kadarı da olmaz diyorsunuz. Nana resmen herkesin Nana'sı. Her zaman evladını düşünen ve bir yanlışa düşmemesi için çırpınıp duran. Yürek kırıklığının ne kadar kötü olduğunu bize kendisi gösteriyor.

    Meryem bir harami olmasına rağmen öyle büyük fedakarlıklar yapıp öyle çok acıya katlanıyor ki, merhamet etmemeniz, duygulanmamanız hatta onun acısını hissetmemeniz elde bile değil. Keşke Nana haksız çıksaydı diyorum ben hala. Ama Meryem'e söylediği her konuda haklı çıktı neredeyse. O yüzden öğütleri dinlemekte her zaman fayda vardır. Kulağımıza küpe etmeliyiz özellikle Nana'nın sözlerini. Meryem'in o kocaman, içi sevgi dolu yüreği keşke herkesin gözünde birer ışık yaksa da bizlere örnek olsa.

    Celil Meryem'in babası. Yaşattıklarıyla bu kitabın en iyi karakteri haline geleceğini düşündüm ama ona duyduğum kin hala damarlarımı geriyor. Bir insanın durumunu gözardı etmeksizin böyle şeyler yapabilmesi insanın kanını donduruyor açıkçası. Sonlara doğru kefaret istese de iş işten çoktan geçmiş oluyor. İnsanın hayatında yapabileceği en kötü şey pişman olacak kadar kötü kararlar vermek. Celil'in yaptığı da affedilemezdi.

    Raşit'e acımış, onun duygularını paylaşmıştım. Oysa onun da aradığı çok farklıymış. Mutlu bir yuvadan ziyade insanı üretim makinesi olarak görmek hiçkimseye yakışmayan bir davranıştır. Durumun ve zamanın koşulları ne olursa olsun. Hak ettiğini bence çok geç yaşadı. Daha erken olsa içimin yağları eriyebilirdi diyebilirim. Leyla için kurduğu tuzak resmen midemi bulandırmıştı. Öğrendiğim an bir an önce diğer sayfaları çevirip bu anın gelmesini bekledim diyebilirim.

    Leyla'nın her düşüncesi her hareketi güzeldi. Keşke istediği şeyler olabilseydi derken iyi ki olmamış ki böyle bir sonu yaşamış dedim. Eğer düşünceleri bölünmeseydi (yani faaliyete geçtiği şey gerçekleşseydi) hayalini gerçekleştirme fırsatını hiç bulamayabilirdi. İçi umut dolu Leyla her zaman umudun paçasına yapışmış ve hep güçlü durduğu için, Meryem'in de yardımıyla daha güzel bir hayata adım adım yaklaşmıştır.

    Tarık elinde olmadan yaşadığı şehri terk etmek zorunda kalıyor ama bu günlere kadar Leyla ile yaşadıkları o güzel sıcacık günler resmen kitabın içindeki soğuk savaşta, çarpışmalar göbeğinde bile içimizi ısıtıyor. Leyla'nın yolunu gözlemesi, kendi aralarındaki şifreli iletişim, o yaşta bile birbirlerine olan bağları, yürekliliklerine hayran kaldım diyebilirim. Tarık'ta çok zor bir hayata Katlanmak zorunda kalmış ailesi için, çok cefa çekmiş olmasına rağmen vazgeçmemek, azim ve istek sürekli onu kamçılayan ve hayata bağlayan şey olmuş. Kendisinin olduğu sayfalar diğerlerinden ayrılmayı hak ediyor neredeyse. Özellikle Leyla ile ikisinin olduğu sayfalar.



    İncelememi okuyan herkese teşekkür ederim. Kitap çok hoşuma gitti ve herkese okumasını tavsiye ederim.
  • Khaled Hosseini'in 2008 yılında yayımlanan kitabı. Everest Yayınları'na ait 492 sayfalık cep kitabını okudum. Kitap Meryem ve Leyla adındaki iki kadının acı, hüzün ve felaketlerle kesişen yaşamlarını konu alıyor.
    *** Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerir. Kitabı okumayan ve kitap hakkında daha genel bilgiler isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilirler.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitap Meryem'in hayatını anlatarak başlıyor. Varlıklı bir adam olan Celil ve onun evinde yardımcı olarak çalışan Nana'nın evlilik dışı (kitaba göre harami) çocuğu Meryem. Celil, Nana'yı etrafın sözlerinden çekindiği için başka bir yere yerleştirmek istiyordu. Nana baba evine gitmek istemedi. Nana, Celil tarafından -Nana'nın baba evi olan Gül Daman ve kendi yaşadığı Herat'ın ortalarında- sessiz sakin bir yere yapılan kulübeye yerleştirildi Nana, Meryem'i o kulübede dünyaya getirdi. Bu kısımları Meryem'in annesine sorduğu sorulara verdiği cevaplardan öğreniyoruz. Nana hayata karşı öfkeli bir kadın. Kızına sürekli harami diyordu. Meryem küçük, bu sözcüğün anlamını bilmiyordu. Ancak büyüyünce anlıyor tabi ki. Celil her perşembe kızını görmeye kulübeye geliyordu. Meryem'i bir gün öncesinden babasını görmenin heyecanı sarıyordu. Ona yanında küçük hediyeler getiriyordu Celil, masallar anlatıyordu. Nana'ya göre Celil hiç samimi değil, ancak Celil yanındayken hiç saygısızlık yapmıyordu Nana. O sözleri Meryem'e söyleyen o değilmiş gibi sakin bir şekilde davranıyordu. 1974'te on beşine bastığı yıl doğumgünü hediyesi olarak Meryem, Celil'in sinemasına gitmek istediğini söyledi, hatta kardeşleriyle tanışmayı, kendisiyle yaşamayı. Ancak Celil buna pek sıcak bakmıyordu. Ancak sonunda razı oldu. Ertesi gün ırmak kenarında buluşup onu alacağını söyledi, sözleştiler. Nana Meryem'in gitmesini istemiyordu. Giderse kriz geçireceğini öleceğini söylüyordu. Ertesi sabah giyindi. Saat on bir buçuk civarı sözleştikleri noktaya gidip beklemeye başladı. Bi süre bekledi, sonra eve döndü, sonra yine ırmağa gitti bekledi, bekledi. Ama bu kez eve dönmedi. Herat'a doğru yola koyuldu. Herat'ta atlı bir arabacıya rastladı. Babasının evini tarif etti ve oraya vardı. Ancak onu eve almadılar. Bütün gece dışarda bekledi. Celil bir adamını göndererek onu kulübeye gönderdi. Meryem pişman olmuştu Nana'yı dinlemediği için. Kulübeye gönderildiğinde kötü bir manzarayla karşılaştılar. Nana intihar etmişti. Nana'yı Gül Daman'daki mezarlığa defnettiler. Molla Feyzullah ona teselli verdi. Celil kendisiyle kalabileceğini söyledi. Celil'in evine gittiğinde oraya ait olmadığını hissetti. Zaten kısa bir süre sonra ondan kurtulmak için 40 yaşlarında Raşit adımda bir adamla evlendirildi. Raşit, oğlunu ve hanımını kaybetmiş bir ayakkabıcıydı. Kâbil'de (Deh Mazang) yaşıyordu. Raşit, Kâbil'e gittiklerinde ona burka giydirdi. Meryem başta garipsese de sonra alıştı. Meryem bir süre sonra hamile kaldı. Raşit buna kendini kaptırmış, oğlu olacağına kendini inandırmıştı. Hamama gittikleri bir gün Meryem'in kanaması oldu ve bebeğini kaybetti. Daha sonraları birkaç kez daha hamile kalan Meryem hepsinde hüsrana uğradı. Afganistan iç savaş ve dış düşmanlarla mücadele etmeye başladı. Kitabın bundan sonraki bölümünde ise mahalledeki öğretmen Babi'nin kızı Leyla'nın hikayesi var. Leyla güzel bir ailede iyi bir şekilde yetişmiş, derken çıkan savaş sonucu abileri askere gitti ve şehit düştüler. Bunlar yaşanırken Leyla daha küçük. Abilerini hatırlayamadığı için ölümlerinden etkilenmedi. Ancak annesi tam bir yıkıma uğradı. Gelişen olaylar sonrası Leyla'nın çok sevdiği arkadaşı Tarık, ailesiyle birlikte Pakistan'a gitmeye hazırlığındaydı. Gitmeden önce Leyla'yla birlikte oldu. Leyla'nın ailesi de kötü gelişmelerden sonra göç etmeye karar verdi. Anneyi ikna ettikten sonra, evlerindeki eşyaları elden çıkarıp satmak için bahçeye taşıdıkları bir gün evlerine roket atışı yapılmış. Leyla bahçedeyken Meryem onu bulup kurtardı, ancak Leyla'nın anne ve babası hayatını kaybetti. Meryem, Leyla'ya bakıp iyileştirdi. Bir süre sonra Raşit'in evine gizemli bir adam gelip Tarık'la Pakistan'da tanıştıklarını, Leyla'dan kendisine bahsettiğini söyledi. Tarık'ın vefat ettiği yalanını söyledi. Leyla yıkıldı. Raşit, Leyla bekar olduğu için evlerinde olmasının uygun olmadığını, evlenmeleri gerektiğini söyledi. O sırada hamile olduğunu anlayan Leyla kabul etti. Meryem bu durum karşısında içerledi. Yıl 1993... Raşit altmışlarında, Meryem otuz üç, Leyla ise daha on beş! 1993 baharının başlarında Leyla doğum yaptı ve bir kızı oldu. Leyla ona Azize adını verdi. Raşit üzgün ve hırçın kızı olduğu için. Birkaç yıl sonra Leyla tekrar hamile kaldı. O yıllar Taliban'ın aktif olduğu yıllar. Leyla'nın doğumu oldukça dehşetengiz bir şekilde aktarılıyor. Bu sefer erkek çocukları oldu, adını da Zalmay koydu Raşit. Onu çok seviyordu Raşit. Zor dönemlerden geçiyorlardı. Azize'yi yetimhaneye bırakmak durumunda bile kaldılar. Kadınların tek başına yanlarında bir erkek olmadan dışarı çıkmaları yasak. Leyla, kızı Azize'yi görmek için türlü badireler atlatıyordu her seferinde. Yıllar sonra Tarık ülkesine döndü ve Leyla'yı buldu. Leyla'nın evine gitti ve konuştular başlarına gelenler hakkında. Tarık gittikten epey sonra akşam yemeğinde Zalmay eve bir adamın geldiğini söyledi. Bunu duyan Raşit'le Leyla kavga etti. O gece Raşit'in Leyla'ya işkence etmesi sonucu, Leyla'yı öldüreceğini gören Meryem Raşit'i öldürdü. Meryem, Leyla'yı çocukları alıp götürmesi için ikna etti. Leyla, çocuklarını alıp Tarık'la beraber Pakistan'ı Mürree şehrine gitti. Meryem ülkesinde idam edildi. Ancak Meryem hiçbir zaman Leyla'nın kalbinde ölmedi. Yaptığı her şeyde onu görüyordu Leyla. Azize de aynı şekilde Meryem'i yaşatıyordu. Meryem'in idamı hüzünlü bir şekilde aktarılmış. Etkilenmemek elde değil. Meryem'in hayatı nasıl başladıysa öyle de garip sona ermiş. Leyla da Mürree de gayet dingin bir hayat yaşıyordu. Tarık'la birlikte bir kulübede kalıyor, yakınlardaki otelin temizliğini yapıyorlardı. Bir gün mevcut yönetim devrilmiş ve yerine geçici olarak Hamit Karzai getirilmiş. Leyla umutlanmıştı. Kabil'e geri dönmek istediğini Tarık'a söyledi. Geri döndüler. Ülkesinde birçok şeyin değiştiğini gördüler. Ülkeye dönerken ilk olarak Kâbil'e değil, Meryem'in doğup büyüdüğü yer olan Herat'a gittiler. Gül Daman'a da gitti Leyla. Molla Feyzullah'ın evini buldu. Meryem'e bırakılmış bir mektup olduğunu öğrendi. Nana'yla Meryem'in yaşadığı kulübeyi de buldu ve mektubu okudu. Meryem'in babası Celil yazmış mektubu. Bir miktar da para bırakmış ona. 2003 yılında Afganistan'ı kasıp kavuran kuraklık sona ermiş, Deh- mazang'ta kiraladıkları evde yaşıyorlardı. Tarık, Leyla ile beraber Azize'nin bir ara kaldığı yetimhaneyi onardılar. Leyla orada çocukları okutuyordu. Yetimhanedeki günlerden birini anlatırken de kitap sona eriyor.
    ---------------------------------
    Kitapta sonsöz ve teşekkür bölümleri yer alıyor. Sonsöz kısmında UNCHR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) hakkında bilgi verilmiş, çalışmalarından kısaca bahsedilmiş. Teşekkür kısmında ise kitabı hazırlarken destek gördüğü kişilere ithafen bir yazı kaleme alınmış. Kitap heyecanla okuduğum bir kitaptı. Yazarın Uçurtma Avcısı kitabıyla benzer yönler bence mevcut. Kitapta evlilik dışı bir çocuk, yine kaotik bir ortam mevcut. Afganistan'ı yine aynı bakış açısıyla ele almış yazar. Kitabı okurken duygudan duyguya savruldum. Sadece kadın olduğu için ya da sadece bir ülkede doğduğu için bunları yaşamak zorunda kalan kadınlar olduğunu düşündüm. Nice Leylalar, Meryemler heba olup gitmiştir diye geçti aklımdan. Bunların dışında Uçurtma Avcısı kitabına göre bu kitabın savaşı anlatma bakımından daha başarılı olduğunu söylemeliyim. Uçurtma Avcısı kitabında daha dışardan aktarılırken bu kitapta daha gerçekçi, daha hissedilir bir şekilde anlatılmış. Ancak Leyla ve Meryem arasındaki bağ, Uçurtma Avcısı'ndaki Emir ve Hasan arasındaki gibi daha sıkı ve samimi bir şekilde anlatılmamış. Bu bakımlardan kitap bana göre ayrılıyor ilk kitaptan. Kitabın kapağına bakınca elinde taş olan bir erkek ayağı var. Kitap az biraz ilerleyince konuyu tahmin edebiliyorsunuz. Taşlama söz konusu olacak; bir çeşit idam! Kitabın İngilizce basımında yer alan kitap kapağına merak edip baktım. Yürüyen, sırtı hafif dönük burkalı bir kadın resmedilmiş. Açıkçası bu kapağı daha başarılı buldum. Yani Türkçe edisyonundaki kapak kitap konusunu tahmin edilir kılıyor bana göre. Kitapla ilgili aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Kitabı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.
  • Bin Muhteşem Güneş || KHALED HOSSEINI (Kitap Yorumu)
    ..
    .
    Herkese selamlar,herkese merhabalarrr! Nasılsınız ? Tatilin son günlerindeyiz (okullar açılsın artık, sınav haftalarıni bile özledim ). Sizin tatiliniz nasil geçti? Umarım verimli ve güzel bir tatil geçirmişsinizdir. Size çok beğenerek okuduğum bir kitap ile geldim. Eğer yorumu merak ediyorsanız, e hadi buyrun aşağıya
    ...
    .
    Bin Muhteşem Güneş yazardan okuduğum ikinci kitap,ilk önce Uçurtma Avcısı kitabını okumuştum. Yazarın kalemine yabancı değilim yani.Anlatımını sevdiğim bir yazar kendisi, değindiği konularda okunmaya değer. Yazar bu kitabı 2007'de yazmış. Bu kitabında Afganistan'da kadının yeri,yaşamı,ona gösterilen davranış tarzını anlatıyor. Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar ve en önemlisi geçmişe gömülen aşklar... Konuya gelecek olursak; Meryem evlilik dışı doğan bir çocuktur. Babası zenginlik içinde yaşam süren bir adam,annesi ise o evde hizmetçi. Bu yaşanan hadiseden sonra adam kadının onu kışkırttığını savunarak işin içinden çıkarken, hamile bir kadını çok uzak bir yere gönderir. Meryem burada doğar ve evlilik dışı bir çocuk olması hayatı boyunca asla peşini bırakmaz. Leyla Meryem' in evlendikten sonra taşındığı yerde yaşayan komşu çocuğudur. Savaşta yaşanan bir talihsizlik sonucu Meryem ve Leyla'nın yolları çok acı bir şekilde kesişir. Savaş,her insanı etkilediği gibi onları da derinden sarsacaktir. Bir sürü kayıp verilecek,kuraklık baş gösterecek,açlık insanları perişan edecek ve bu sebeple bir sürü insan yurdunu terk etmek zorunda kalacak. Ve tüm bu sıkıntılara rağmen Meryem ve Leyla'nın harika dostluğuna misafir olacaksınız. Bir de Meryem'in koskocaman sevgi dolu yüreğine...
    ...
    Kitabı mutlaka okuyun derim,beğeneceğinize yürekten inanıyorum. Kitaplığınızda küçük bir yer ayırabilirsiniz bence. Ben yazarın anlatımını çok samimi ve gerçekçi buluyorum. Özellikle kendi ülkesini anlatması yazarın kitaplarına merakımı arttırırken; kadınlara yapılan uygunsuz davranışları eleştirmesi yazarı daha çok sevmeme neden olan bir etken. Hatta bir ara kitabı okumayı bırakıp Afganistan tarihini bile oturup araştırdım.1960'larda yaşanan kadın erkek eşitliği,kadınların her alanda isteği gibi çalışabilmesi,eğitime verilen önem kendine hayran bırakırken daha sonra her şeyin tepetaklak olması kadınların yanında bir erkek olmadan sokağa çıkmadıkları,kahkahalarla gülemediği bir Afganistan çıkıyor ortaya. Yazar gerçekten yaşanan olaylar çok güzel kurgulamış. Herkese mutlu günler. Iyilikle ve kitapla kalın !
  • İncelememiz, Esra kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

    Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli Derya (Bahir) Deniz ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu ana denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

    İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mal etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığınız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

    Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
    Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen bir kültürel haktır...
    <a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

    http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

    http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

    http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

    http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

    http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

    http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

    http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

    Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de Edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

    I Dicle'nin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
    Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

    Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

    Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... Diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'si alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve bin bir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kura'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
    Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

    Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

    Dicle'nin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar... (takılı kalır boğazda) Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi) ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

    Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatsını katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasınani müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıka Bıro orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adına Ster demeye başlar.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımızı hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yanı kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çık tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

    Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ilr karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) mirinin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

    Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

    Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

    Sayfa: 430-431-432

    " Dicleyim ben

    Diclenin sesi
    Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
    Bir inilti, yabancı bir güneş altında
    Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
    Seni düşünüyor.
    Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
    Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
    Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
    Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
    Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
    Sen unutulmuş kaderim
    Sen yitirilmiş aklım, hafızam
    Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
    Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
    Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
    Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
    Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
    Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
    Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
    Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
    Kaybolmuş artık çok uzaklarda
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
    Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
    Dörtnala kalkan atlar,
    Kınından çekilmiş kılıçlar
    Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
    Gökyüzüne ulaşan fermanlar
    Etrafı esir alan naralar
    Yanan kasır ve kaleler
    Kaldırılan talanlar
    Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
    Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
    Nuh peygamberin sabrıyla 
    Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
    Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
    Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
    Neler gördün, neler duydun sen !
    Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
    Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
    Kaç felakete şahitlik yaptın sen
    Gelip geçtiler tümü
    Bir sen kaldın!
    Gideceğim ben, gidecğiz biz.
    Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
    Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Ataların sözüyle mırıldanan söz
    Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
    Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
    Enoş peygamberin kitabında yazılı,
    Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
    İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
    Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
    Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
    Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
    Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
    Dicle, Fırat
    Ben ataların sözü
    Ben sözü cennetin
    Cehennemin sözü
    Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
    Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
    Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
    Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
    Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
    Sözüm ben 
    Söz, Dicle türküsünün sözü
    Diclenin sesi
    Onunla birlikte ondan çok uzak ben
    Rahmet ülkesinin eşiğinde
    Dicle türküsünün son sözü,
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi... "

    Mehmed Uzun
  • #Kitapyorum
    #GayleTzemachLemmon
    #KhairKhanaTerzisi
    #syf226

    Bitti...
    Konusu ve anlatımından dolayı elimden bırakmadığım bir kitapti. Gerçek bir hikayeden esinlenerek yazılması kitaptaki yaşanmışlıkları gözler önüne seriyor
    Bu kitabı okurken sürekli empati kurmaya çalıştım. Ülkemizde kadın olmak zor diye düşünürken Afgan kadınlarının neler yaşadığını okuyunca yüreğim acıdı
    Beni en çok etkileyen olaylardan baziları şunlardı. Taliba'nın kadınlara Burka (Her taraftan kapalı sadece giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf)giyme zorunluluğu getirmesi, kadınların tek başına sokağa çıkamaması ve heran Taliban'ın adamları tarafından gözlenmeleri
    Konusuna gelince; Kamila Kabil'de yaşayan Sidiqi ailesinin beş kızından birisidir. Kabil'de Taliban rejiminin hakim olduğu yıllarda öğretmenlik yapması engellenince, tüm zorluklara rağmen ailesine reislik yaparak yaşam mücadelesi veren birçok genç kadından sadece birisi...
    Umudun peşinden gidip asla vazgeçmeyen Taliban baskısına direnen bir kadın girişimcinin hikayesi...
    Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarını anımsattı bana
    Kitap bitiminde tekrar tekrar şükrettim ve Atatürk'e birkez daha minnettar oldum. Bize böyle güzel bir ülke bıraktığı için, Kadınlara verdiği haklar için, özgürce yaşayabildiğimiz için, herşeye hür irademiz ile karar verebildiğimiz için...
    Afganistan'da Taliban zamanındaki kadınları daha iyi anlamak isteyen kişilere tavsiye ederim