Altın Çağ'dan gelen bir ağıt yakarısı duyuyordum sanki. Kusurlu ve tamamlanmamış olduğumuzu, ustalıkla örülmüş bir örümcek ağı değil, birbirine düğümlenip köşeye atılmış bir ip yığını olduğumuzu anlatıyordu.
Her üç işgal de, yani Mısır'ın Napoléon, Mekke'nin Vehhabiler ve Suriye'nin de İbrahim Paşa tarafından işgali Arap topraklarında Osmanlı idaresine alternatifler olduğunu göstermişti. Avrupalıların işgalini, kabile savaşçılarının ideolojik olarak güttüğü veya daha güçlü bir askeri gücü elinde tutan başka bir despotun idaresini içeren bu işgallerin hiçbiri geleneksel Sünni Müslüman elitler için özellikle çekici değildi. Yaklaşık olarak otuz yıl içinde meydana gelen bu sorunlar tek bir neslin üyelerinin en azından dolaylı olarak üçünü de deneyimlemelerine yol açtı. Bu olayların yarattığı travma açık bir şekilde işgallere belli bir mesafeden tanık olanları bile sarstı. Onlar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve birçoğu geleceğin getireceği mühim değişiklikleri me rak etmiş olmalıydı. Bir zamanlar Osmanlı hanedanının sağladığı güvenlik hissinin yerini şimdi eski düzenin gelecekteki şiddetli saldırılar karşısında ayakta kalacak kaynaklara sahip olup olmadığı konusunda belirsizlik almıştı. Eğer değişimin şiddetli temsilcilerinin Osmanlı Arap topraklarının halklarına bir mesajı varsa, bu da gelecek yılların daha fazla acıya gebe oluşuydu.