• bir gün mutlu olacağım, ben buna inanıyorum.

    mutluluk derken sıfır sorun bir hayattan 

    bahsetmiyorum...
    ama o sorunların yanında bir şeyler de güzel 

    olacak biliyorum.

    can sıkan şeyler yine olacak ama,

    geçip gitmeyi,

    boş vermeyi,

    gülüp geçmeyi,

    önemsememeyi ya da açık konuşmak gerekirse 

    siktir etmeyi, elbette öğreneceğim... en azından 

    böyle ümit ediyorum... 
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • EĞER AŞK VARSA ZAMAN AHMAKÇA BİR SÖZDÜR

    (Furuğ Ferruhzad’ın değişik yıllarda yaptığı seyahatler esnasında İbrahim Gülistan’a yazdığı mektuplardan bölümler.)

    Hayatımı kaybettiğimi hissediyorum… ve yirmi yedi yaşında bilmem gereken şeyden çok azını biliyorum. Belki de sebebi hiçbir zaman parlak bir hayatımın olmayışındandır. On yedi yaşında komik bir aşk ve evlilik gelecekteki hayatımın temellerini sarstı. Hayatta asla bir rehberim olmadı. Kimse beni fikren ve ruhen eğitmedi. Sahip olduğum şeyleri kendim elde ettim ve sahip olmadığım şeylere de sahip olabilirdim ama huysuzluklar, kendini bilmezlikler ve hayatın çıkmaz sokakları onları ulaşmama izin vermedi. Başlamak istiyorum.

    ***
    Benim kötülüklerim kötü olduğundan değil, işe yaramayan iyiliklerin fazla hissedilmesindendir.
    … içimde şaşırtıcı bir baskı hissediyorum… her şeyi delmek ve mümkün olduğunca batırmak istiyorum toprağın derinliklerine ulaşmak istiyorum. Aşkım orada, tohumların yeşillendiği, köklerin buluştuğu ve kabuğunun içindeki yaratılışın sürdüğü sanki doğumdan önce ve ölümden sonra sürekli var olan yerde. Sanki bedenim onun geçici bir şekli. Onun aslına ulaşmak istiyorum. Kalbimi bir meyve gibi yetiştirip ağaçların bütün dallarına asmak istiyorum.

    ***
    İçimdeki korkun hayatı kimse görmesin tanımasın diye sürekli kapalı kapı gibi olmaya çalıştım… kendi içinde canlı bir varlık olduğum halde insan olmaya çalıştım… biz duyguyu sadece ayaklarımızın altında çiğneyebiliriz asla ona sahip olamayız.
    Neye ulaşacağımı bilmiyorum ama şüphesiz gidilecek bir yer var ki tüm benliğim o tarafa akıyor. Keşke ölüp yeniden dünyaya gelseydim. Dünyanın değişmiş olduğunu, bu kadar zalim olmadığını insanların kendi adiliklerini unuttuklarına… ve hiç kimsenin evinin etrafında duvar örmediğini görseydim.
    Hayatın komik adetlerine alışmak duvarlara ve sınırlara teslim olmak doğaya aykırıdır. Mahrumiyetlerim beni üzse de bir ilişkide yaşanabilecek bütün aldatıcı tuzaklardan kurtaran faziletli bir tarafı da var. Kendileri ile birlikte bu ilişkinin derinine, asıl değişim ve çarpıntılara yaklaşırlar. Ben doymak istemiyorum. Belki de doygunluğun faziletine erişmek istiyorum.
    … benim kötülüklerimin nesi var, güzelliklerimin acizliğini ve utancını açıklamaktan başka; gözlerime kadar duvar ördükleri bu dünyadaki tahammülüm esaret inlemesinden başka bir şey değildir ve karneye bağladıkları güneştir ve fırsat kıtlığıdır, korkudur, boğulmadır, hakarettir.
    Geçen gün yanımdaki odada (otelde) bir kadın intihar etti. Sabaha yakın o odadan bir ağlama sesi geldi. Ben köpek inliyor sandım. Dışarı çıktım kulak verdim. Başkaları da geldi. Sonunda kapıyı kırdılar ve kül rengine dönmüş, çok çirkin ve kısa boylu kadındı, fakir görüntüsüyle yatağın üzerinde kendinden geçmişti, tokatladılar, ayaklarından tutup dördüncü kattan birinci kata indirdiler. Kadın ölmek üzereydi, sonra öldü. Odanın ortasında düşmüş olan çantasından ve elbisesinin içinden komik ve acayip şeyler görünüyordu. İstemediğim kadar renkli kağıt ve renkli kaplanmış oyuncuklar, çocuk öykü kitapları, türlü türlü haplar Hz. İsa’nın resmi ve takma bir göz.
    Bilmiyorum niçin ölüm bu kadar acımasız göründü bana, onun peşinde hastaneye gitmek istiyordum ama bütün bu insanlar, bu morarmış cesede o kadar kaba davrandılar ki ben acıma ve teselli göstermeye cesaret edemedim. Odama geldim, uzandım ve ağladım.
    İnsanların ağaçların gölgesine adlarını kazımaktan mutlu olmaları ne kadar komik değil mi? Bu insanlar çok bencil, geride bir tek saç teli bırakmayan insanlar da şerefli ve asil olmuyor mu?

    ***

    Saçlarım beyazladığı ve alnımda kırışıklar olduğu için mutluyum. Hayal kurmadığım ve rüya görmediğim içinde mutluyum. Artık yakında otuz ikisinde olacağım, her ne kadar otuz iki yaşında olmak hayatın korkulu yılını geride bırakmak ve sona erdirmek olsa da karşılığında kendimi buldum.

    ***
    Zihnim meşgul ve ilgisizim, izleyici olmaktan artık yoruldum. Eve döndüğümde ve kendimle baş başa kaldığımda tüm günümün benimle alakası olmayan ve geride bir şey bırakmayan bir kalabalık içinde, başıboşlukla, kaybolmuşlukla geçtiğini hissediyorum.
    …(Festivalden) eve geri dönüyordum… yetim çocuklar gibi, ayçiçeklerini düşünüyordum. Ne kadar büyümüşlerdir? Bana yaz. Çiçeklendiklerinde hemen bana yaz… uyuduğum bu yerden deniz görünüyor. Denizin ortasında kayıklar var ve sonunun nerede olduğu belli değil. Eğer bu sonsuzluğun bir parçası olabilseydim o zaman istediğim her yerde olabilirdim… böyle bütünleşmek veya böyle devam etmek istiyorum. Topraktan her zaman beni cezbeden bir güç yükseliyor. Yükselmek veya ilerlemek benim için önemli değil. Yalnızca sevdiğim bütün şeylerle gömülmek istiyorum. Tamamen değişmesi imkansız bütün sevdiğim şeylerde gömülüp eriyeyim. Bana öyle geliyor ki sadece kaçmak, yok olmakla, değişimle, yitip gitmekle önemsiz bir şey olmakla aynı şey.

    ***

    (Pizaro’da sinema yazarları festivalindeki olağanüstü karşılanmasından ve saygı gösterilmesinden sonra)
    … bütün bu değişik insanların arasında o kadar yalnız hissediyorum ki bazen öfkeden haykırmak istiyorum. Olayların dışında kalma hissi beni boğuyor. Keşke başka bir yerde, canlı ve etkinliklerin merkezine yakın bir yerde dünyaya gelseydim. Ne yazık ki tüm ömrümü ve gücümü sadece ve sadece aşk sebebi ile toprağa ve anılara bağlı olarak ölümle, hakaretlerle ve beyhudelikle dolu ıssız yerlerde telef ediyorum. Şimdiye kadar yaptığım gibi. Öyle bir güçle öne çıkan ve daha iyi yapma ve yaratma gayretini telkin eden bu dengeli canlı akışı ve bu farkı gördüğüm zaman beynim kararıyor ve ümitsizlikle doluyor ve ölmek istiyorum ölmek ve artık Farabi salonuna adım atıp beş riyallik o saçma dergiyi görmek istemiyorum…

    ***

    Ne acayip bir dünya. Asla kimse bir işim olmaz, ben böyle zararsız ve kendi halimde olunca herkes için merak konusu oluyorum… insanlara nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç bir insanım. Başkaları ile bir sohbet konusu açmak benim için büyük bir sorun, özellikle bu insanlar bana hiç ilginç gelmiyorlarsa, neyse geçelim.
    Leonardo’nun Ulusal Galeri’deki (Neşnal Galeri) bir tablosunu daha önce görmemiştim. Yani daha önceki Londra seyahatimde. Çok kalabalıktı. Her şey mavi tondaydı. Adem gibi, üstelik şafak vakti. Eğilip namaz kılmak istedim. İnanç işte, ben sadece inanç duygusunu aşk ve övgü anlarında hissediyorum.

    … ne olursa olsun Tahran’ımızı seviyorum. Ben onu severim fakat varlığım yaşamak için orada bir hedef olup çıkıyor. O gevşetici güneşi, o ağır gün batımını, o toprak yolları ve o yoksul mutsuz insanları severim…

    … keşke Hafız gibi şiir yazabilseydim ve onun gibi gelecekte insanların hayatı boyunca en sıcak anlarıyla ilişki kurabilecek bir hassasiyete sahip olabilseydim. Eğer aşk varsa zaman ahmakça bir sözdür.


    Furuğ Ferruhzad
    (Sonsuz Gün Batımında Syf: 62,63,64,65)
  • Nerede o günler. Nostalji kıvamında şu şarkıyı dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/TAUMwEet0ro

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa. Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • SAKURANIN ÇOCUĞU
    “Sayın seyirciler, haber bültenimizi bir son dakika haberi ile kesiyoruz. Aldığımız verilere göre şu an Kyoto ağır bir bombardıman altında. Çin ile gerginleşen ilişkiler sonucu, Çin, Japonya'ya savaş açtığını duyurduğu saniyelerde, Kyoto bombalanmaya başladı. Yetkililerden son dur... il... ilgi... açıkla... be...”

    Dıııttt.
    Yayın burada kesiliyordu. CHR şirketi yönetim kurulu toplantısında, Hashirama Nara başkanlığında, 750 yıl öncesine ait ellerinde kalmış tek veriyi inceliyorlardı. 2019 yılındaki savaşta Japonya ağır bir yenilgiye uğramış, Hiroşima ve Nagazaki felaketinden sonra Japonya bu kez Kyoto’da daha ağır bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Çin savaşta Japon devlet arşivlerini yok ederek, Japonların 2019 ve öncesine ait tüm tarihini silmişti.

    CHR şirketi, Kyoto’nun bulunduğu yere kurulmuş şirketlerden biriydi. Hashirama Nara uzun yıllardır çalışılan geçmişe ışınlanma ile ilgili çalışmaları tüm ülkede bilinen bir yöneticiydi. Çalışmalarını 2500'lü yıllarda keşfedilen, içinde bulunulan zamanda ışınlama üzerine geliştirip, geçmişe ışınlanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamış ve son aşamaya gelmişti. Gidilecek zaman ve gidecek kişiye son toplantıda karar verdikten sonra artık uygulama aşamasına geçeceklerdi.

    Hashirama Nara bulduğu videoyu izlettikten sonra, “Gideceğimiz zamanın 2019 yılı bombalamadan bir hafta öncesi olmasını istiyorum. Eğer karar birliğine varabilirsek, atalarımızın savaştan bir hafta önce Kyota'da neler yaptıklarını bilmek ve onların yaşantılarına şahitlik etmek, her birimiz için paha biçilemeyecek derecede kıymetli olacaktır.” dedi.
    O sırada toplantıda bulunanlardan programlama görevlisi olan Minato Hideki, bu öneriyi desteklediğini açıkladı ve gerekli tüm işlemlerin hazır olduğundan emin olduğunu söyledi. Hashirama Nara'nın kızı Yume söz alarak “ Zaman, her birimiz için önemli olsa da göndereceğimiz kişi için büyük riskler taşır. Eğer onun geri ışınlanmasını yaparken en ufak hatamız olursa o kişi savaşta hayatını kaybedebilir. Bu yüzden bir hafta öncesi değil, ya daha önce ya da daha sonra olan bir tarih olmasını öneriyorum.” dedi. Bunun üzerine Hashirama Nara, “ Uzun zaman bu riskleri düşündüm ve şöyle bir çözüme ulaştım; oraya gönderilecek kişi ben olacağım. Eğer riski kendi üzerime alırsam bu deneme sadece benim için sorun teşkil eder, bense bunu kabul ediyorum.” dedi. Toplantıda bulunan herkes gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Yume gözlerini babasından ayıramıyordu, içindeki endişe bu kez daha çok artmıştı. Ama karar onaylanıp babasının gitmesi kesinleşince sesini çıkaramadı.

    Ertesi gün hazırlıklara başlandı. Hashirama Nara ışınlanacağı koltuğa oturdu. Dışarıda Minato Hideki ve Yume konuşuyorlardı. Yume “ Babamın savaş başlamadan dönebilmesinde en büyük sorumluluk sana ait Minato-san. Ne kadar konuştuysam da son güne kadar onu geri getirmememiz konusunda kararlı. Sana güveniyorum, lütfen ona bir şey olmasın.” dedi. Minato, sorumluluğun patrondan sonra onda olmasından gururlu bir şekilde “ Kendinizi üzmeyin Yume-san, bu kendi geliştirdiğimiz ve başarılı olacağımız bir teknoloji olacak. Babanız yıllardır uğraştığı çalışmalarının sonucuna kendi ulaşmak istiyor.” dedi. Yume babasıyla gurur duysa bile endişesinden kurtulamıyordu. Birlikte Hashirama'nın yanına geldiler. Yume babasına gülümsedi ve hazır olup olmadığını sordu. Hashirama kızının gözlerinin içine bakarak “Haydi başlayalım!” dedi.

    Işınlanma başlamıştı. İlk önce uzaya fırlatılacak olan Hashirama, boşlukta solucan deliklerindeki akım sayesinde ışık hızını geçecek, istedikleri yıla ulaştıklarında delikten kurtarılarak Kyoto'ya indirilecekti. Fırlatma tamamlanmıştı. Artık Hashirama'nın istediği yıla gelmeye az kalmıştı. Sonunda delikten kurtarılıp Kyoto'ya iniş başarıyla sağlanmıştı.
    Kyoto... Başkentlerin Başkenti.
    Hashirama gözünü almış ışığın etkisinden yeni yeni kurtuluyordu. Gözleri tam manasıyla ona etrafı gösterdiğinde kendini bambu ormanında buldu. Yeşilin verdiği huzur ile bambularla çevrili yolda yürümeye başladı. İlerleyip ormandan çıkınca yerleşim yerlerine yaklaşmıştı. Daracık sokaklarda ilerlerken, gözleri sokaklarda asılı olan kağıt fenerlere takıldı. Her biri loş ışığı ile sokağa sakinlik veren bir renk katıyordu. Tarih kokan bu yerlerde yürüdükçe üstündeki kıyafetleri ona yabancı gelmeye başlamıştı. Minicik dükkanlardan birine girerek, neler satıldığına baktı. Çeşitli el sanatlarıyla uğraşan utangaç insanları çok sevmişti, sanki ona bir yabancı olduğunu unutturmuşlardı orada. Vaktin ilerlediğini fark edince kendisi için kalacak yer bulmalıydı. Sokakta bazı kişilere sorduktan sonra bir yabancı için en iyi konaklamanın ryokan konukevleri olduğunu söylediler. Birinin yolunun tarifini aldı ve oraya doğru yola koyuldu. Buraya ışınlandığını bilmiyor olsa buraya ait olduğunu düşünecekti.

    Konukevine girerken onu eşsiz bir dantel gibi işlenmiş olan bahçe karşıladı. 2019 yılında bu güzellikte sanatla harmanlanmış bahçe görmek onu şaşırtmıştı. Atalarının o zamanlardan ne kadar zarif ruhlu olduğunu düşündü. Her biri çeşitli desenlerle biçimlendirilmiş ağaçların ve havuzları ile süslenen bahçenin içinden geçip kapıya ulaştı. İçeri girdiğinde sessizliğin içinde sadelik ve huzur dolu bir mekan gördü. Odasına varmadan arka taraftaki kaplıcayı görmek istemişti. Yeşilliğin konukevi etrafında kümelendiği manzarada; kaplıca, sıcak suyun buharı ile mistik bir hava katıyordu ortama. Su sesleri eşliğinde biraz yer yatağında uyuduktan sonra acıktığını fark etti. Ama yanında para yoktu, cebindeki bir miktar altını paraya çevirmesi gerekiyordu. Dışarı çıkıp o daracık sokaklardan tekrar geçerek altını bozduracağı yere ulaştı. Sonra para ile konukevine döndü. Yemeğini orada yiyecekti. Kaiseki yemeği adını verdikleri yemekten büyük zevk almıştı. Kaiseki arka arkaya ufak porsiyonlar halinde gelen lezzet şöleniydi. Bu lezzetlerin yapımını ona anlatan ise yemekte Hashirama’ya eşlik eden küçük bir çocuktu. Annesi aşçı olan bu çocuk garip gördüğü Hashirama’ya ilgi duymuştu. Seyredildiğini fark eden Hashirama, onu yanına çağırınca yemek boyunca sohbet etmişlerdi. Ertesi gün için Hashirama'yı tapınakları gezdirmeye söz veren Kai ayaksız sandalyesinden kalkıp mutfağa döndü.

    Sabah erkenden Kai Hashirama’nın odasına gelmişti. Hazırlanıp yola çıktılar. İnari dağı eteklerine kurulmuş olan Fushimi İnari Tapınağı yemyeşil ormanın içinde turuncu kapılarıyla parlıyordu. Tapınak içinde bulunan tilki heykelleri ise her an canlanacaklarmış gibi duruyordu. Oradan Kinkaku-jin Tapınağına geçtiler. O tapınakta ise altın varaklı süsler ahşap üç katlı binaya renk katıyordu. Asıl süs ise etrafında bulunan yemyeşil bahçesiydi. Hashirama yıllar önce binalarının yerinde bulunan bu doğayı gördükçe derin bir hüzün duyuyordu. Tapınaktan çıkarken etrafını saran tütsü kokusunun ve eşsiz atmosferinin büyüsü adeta onu kapıdan içeri çekiyordu.

    Gün bitip tekrar konukevine dönerlerken Hashirama ve Kai birlikte pirinç tatlılarını afiyetle yiyorlardı.

    Sonraki günlerde Felsefecinin Yolu denilen yerde yürüyüp beraber ormanın sessizliği içinde huzuru ta içlerinde duydular. Çeşitli tapınaklara uğrayıp oradaki turuncu kıyafetli rahiplerin yaptıkları ritüelleri izlediler. Tapınakların birinde Kai ilerdeki taşı göstererek “ O taştan şu ilerdeki taşa kadar gözleri kapalı yürüyen hayatının aşkı ile karşılaşırmış amca. Sende yürümek ister misin?” dedi yüzünde muzip bir gülümsemeyle. Hashirama çocuğu mutlu etmek için bunu denedi fakat gözlerini açınca kendini bir rahibe çarpmak üzereyken buldu.
    Gion bölgesinde Geysha adını verdikleri garip, yüzleri bembeyaz boyalı, ayaklarında tahta terlikli ve üzerlerinde kimono adını verdikleri elbiseler bulanan kadınları gördü. Böylece beş günü çoktan bitmişti Hashirama’nın. Aklında Kai'nin Zen bahçesinde anlattığı şeyler hala yankılanıyordu. Yemyeşil bahçenin içinde yer alan kum, çakıl ve kayalar bulanan alanın mistik anlamlarını Kai çok güzel anlatmıştı. Kai ona “ Hashirama amca, bu çakıllar okyanusu, kayalar Japonya adalarını, taşlar ejdere doğru yüzen anne kaplanla yavrularını ve zihin anlamına gelen karakteri oluşturuyor. Tırmıklanmış beyaz kumlarsa güçlü akan suyu temsil ediyor.” demişti. Hala kulaklarında o beyaz kumları sessizce dinlediğinde gelen su sesi dolaşıyordu.

    Altıncı gün Setsubin Festivaline katıldı. Baharın gelişini simgeleyen festivalde halk evlerin ve tapınakların etrafına baklalar atarak kötülükleri ve hastalıkları kendilerinden uzaklaştırıp, bereketi davet ettiklerine inanıyorlardı. Festivalde tapınaklar rengarenk süslemişlerdi.

    Kyoto'da görebileceği yerleri görmüştü artık. En son Hiroshima ve Nagazaki'de ölenler için yapılan anıtı ziyaret etmek istedi. Oraya vardığında Kai'yi görmek Hashirama'yı şaşırttı. Yanında bir adamla dualar okudular ve çiçek bıraktılar anıta. Kai onu görünce koşarak yanına geldi ve babasıyla Hashirama'yı tanıştırdı. "Biliyor musun amca benim dedemin ismi burada yazıyor." dedi Kai. Hashirama ne diyeceğini bilemedi. O konuşmadan Kai'nin babası anlatmaya başladı " Aslında burada adı yazan benim dedem, Kai'nin büyük dedesi. Hiroshima bombalandığı zaman hayatını kaybedenlerden biri de benim dedemmiş. Babam öyle anlattı. O da kaldığı kimsesizler yurdunda öğrenmiş olanları. Babam o zaman bir yaşındaymış, annesi doğum yaparken ölmüş, babası da bombalamada. O ölmemiş orda olmasına rağmen. Ama orda bulunmaktan dolayı hayatı hastanelerde geçmiş. Radyasyon sonucu hasar gören organları, onun ben 3 yaşına gelene kadar yaşamasına izin vermiş. Kai dedesinin adını her buraya gelip okuduğunda mutlu oluyor, her hafta ziyaret ediyoruz onları." dedi. Kai gülümsüyordu. "Her geldiğimde onlara çiçek getiriyorum, kokularını sevdiklerine eminim." dedi. Sakura ağaçlarının çiçekleri esen rüzgarla birlikte anıta doğru savruluyordu. Hashirama " Eminim çok seviyorlardır Kai." dedi.

    Vakti dolmuştu, bambu ormanına gidip geri dönüşü başlatması gerekiyordu. Onlardan ayrıldı, anıta gidip onlar gibi dua etti ve yola koyuldu. Bambu ormanında bulunan aracı onu bekliyordu. Araca binip geri iletim verilerini bilgisayara işledi. Sinyali alan Minato ve Yume aracı tekrar uzaya fırlatma işlemine başladılar. Hashirama o sırada saatine baktı, haberlerin verildiği saate sadece beş dakikaları kalmıştı. Araç ağır ağır hareket etmeye başlarken gökyüzünde uzakta beliren uçakları görüyordu Hashirama. Anıt bir nokta halindeydi artık. Atmosfer tabakasını geçmek üzereydi ki Kyoto’dan dumanlar yükseliyordu. Gözlerini sımsıkı yuman Hashirama içinde derin bir acı duyuyordu. Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu. Eline cebindeki bir şey takıldı. Baktığında sakura ağaçlarının mis gibi kokan çiçeğini gördü. Avucunda nazikçe sarmaladı onu. Artık bitmişti. Az sonra onu Yume ve Minato’yla birlikte tüm şirket karşıladı. O ise hiç kimseyle konuşmadan doğruca 2019 yılında ölenler için yapılan anıta gitti. Arıyordu, tek bir isim arıyordu.
    Uzun bir müddet anıttaki isimleri okuduktan sonra görmüştü avucundaki çiçeğin sahibini.
    Kai Nakamura(2007-2019)...
  • İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • Nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli, bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz, diyordum.