• James Joyce’tan eşi Nora Barnacle

    22 Eylül 1909, Dublin.

    Sevgili aşkım, Dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. Burası tam bir başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. Dışında olacağım günleri iple çekiyorum. Hep sen varsın düşüncelerimde. Geceleri yatağa girmek benim için bir tür işkence. Aklıma gelenleri yazamayacağım bu kağıda, arzumun çılgınlıklarını. Seni yüzlerce acayip yüzkızartıcı, bakir, bitkin pozda görüyorum. Kendini bana ve sevgilim, tamamen, tamamen, kavuştuğumuzda. Kutsal ve başkalarına mahrem olan her şeyi özgürce bana ver. Senin gövdenin ve ruhunun Tanrısı olmak istiyorum.
    Hergün senin bana yazmanı dilediğim bir mektup var, sadece ve sadece benim gözlerim için. Bunu evveliyetle ben yazmak istemiyorum. Belki de onu bana yazar ve belki hasret ecımı dindirirsin.
    Artık ne girebilir ki aramıza. Çok çektik ve yorulduk. Tüm utanç perdelerini indirdik ve şişeyi taşa çaldık biz. Birbirimizin gözlerinde saatler ve saatler sürecek saadeti göremeyecek miyiz?
    Tenini benim için donat sevgilim. Buluştuğumuzda güzel, mutlu, sevgili, alımlı, anılarla dolu ve özlemlere boğulmuş ol. Ölü’de senin teninden bahsederken kullandığım üç sıfatı anımsıyor musun: müzikal ve garip ve parfümlü.
    Kıskançlık hala damarlarımda dolaşıyor. Tamamen unutabilmem için aşkın şiddetli ve keskin olmalı.
    Nora, sana olan aşkımı yitirmeme izin verme. Eğer yaşantımızı bu şekilde sürdürebilirsek çok mutlu olabiliriz. Bırak beni seveyim Nora. Aşkımı öldürme.
    Sana çamsakızı bir armağan gönderiyorum. Bu fikir tamamen bana ait ve istediğim gibi olması çok zor oldu. Fakat daima sana bu anı hatırlatacak.
    Bana yaz sevgilim ve beni düşün.
    Bizi bekleyen mutluluklar yanında bir hafta veya on gün nedir ki!
  • ‘’Yazdıklarım her ne kadar kötü olsa da, yaralı ve hüzünlü bir ruhun daha kötü bir şeyden bir süreliğine uzaklaşmasını sağlıyor. Bu benim için yeterlidir, belki de değildir ama yazdıklarım bir amaca hizmet ediyor ve böylece hayatta yerini buluyor.’’ (sf 75)

    İncelemeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Gerçi bu bir inceleme yazısı mı olacak ondan da emin değilim. Biz buna ‘duygu yazısı’ diyelim..

    Kendi kendiyle konuşuyor, kavga ediyor ve dertleşiyormuş gibi ama sanki yazmazsa boğulacak ve dünyaya sığamayacak gibi de. Sanki depresyonda gibi ama hayatın anlamsızlığından bezmiş gibi ve bunu depresyon olarak nitelendirmenin komik olduğunu düşünüyormuş gibi de. Sanki mutsuz gibi ama aslında bundan inanılmaz zevk alıyormuş gibi de. Sanki insanlardan bıkmış gibi ama müthiş bir yalnızlıktan kurtulmak için birinin elini uzatmasını bekliyormuş gibi de. Sanki biri elini uzatsa gidecek gibi ama ruhu hep duvarlarıyla çevrili kalacak ve yalnızlığından kopamayacak gibi de. Sanki isyan ediyormuş gibi ama durumunu kabullenmiş ve bulunduğu durumdan farklı bir şekilde yaşayamayacakmış gibi de. SANKİ YALNIZ GİBİ AMA ASLINDA O KADAR ÇOK DUYGUDAŞI VAR Kİ…

    Benim canım Pessoa’m,
    Seni tanıdığım günden beri mutsuz olduğum her an önce senin kitaplarına gider elim. Bir dosta gidip anlatamam içimdeki uçurumları çünkü beni senden başkası anlamayacak gibi. Uçurumlarımızın benziyor oluşu ve benim onları ifade edemeyecek kadar yetersiz oluşumu senin varlığınla kapatıyorum. Kitaptaki şu cümlen sana olan gönül bağımı bir kat daha değerli hale getirdi:

    ‘’Benim için hayat, uçuruma giden otobüs gelene kadar kalmak zorunda bırakıldığım yol kenarındaki bir handır sadece. Otobüs beni nereye götürecek bilmiyorum, çünkü hiçbir şey bilmiyorum. Bu hanı bir hapishane olarak düşünebilirim…’’ (sf 85)

    Pessoa! Keşke o handa bir gün geçirebilseydik seninle. Seninle oturup sohbet etmeyi, seni anlamayı o kadar çok isterdim ki…

    "Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni "anlayan" birine, içinde doğup sevebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim. Ne var ki, doğmak şöyle dursun, o zaman çoktan ölmüş olacağım ben." (sf 435/ Huzursuzluğun Kitabı)

    Diğerlerini bilmem ama görmediğim, hiç sesini duymadığım ve varlığımdan habersiz birinin benim için bu kadar değerli olacağını söyleselerdi güler geçerdim. Sen benim için bir yazardan ötesin! Bence ben tarafından bir aileye kavuştun bile..

    Mutsuz başladığım bir kitabından her seferinde mutlu
    ayrılıyorum. Sanırım istediğim tek şey anlaşılmak ve taa yıllar öncesinden beni anladığını görmek rahatlatıyor. Herkes ‘ya ne depresif adam bu’ dedikçe bana bir gülme geliyor. Depresif bir insanın, depresif başka bir insanı depresiflik çukurundan çekip çıkarabileceğine inanmıyorlar çünkü seni hiç tanımadılar. Tanısalar bile anlamadılar. Anlasalar bile hissedemediler.

    Seni anlıyorum Pessoa.

    Seni hissediyorum Pessoa.
  • İnsanlar yardıma meraklı olduklarından -sırf kendilerini olduklarından daha üstün hissetmek İçin- kütüphanedeki içimi bana geri verecekler. Zamanla aynı barlara, gece kulüplerine gitmeye başlayacağım; arkadaşlarımla dünyanın sorunlarından, adaletsizliğinden söz edeceğiz, sinemalara gideceğim, gül kıyısında yürüyüşlere çıkacağım.

    Hap almayı akıl ettiğim için herhangi bir sakatlığım yok, hâlâ genç, güzel ve zekiyim, erkek arkadaş bulmakta zorlanmayacağım, hiçbir zaman zorlanmadım zaten. Onlarla kendi evlerinde ya da koruluklarda sevişeceğim, belli ölçüde zevk alacağım, ama orgazm olur olmaz o boşluk duygusu geri gelecek. Konuşacak pek bir lafımız olmayacak ve ikimiz de bunu bileceğiz. Bir an önce sıvışmak için bahane uydurma ânı gelecek -“Geç oldu” ya da “Yarın erken kalkmam gerekiyor”- ve birbirimizin gözlerine bakmaktan çekinerek çabucak ayrılacağız.

    Ben rahibelerin yanındaki kiralık odama döneceğim, kitap okumaya çalışacağım, TV'yi açıp hep aynı bildik programlara bakacağım, saati kuracağım, ertesi sabah her sabahki aynı saatte çalıp beni uyandırsın, ben de kütüphaneye gidip her gün yaptığım aynı şeyleri makine gibi tekrarlayayım diye. Öğlen de tiyatronun karşısındaki parkta her gün oturduğum bankta oturup sandviçimi yiyeceğim, her Allah'ın günü sandviçlerini yemek için hep aynı bankları seçen insanlar göreceğim, hepsinin yüzünde hep aynı boş bakış olacak, derin bir şeyler düşünüyormuş numarası yapacaklar.

    Sonra işyerime döneceğim, kim kiminle çıkıyormuş, kimin ne hastalığı varmış, kim kocası yüzünden gözyaşı döküyormuş dedikodularına kulak kabartacağım ve kendimi ayrıcalıklı hissedeceğim: Güzelim, iyi bir işim var, istediğim adamı elde edebilirim. Gün akşama döndüğünde gene o eski barlara uğrayacağım ve her şey gene yeniden başlayacak.

    Kendimi öldürme girişimim yüzünden şu üzüntüden aklı başından gitmiş olan annem, zamanla şoku atlatacak, hayatıma ne zaman bir yön vereceğimi neden herkese benzemediğimi sormaya başlayacak yeniden, yaşamın aslında hiç de karmaşık olmadığını söyleyecek: “Bana baksana, yıllardır babanla evliyim, seni elimden gelebilecek en iyi şartlarda büyüttüm, hep sana en iyi örnek olmaya çalıştım.”

    Günün birinde onun hiç durmadan aynı sözleri tekrarlamasından bıkıp usanacağım, sırf onu hoşnut etmek için biriyle evlenip o adamı sevmeye zorlayacağım kendimi. İkimiz birlikte bir geleceğimiz olduğu hayalini kurmayı başaracağız: kırda bir ev, çocuklar, çocuklarımızın geleceği. İlk yıl sık sık sevişeceğiz, ikinci yıl daha az; üçüncü yıldan sonra insanın aklına herhalde ancak on beşte bir gelir seks, aklına geleni ise ayda bir gerçekleştirir. Daha da beteri, hemen hemen hiç konuşmayacağız. Durumu kabullenmeye çalışacağım, neyim eksik ki, bu adam artık benimle ilgilenmiyor, yüzüme bile bakmıyor, hep arkadaşlarından söz ediyor, sanki gerçek dünyası onlarmış gibisinden kendi kendimi sorgulayacağım.

    Evliliğimiz iyice kötülediğinde gebe kalacağım. Çocuğumuz olacak, bir süre birbirimize yakınlaşacağız, sonra her şey gene eskisi gibi olacak.

    Dün -ya da günlerce önce miydi bilmiyorum artık- o hemşirenin anlattığı teyze gibi kilo almaya başlayacağım. Perhizlere gireceğim, her gün, her hafta sistematik yenilgilere uğrayacağım, her türlü denetim çabama ısrarla karşı koyarak artan kilolar karşısında. 0 aşamada, depresyonu engelleyen sihirli haplar kullanmaya başlayacağım, derken bir-iki çocuk daha yapacağım, çok kısa süren aşk gecelerinin meyvesi olarak. Çocuklarımın yaşam nedenim olduğunu söyleyeceğim herkese, oysa aslında benim yaşamım onların yaşam nedenidir.

    Herkes bizi mutlu bir çift olarak görecek, yüzeyde görünen mutluluğun altındaki yalnızlıklardan, öfkeden, tevekkülden kimsenin haberi olmayacak.

    Derken, günün birinde, kocam ilk sevgilisini bulacak, ben o hemşirenin teyzesi gibi ortalığı ayağa kaldıracağım belki ya da kendimi öldürmeyi düşüneceğim bir kez daha. Ama o zamana dek yaşlanmış, korkaklaşmış olacağım. Bana gereksinme duyan iki-üç çocuğum olacak; her şeyi terk etmeden önce onları büyütüp dünyada bir yer edinmelerine yardıma olmak zorunluluğunu duyacağım. Kendimi Öldüreceğime rezalet çıkaracağım, çocukları alıp gitme tehdidini savuracağım. Her erkek gibi kocam da sinecek, beni sevdiğini, bir daha böyle bir şeyin olmayacağını yeminle söyleyecek. Onu gerçekten terk edecek olsam ana-babamın evinden başka gidecek bir yerim olmadığını, ömür boyu orada kalıp annemin dırdırını -mutluluk fırsatını elimden kaçırdığımı, her erkeğin böyle kaçamaklar yaptığını, aslında çok iyi bir adam olduğunu, kendini bilen kadının yerinin kocasının yanında olduğunu, çocukların bu ayrılıktan dolayı bunalımlar yaşayacağını- dinlemek zorunda kalacağımı aklına bile getirmeyecek.

    Birkaç yıl sonra bir başka kadın girecek hayatına. Ya birlikte göreceğim onları ya da biri haber verecek, öğreneceğim kısaca. Ama bu kez öğrendiğimi açıklamayacağım, görmezden geleceğim. Tüm enerjimi ilk sevgiliyle boğuşmak için harcamışım, artık hiç enerjim kalmamış. Zaten hayalleri unutup yaşamı olduğu gibi kabullenmek daha iyi, daha kolay. Annem haklıymış.

    O hep anlayışlı bir koca olacak; ben hep kütüphanede çalışmayı, öğlenleri tiyatronun karşısındaki ta sandviçlerimi yemeyi, başlayıp başlayıp doğru dürüst bitiremediğim kitapları okumayı, on, yirmi, elli yıl öncekinden farklı olmayan televizyon programlarını izlemeyi sürdüreceğim.

    Tek fark, sandviçleri yerken şişmanlıyorum, diye suçluluk duyacağım, evde beni bekleyen kocam ve çocuklarım olduğu için akşamları barlara gidemeyeceğim.

    Bundan sonra geriye kalan tek şey çocukların büyümesini beklemek ve gün boyu intiharı düşünmek, ama bunu gerçekleştirecek cesareti bulamamak olacak. Günlerden bir gün, hayatın zaten bunlardan başka bir şey olmadığını, tasalanmanın gereksiz olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlayacağım. Ve kabulleneceğim.
    Paulo Coelho
    Sayfa 4 - Can Yayınları
  • Nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkla­rın altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisse­den bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli, bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım, göreceksiniz, diyordum.
  • Sabahattin Ali’den kalan içi evrak dolu bir sandıktaki hazineden derlenen bu kitap; dört hikaye, on bir şiir ve bazıları yayımlanmış makalelerden oluşmakta.
    Kitabın önsözünde okuduğum üzere, Sabahattin Ali’nin kendisinin yayımlamadığı ya da kitaplarına almadığı çalışmaları, bugün gün yüzüne çıkarmanın yazara haksızlık olduğu konusunda tereddüt edilmiş. Ben bu tereddüde hak vermekle birlikte, bencil bir şekilde bu eserlere erişebilmekten pek memnun oldum.
    Kitap birbiri ardına dört hikayeden, şiirlerden ve makalelerden oluşmakta demiştik. Beni en çok etkileyen, “O arkadaşım” adlı hikaye oldu. Sabahattin Ali büyük bölümü mektuptan oluşan bu hikayeyi, kuvvetle muhtemel zayıf bulduğu için, hikayelerini topladığı kitaba almamış. Yalnız öyle bir mektup ki, bir an için gözlerinizi kapatıp kendinize yazıldığını düşününce, keyiften eriyorsunuz. Hayatta pek az sefer şahsıma yazılan bir mektubu okuma lütfuna erişebildiğim için, belki de teknik olarak zayıf bulacağınız bu hikaye benim gönlümü fethetti. Buraya mektuptan birkaç cümle eklemek istiyorum:

    “İnsanlardan takarrüp ettiğim, insanların suratına tükürdüğüm zamanlarda, onların fevkine çıkan sana o kadar muhtacım ki!... Birbirine bu kadar yakın kimselerin buluşması enderdir. Biz tesadüfün bu lütfunu tekmelemeyecek kadar zeka gösterelim... Ne dersin?”

    Bitirmeden önce bir de “Kadınlar Üzerine Bir Konferans” isimli metinden söz etmek istiyorum. Bu metin Konya Halkevi’nde verdiği bir konferanstan alınmış. Kadınlara duyduğu saygıya, verdiği öğütlere, ben hayran oldum. Bugün bile o düşünce yapısına ulaşmayı bırakın, yanından geçemeyen, pis bir zihniyetin bulunduğu bir toplumda yaşıyoruz. Yine bu metinden de çok beğendiğim birkaç cümleyi ekliyorum:

    “Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.”

    Umarım verdiğim bilgiler, haddini aşıp kitabın tadını kaçırmama sebep olmamıştır. Ben kitabı pek beğendim. Bir kişinin dahi okumasına bu inceleme ile vesile olabilirsem çok mutlu olacağım. Sevgiler.
  • bir gün mutlu olacağım, ben buna inanıyorum.
    mutluluk derken sıfır sorun bir hayattan
    bahsetmiyorum...
    ama o sorunların yanında bir şeyler de güzel
    olacak biliyorum.
    can sıkan şeyler yine olacak ama,
    geçip gitmeyi,
    boş vermeyi,
    gülüp geçmeyi,
    önemsememeyi ya da açık konuşmak gerekirse
    siktir etmeyi,
    elbette öğreneceğim...
    en azından
    böyle ümit ediyorum...