• Bu kitabı ne zaman okuma listeme aldığımı hatırlamıyordum; ama “geçmiş zamandaki Semih’in bir bildiği vardır” diyerek siparişi verdim. Daha sonra kitabı okurken bazı cümleler “anımsadım” Sema Kaygusuz’a dair. (Sema Kaygusuz, “anımsamak” kelimesini çok seviyor bence. Birçok yerde severek kullanmış. Bu sebeple ben de tırnak işareti içerisine aldım. Okurken mutlaka siz de anımsayasınız diye…) Sonra kitaba ilişkin yapılan incelemeleri okudum ve İbrahim (Sisifos) ‘in incelemesinden sonra okuma kararı aldığımı hatırladım. Kendisine teşekkür ederim.

    Doyma Noktası, Sema Kaygusuz isimli yazarımızın okuduğum ilk kitabı oldu. Kitabın içinde toplam 9 öykü bulunmakta. Öyküler arasında organik bir bağlantı yok; ama duygusal olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını söyleyebilirim. Yani her bir öykü diğerinden farklı; ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. Metin T. abimizin dediği gibi, öykünün olmazsa olmazı işte bu içimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular. Bu duyguları barındıran bir öykünün iyi bir öykü olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

    Kitabın içerisinde en beğendiğim öykü, Sandık Lekesi isimli öykü oldu. Diğer öykülerini de oldukça başarılı buldum; ama yazarın dilinin bir hayli ağdalı olduğunu söylemekte fayda var. Günümüz yazarlarının yöneldiği gibi, duru ve kolay anlatımın aksine zorlayıcı ve farklı kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Tek bir kitabını okuduğum için genelleme yapmaktan imtina ediyorum; fakat diğer eserlerinde de aynı dili kullandığına eminim. Anlatım tarzı, imgelemeleri kullanış biçimi çok farklıydı. Hatta bazı yerlerde dönüp sayfayı baştan okuma hissine kapıldım. Okudukça alışırım diye düşündüm; pek alışamadım. Yine de kaliteli bir yazar olduğunu açıkça ifade edebilirim. Özellikle öykü okumayı seven okurların mutlaka tanışması ve yazılarını derinlemesine incelemesi gereken bir yazar.

    Kitabın ismi de bir hayli ilgimi çekti. Öykülerle bir bağlantı kurmaya çalıştım; ama itiraf etmeliyim ki kuramadım. Önce doyumsuz insanlar aradım kitabın içerisinde, bulamadım. Neden Doyma Noktası olarak bir isim konulmuş bu öykü kitabına bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım. Zira doyma noktası, bir şeyden zevk alamadığımız zaman “tamam bu kadar yeter daha fazla istemiyorum” dediğimiz noktaymış. Ayrıca bilindiği üzere, balıklarda doyma hissi yok. Kitabın kapağında yer alan kılçıkla ve kitabın içerisinde yer alan “Kılçık” öyküsüyle bağlantı kurabildim; ama hepsiyle bir bağlantı kuramadım. Neyse çok da önemli değil sanırım…

    Sema Kaygusuz, kullandığı ağdalı dil ve farklı kelimelerle iyi bir okuru büyüleyebilir. Okurken anadilde kitap okumak ne kadar da güzel bir şey diye düşünüyor insan. Çünkü yazar sizinle aynı coğrafyadan, sizinle aynı duygularla büyümüş. Aynı havayı solumuş ve uyurken aynı öyküleri dinleyerek rüya alemine dalmış... Bunun üzerine Sema Kaygusuz bir de nesnelerle ya da hayvanlarla ilginç bir ilişki kurmayı başarabilen bir yazar. Yeri geliyor bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Son dönemde bu tarz yazarlar bir hayli azınlıkta kaldı. Bu sebeple Sema Kaygusuz’u değerli bir yazar olarak gördüğümden sizlere tavsiye ediyorum.
  • Necip Fazıl etkinliği olacağını görünce hemen bir kitapla katılmak istemiştim ama kitabı okuyacağımın bu kadar uzun süreceğini bilmiyordum. Sanırım Necip Fazıl okumak için uygun zaman değildi gibi diyelim.

    Tiyatro oyununu önceden okumuştum 2 tane birisi muhteşem olan 'Bir Adam Yaratmak' diğeri de tarihin önemli bir dönemini anlatan "Abdülhamid Han"...
    Ikisinde de Necip Fazıl'ın tiyatro alanında da ne denli maharetli olduğunu bana gösterdi.

    Reis Bey'i listeme almıştım ileride okumak için...

    Reis Bey; katı, kanunlara körü körüne katı bir şekilde bağlı, merhametsiz, acımasız, yalnız yaşayan yaşı 65'e dayanmış ama hala emekli olmayan birisidir. Ömrü otellerde kalarak geçmiştir. O davadan bu davaya bakarak... Reis Bey'in kaldığı otele kadar gelir yardıma muhtaç 'adalet' isteyenler ama Reis Bey kaskatı olduğu için bazı şeyleri anlayamaz(?) Çünkü merhamet etmeyi ve ağlamayı bilmiyordur.

    Bir davadan sonra onu çok etkileyen ama etrafı da çok etkileyen bir olay yaşanır. O olaydan sonra Reis Bey öyle bir değişir ki etraftakiler şaşar kalır. Kaskatı, merhametsiz olan adam etkileyici bir şekilde değişerek merhametli, her şeyde kendini suçlayan Amerika'da bile bir cinayet olsa kendini suçlayan birine dönüşür.

    Bu olaylardan sonra kendini değiştiren Reis Bey, insanları da aydınlatmak için uğraşlar vermeye başlar. Çabalar, çabalar...

    Reis Bey karakteri yine birçok karakteri gibi Necip Fazıl'ın Onu yani Necip Fazıl'ı anlattığını düşünüyorum, ki baya belirgin bir şey bu sanırım öyle.Hocasıyla tanışmadan önceki ve sonraki hayatı yani...

    Olaylar kısmından çok manevi yönünü anlamak için çok uğraştım ama pek bir sonuca varamadım sanırım...
    Ağlamak sırrını bir gün ben de, tüm insanlık da çözer umarım ve anlarız o "bilmeceyi"....
    Beni şaşırtmayan edebi yönden yine ustalıkla yazılmış bir eserdi...

    Herkese iyi okumalar dilerim...
  • Lisede felsefe dersime giren hanımefendi dünya tatlısı bir insandı. Kibardı, diksiyonu çok düzgündü, yüzü hep güleçti, sakin bir üslupla kendisini ifade ederdi. Sınıfımızdaki sığırlar, onun bu yumuşak halini görerek, onu ezebilecek kalibrede gördüklerinden, ona yeterince saygı göstermezlerdi. Ben ise ona içten içe üzülür, bir insanın saygı görmesi için illa sert bir tonla konuşması gerekmediğini söyler dururdum. Tabii durum değişmezdi, hocamız Sokrates, Platon falan derdi, sınıfın arkası kıraathaneye dönerdi. Ben ise dinlerdim. Ki benim gibi bir sayısalcı için felsefenin, kağıt üstünde, çok bir anlamı yoktu. Yine de ilgimi çekerdi işte. Hocamız, kaçıncı derste hatırlamıyorum, bize bu kitabı, yani Sofi'nin Dünyası'nı önerdi. Hocaya üzüldüğümden mi, yoksa onu erdemliğe yakın bir şey olarak gördüğümden mi bilemiyorum ama derhal kitabı edindim ve başladım okumaya.

    Kısa süre içerisinde Sofi'nin yaşadıklarını yaşadım. Her bir anlayışın hikayeleştirilmesine anbean şahit oldum. Bitirdiğimde felsefeye olan ilgim daha da arttı. Hocayla samimiyetim ilerledi, ona sorduğum sorular daha akılcı sorular olmaya başladı, hatta öyle ki sorular Sartre'a ve varoluşçuluğa kadar geldi. Dostoyevski'yi önerdi, etkilenebileceğimi, sevebileceğimi söyledi. Onu dinledim, sakallıyı çok sevdim.

    Geçenlerde bir kitapçıda Sofi'nin Dünyası kitabıyla göz göze geldim. Aklıma felsefe öğretmenim ve söyledikleri geldi. Acaba şimdi nerede ne yapıyordur diye düşündüm, bir sonuca varamadım. Sonra Sofi'nin Dünyası kitabının büyümekte olan çocuklara kesinlikle okutulması gerektiği kararına vardım. Benim algımı, olayları değerlendirme şeklimi kesinlikle pozitif açıdan değiştirdi.

    Şimdi diyeceksiniz ki, "Sen bunu okurken amansız bir liseliydin, ben otuz yaşında insanım, aynı etkiyi yapar mı?"

    "Bunu yalnızca tanrılar bilir." demek istiyorum. Lakin bazı hikayeler yüzünden olgun insanlar belli yerlerde sıkılabilir, ama yine de değeceğini düşünüyorum...
  • Sayın Yalçın hocamın yorumları kitapta fazla...bahsedilen kişi den çok yapılması ve yapılmaması gerekenler yarım kalmış dili konuşma dilinde geçiyor ramazan kurtoğlundan yararlanılmış ilk başlarda merak uyandırıyor iken ortalarda kasmaya tekrarlamaya başlıyor sonuca varamadım bir düşüncem oluşmadı klasik batılı kötü adam rolleri tekrar edilmiş okunabilir
  • Belirsizlik çok fazlaydı. Nereye bağlayacak acaba diye büyük bir merakla okudum kitabı. Mantıklı tahminler yapmaya çalıştım okurken. Kitap bittiğinde bir sonuca varamadım. Çoğu şey havada kaldı çok açık kapı bıraktı yazar. Eğer devam kitabı gelecekse bunu anlayabilirim fakat bu şekilde bittiyse çok beğendiğimi söyleyemem. Çok akıcıydı ve betimlemeleri harikaydı yazarın. Hatta okurken kendi gözlerim bağlı gibi rahatsız oldum bazı bölümlerde.
  • Sözlerinin ipoteğinde kaç yıldır yaşadıklarım
    Boğuldum çırpına çırpına iki duygu arasında
    Yine de bir sonuca, bir sonuca varamadım

    1988
  • Çok yorucu bir okumadan geldim, kitaba dair ne anlatabilirim diye düşünüyorum dünden beri.

    Kitabın “e” harfi bulundurmayışı, çevrildiği diğer dillerde de “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş olması tam bir reklam kampanyası olmuş. Yazarın bunu “Auschwitz” kampında “kaybolan” annesine ithafen yazdığını okumayan da kaldıysa tekrar belirtmiş olayım. E harfi kullanmamak demek bir kitabı yazarken sadece içeriği değil biçimi de kurgulamak demek. Kitabın kategorilendirildiği alandaki en başarılı örneklerden birisi sayılmasının da sebebi işte bu biçim kaygısı.

    Neyse efendim bu e harfi olayına kanıp okumaya başladım kitabı; ama ilerlemeye çalıştıkça kitap bir bataklık misali ilerlememe engel oluyor sanki, okuyorum anlamıyorum, okumak istemiyorum, zorluyorum… Zaten okuduğum sırada göçebe yaşam tarzını benimsemiş, tekerlekli valizi ikinci kolunun yerini almış ilçeler ve şehirlerarası bir gezgin modumdayım. İçimdeki şeytan “Yarım bırak en iyisi, zaten bir halt anlamıyorsun! Uzaklaştın da kaç gündür zaten!!” diye dürteleyip duruyor, ben direnmeye uğraşıyorum.

    Kitap Anton Ssliharf adlı karakterin uyku sorunuyla başlıyor. Bu karakterimizi bir türlü uyku tutmuyor ve karakter buna çözüm arıyor. Hatta bu bölümü yazar “Uyuyan Adam” isimli kitabına atfetmiş. (“Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.” – Anton Ssliharf kısmı/ 1. Bölüm açılış yazısı… ) Karakter rüya mı görüyor, kafasında mı kurguluyor, kendisi bir roman mı yazıyor gibi pek çok soru işaretleriyle boğuştum. Sonra işe polisiye kısım giriyor, Anton kayboluyor, sonra günlüğünden ve kendilerine yollanan mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak onu aramaya çıkan arkadaşları da bir bir kaybolmaya başlıyor.

    Bu kısımlar tam bir işkence... Kitap ne anlatıyor, konu ne, olay ne... Tam bir keşmekeş var, içinden çıkmaya çalışırken anlamlandırmaya çalıştığınız kısım daha da bir artıyor. Bu kısmı okurken bir noktadan sonra anlama işini akışına bırakıp anladıklarımla yetinip, ileride bir düzene oturacağına dair inancıma tutunarak okumayı sürdürdüm. Keşmekeşin düzene oturması yaklaşık 14. Bölüme doğru oluyor, 14 bölüm böyle yarı anlayıp yarı anlamlandıramayarak gidiyor. Buraya kadar sabredip okumayı bırakmazsanız sanki okuduğunuz kitaba sihirli bir değnek değmiş gibi kitap bambaşka bir hale geliyor ve tüm kördüğüm yavaş yavaş gözünüze nakış gibi gelmeye başlıyor. #25647119

    Başında anlamlandıramadığınız tüm olaylar keyifli bir şekilde birbirine bağlanıyor. Yazar da bunu aslında bize taa kitabın başında söylemiş fakat kurguyu yakalamaya çalışırken bunun farkına varmak zor. #25648503

    Gizem çözülmeye, hikaye şekillenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Ben 7 saatlik otobüs yolculuğunun nasıl bittiğini anlayamayacak kadar kaptırdım mesela kendimi bu noktadan sonra.

    Kitapta yazarın sık sık kitabı okuyucuyla birlikte yazıp-okuyormuş gibi bir his vermesini çok sevdim, bizim okurken kaybolmuş hissettiğimiz kadar, yazar da yazarken kaybolmamak için belki de hatırlatma notlarını kitabın içine saklamış ve bunu kurguya çok başarılı bir şekilde yedirmiş. Sanki bu kısımdan sonra böyle yazmayı düşünmüştüm, tekrar nereden bağlayacağımı görmek için okuduğumda unutmamak adına bunu da buraya yazayım şeklinde bir yol izlemiş. Tabii bu benim uydurmam da olabilir. =) #25627947

    Bu kitapla birlikte adını duyduğum, kitabın da en önemli örneklerinden sayıldığı “Oulipo” (Ouvroir de littérature potentielle, anlamı; "potansiyel edebiyat için atölye) diye bir akım varmış, bu akım Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahip, edebiyat ile matematiği harmanlamış, içeriğinde bulmacalar, labirentler, iç-içe geçmiş karmaşık hikayeler barındıran farklı edebiyat tarzları yaratmayı amaçlıyormuş. Şimdi bu akımla ilgisi var mı ya da neyle ilgisi var bilmiyorum ama kitapta çok fazla 3, 6 ve özellikle 29 rakamı vardı. Bunlar bir yere bağlanır umudu ile epey bir not aldım farkına ilk vardığımda fakat sonra başa çıkamayıp bıraktım, üzerine oldukça kafa yorsam da bir sonuca varamadım, varabilen veya bir bilgi bulabilen olursa yorumda konuşalım üzerine lütfen. Sadece sayı değil aslında ak sözcüğü de çok fazla vardı ama bunları çıkarmaya üşendim. :) Şuradaki ekran görüntüsünde, şizofrenik şekilde Lost’taki sayılar gibi takıntı yaptığım sayılarla ilgili bir takım notları görebilirsiniz. =) https://i.hizliresim.com/g9QMAR.png

    Yunusla ilgili de bir metafor var sanırım bu da en sık kullanılan sözcüklerden birisiydi.

    Bir sürü yazar, heykeltraş, kitap, sanatçı adı geçiyor. Takip etmekten sıkılacağınız kadar çok. :-x

    Evet kitap alışık olduğumuz tarzın çok dışında ve belki de bu sebeple okunması oldukça zahmetli, fakat yazar arada bizi kitap kahramanı yaparak nasıl bir yol izlediğimizi, izleyeceğimizi yazmış ve bir nevi özür gibi kitabı böyle yazmasındaki amacını belirtmiş. Kitabın giriş, gelişme, sonuç biçimsel kaygısını linklerdeki alıntılarda özetlemiş. #25626286 #25626368 #25626543 #25630943 #25630974

    Böyle cebelleşip okuyup bir yere varabildiğim kitaplardan daha ayrı bir tat alıyorum bitirdikten sonra. Hep aynı tarz kitaplar okursak, nasıl etrafımızdaki farklılıkları kabullenebiliriz ki zaten… Bu yüzden sıkılsanız da, okumaktan soğusanız da pes etmeyin derim; belki de Lowry’nin dediği gibi “Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”