G, Sofie'nin Dünyası'ı inceledi.
08 May 15:06 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Lisede felsefe dersime giren hanımefendi dünya tatlısı bir insandı. Kibardı, diksiyonu çok düzgündü, yüzü hep güleçti, sakin bir üslupla kendisini ifade ederdi. Sınıfımızdaki sığırlar, onun bu yumuşak halini görerek, onu ezebilecek kalibrede gördüklerinden, ona yeterince saygı göstermezlerdi. Ben ise ona içten içe üzülür, bir insanın saygı görmesi için illa sert bir tonla konuşması gerekmediğini söyler dururdum. Tabii durum değişmezdi, hocamız Sokrates, Platon falan derdi, sınıfın arkası kıraathaneye dönerdi. Ben ise dinlerdim. Ki benim gibi bir sayısalcı için felsefenin, kağıt üstünde, çok bir anlamı yoktu. Yine de ilgimi çekerdi işte. Hocamız, kaçıncı derste hatırlamıyorum, bize bu kitabı, yani Sofi'nin Dünyası'nı önerdi. Hocaya üzüldüğümden mi, yoksa onu erdemliğe yakın bir şey olarak gördüğümden mi bilemiyorum ama derhal kitabı edindim ve başladım okumaya.

Kısa süre içerisinde Sofi'nin yaşadıklarını yaşadım. Her bir anlayışın hikayeleştirilmesine anbean şahit oldum. Bitirdiğimde felsefeye olan ilgim daha da arttı. Hocayla samimiyetim ilerledi, ona sorduğum sorular daha akılcı sorular olmaya başladı, hatta öyle ki sorular Sartre'a ve varoluşçuluğa kadar geldi. Dostoyevski'yi önerdi, etkilenebileceğimi, sevebileceğimi söyledi. Onu dinledim, sakallıyı çok sevdim.

Geçenlerde bir kitapçıda Sofi'nin Dünyası kitabıyla göz göze geldim. Aklıma felsefe öğretmenim ve söyledikleri geldi. Acaba şimdi nerede ne yapıyordur diye düşündüm, bir sonuca varamadım. Sonra Sofi'nin Dünyası kitabının büyümekte olan çocuklara kesinlikle okutulması gerektiği kararına vardım. Benim algımı, olayları değerlendirme şeklimi kesinlikle pozitif açıdan değiştirdi.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Sen bunu okurken amansız bir liseliydin, ben otuz yaşında insanım, aynı etkiyi yapar mı?"

"Bunu yalnızca tanrılar bilir." demek istiyorum. Lakin bazı hikayeler yüzünden olgun insanlar belli yerlerde sıkılabilir, ama yine de değeceğini düşünüyorum...

yahya kuman, Tiran'ı inceledi.
08 May 13:44 · Kitabı okudu · 4/10 puan

Sayın Yalçın hocamın yorumları kitapta fazla...bahsedilen kişi den çok yapılması ve yapılmaması gerekenler yarım kalmış dili konuşma dilinde geçiyor ramazan kurtoğlundan yararlanılmış ilk başlarda merak uyandırıyor iken ortalarda kasmaya tekrarlamaya başlıyor sonuca varamadım bir düşüncem oluşmadı klasik batılı kötü adam rolleri tekrar edilmiş okunabilir

Özge Çapkın, Kafes'i inceledi.
 25 Nis 14:32 · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

Belirsizlik çok fazlaydı. Nereye bağlayacak acaba diye büyük bir merakla okudum kitabı. Mantıklı tahminler yapmaya çalıştım okurken. Kitap bittiğinde bir sonuca varamadım. Çoğu şey havada kaldı çok açık kapı bıraktı yazar. Eğer devam kitabı gelecekse bunu anlayabilirim fakat bu şekilde bittiyse çok beğendiğimi söyleyemem. Çok akıcıydı ve betimlemeleri harikaydı yazarın. Hatta okurken kendi gözlerim bağlı gibi rahatsız oldum bazı bölümlerde.

Osman Y., bir alıntı ekledi.
21 Oca 19:12 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir Sonuca Varamadım
Sözlerinin ipoteğinde kaç yıldır yaşadıklarım
Boğuldum çırpına çırpına iki duygu arasında
Yine de bir sonuca, bir sonuca varamadım

1988

Yolculuk / Kimliksiz Değişim, Şükrü ErbaşYolculuk / Kimliksiz Değişim, Şükrü Erbaş
NigRa, Kayboluş'u inceledi.
 12 Ara 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok yorucu bir okumadan geldim, kitaba dair ne anlatabilirim diye düşünüyorum dünden beri.

Kitabın “e” harfi bulundurmayışı, çevrildiği diğer dillerde de “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş olması tam bir reklam kampanyası olmuş. Yazarın bunu “Auschwitz” kampında “kaybolan” annesine ithafen yazdığını okumayan da kaldıysa tekrar belirtmiş olayım. E harfi kullanmamak demek bir kitabı yazarken sadece içeriği değil biçimi de kurgulamak demek. Kitabın kategorilendirildiği alandaki en başarılı örneklerden birisi sayılmasının da sebebi işte bu biçim kaygısı.

Neyse efendim bu e harfi olayına kanıp okumaya başladım kitabı; ama ilerlemeye çalıştıkça kitap bir bataklık misali ilerlememe engel oluyor sanki, okuyorum anlamıyorum, okumak istemiyorum, zorluyorum… Zaten okuduğum sırada göçebe yaşam tarzını benimsemiş, tekerlekli valizi ikinci kolunun yerini almış ilçeler ve şehirlerarası bir gezgin modumdayım. İçimdeki şeytan “Yarım bırak en iyisi, zaten bir halt anlamıyorsun! Uzaklaştın da kaç gündür zaten!!” diye dürteleyip duruyor, ben direnmeye uğraşıyorum.

Kitap Anton Ssliharf adlı karakterin uyku sorunuyla başlıyor. Bu karakterimizi bir türlü uyku tutmuyor ve karakter buna çözüm arıyor. Hatta bu bölümü yazar “Uyuyan Adam” isimli kitabına atfetmiş. (“Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.” – Anton Ssliharf kısmı/ 1. Bölüm açılış yazısı… ) Karakter rüya mı görüyor, kafasında mı kurguluyor, kendisi bir roman mı yazıyor gibi pek çok soru işaretleriyle boğuştum. Sonra işe polisiye kısım giriyor, Anton kayboluyor, sonra günlüğünden ve kendilerine yollanan mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak onu aramaya çıkan arkadaşları da bir bir kaybolmaya başlıyor.

Bu kısımlar tam bir işkence... Kitap ne anlatıyor, konu ne, olay ne... Tam bir keşmekeş var, içinden çıkmaya çalışırken anlamlandırmaya çalıştığınız kısım daha da bir artıyor. Bu kısmı okurken bir noktadan sonra anlama işini akışına bırakıp anladıklarımla yetinip, ileride bir düzene oturacağına dair inancıma tutunarak okumayı sürdürdüm. Keşmekeşin düzene oturması yaklaşık 14. Bölüme doğru oluyor, 14 bölüm böyle yarı anlayıp yarı anlamlandıramayarak gidiyor. Buraya kadar sabredip okumayı bırakmazsanız sanki okuduğunuz kitaba sihirli bir değnek değmiş gibi kitap bambaşka bir hale geliyor ve tüm kördüğüm yavaş yavaş gözünüze nakış gibi gelmeye başlıyor. #25647119

Başında anlamlandıramadığınız tüm olaylar keyifli bir şekilde birbirine bağlanıyor. Yazar da bunu aslında bize taa kitabın başında söylemiş fakat kurguyu yakalamaya çalışırken bunun farkına varmak zor. #25648503

Gizem çözülmeye, hikaye şekillenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Ben 7 saatlik otobüs yolculuğunun nasıl bittiğini anlayamayacak kadar kaptırdım mesela kendimi bu noktadan sonra.

Kitapta yazarın sık sık kitabı okuyucuyla birlikte yazıp-okuyormuş gibi bir his vermesini çok sevdim, bizim okurken kaybolmuş hissettiğimiz kadar, yazar da yazarken kaybolmamak için belki de hatırlatma notlarını kitabın içine saklamış ve bunu kurguya çok başarılı bir şekilde yedirmiş. Sanki bu kısımdan sonra böyle yazmayı düşünmüştüm, tekrar nereden bağlayacağımı görmek için okuduğumda unutmamak adına bunu da buraya yazayım şeklinde bir yol izlemiş. Tabii bu benim uydurmam da olabilir. =) #25627947

Bu kitapla birlikte adını duyduğum, kitabın da en önemli örneklerinden sayıldığı “Oulipo” (Ouvroir de littérature potentielle, anlamı; "potansiyel edebiyat için atölye) diye bir akım varmış, bu akım Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahip, edebiyat ile matematiği harmanlamış, içeriğinde bulmacalar, labirentler, iç-içe geçmiş karmaşık hikayeler barındıran farklı edebiyat tarzları yaratmayı amaçlıyormuş. Şimdi bu akımla ilgisi var mı ya da neyle ilgisi var bilmiyorum ama kitapta çok fazla 3, 6 ve özellikle 29 rakamı vardı. Bunlar bir yere bağlanır umudu ile epey bir not aldım farkına ilk vardığımda fakat sonra başa çıkamayıp bıraktım, üzerine oldukça kafa yorsam da bir sonuca varamadım, varabilen veya bir bilgi bulabilen olursa yorumda konuşalım üzerine lütfen. Sadece sayı değil aslında ak sözcüğü de çok fazla vardı ama bunları çıkarmaya üşendim. :) Şuradaki ekran görüntüsünde, şizofrenik şekilde Lost’taki sayılar gibi takıntı yaptığım sayılarla ilgili bir takım notları görebilirsiniz. =) https://i.hizliresim.com/g9QMAR.png

Yunusla ilgili de bir metafor var sanırım bu da en sık kullanılan sözcüklerden birisiydi.

Bir sürü yazar, heykeltraş, kitap, sanatçı adı geçiyor. Takip etmekten sıkılacağınız kadar çok. :-x

Evet kitap alışık olduğumuz tarzın çok dışında ve belki de bu sebeple okunması oldukça zahmetli, fakat yazar arada bizi kitap kahramanı yaparak nasıl bir yol izlediğimizi, izleyeceğimizi yazmış ve bir nevi özür gibi kitabı böyle yazmasındaki amacını belirtmiş. Kitabın giriş, gelişme, sonuç biçimsel kaygısını linklerdeki alıntılarda özetlemiş. #25626286 #25626368 #25626543 #25630943 #25630974

Böyle cebelleşip okuyup bir yere varabildiğim kitaplardan daha ayrı bir tat alıyorum bitirdikten sonra. Hep aynı tarz kitaplar okursak, nasıl etrafımızdaki farklılıkları kabullenebiliriz ki zaten… Bu yüzden sıkılsanız da, okumaktan soğusanız da pes etmeyin derim; belki de Lowry’nin dediği gibi “Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”

Irem savaş, Satranç'ı inceledi.
11 Kas 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Köyde yetişen zeka yönünden geri olan ama santrançda üstün becerilere sahip ketum czentovic ile bir otel odasında hapis hayatı süren ve bu esaretin ortasında zihnini canlı tutmak için satranç oynayan Dr.B nin hikayesi . Kitap boyunca bu iki baş karakterlerin psikolojik durumları hakkında düşünüp durdum ama bir sonuca varamadım . Özellik Czentovic ı anlamakta çok zorlandım .

''Kardeşim'in Hikayesi'' çok aşina geliyor bana.Sayfalar ilerledikçe daha bir tanıdık.Bir yerde okudum yada bir bir filmde izledim.Düşünüyorum bir sonuca varamadım.Acaba benim gibi hisseden var mı?

Kendimce çok önemli olduğunu düşündüğüm bi konuda size danışmak istiyorum sayın 1K arkadaşlarım. Uzun zamandır araştırıyorum ama bir sonuca varamadım dinimiz İslamiyetle ilgili kitaplar araştırıyorum mesela peygamberlerimizin mucizeleri ile ilgili roman araştırıyorum ama belgesel gibi değilde akıcı ve anlaşılır olmasını istiyorum mesela dinimizin bildiğim ve bilmediğim inceliklerini anlatan şeyler okumak istiyorum ama bunları okurkende sıkılmamalıyım..Önerebileceğiniz yazar yada kitap var mı?

Sonra ne mi oldu? Hiç. Koca bir hiç. Dünyada bir başına kalmışlık hissi ile dolup taştım. Seyyah gibi dolaştım ama bir sonuca varamadım..

Distopya denince bende akan sular durur. Lakin bu kitapta, belki de artık yazarın distopya diye tanımladığı ortamın tamamıyla içinde bulunduğumuzdan dolayı, distopyalara has çarpıcı yönü pek hissedemedim. Hikaye, Laing adlı doktor karakterimiz ile başlasa da aslında hikayede merkeze oturmuş bir ana karakterden söz edemiyoruz. Farklı karakterler üzerinden hikaye ilerliyor ve, medeniyet timsali olarak kabul ettiğimiz, modern çağın bu dikey mahallelerinin aslında insanı nasıl da ilkelleştirdiğini gözlemliyoruz. Daha doğrusu buna ilkelleştirmeden ziyade bir nevi, insanın içinde, medeniyet maskesi altına gizlediği veya gizlemek durumunda kaldığı esas benliğinin dışavurumu da diyebiliriz. Bu yönden, 40 katlı ve binlerce sakini olan bu yapının mimarlarından ve binanın tepesine tünemiş Royal'in de aslında amaçladığı sonuca hizmet ettiğini söylemek mümkün. Üst katlar, orta katlar ve alt katlar arası sınıf mücadeleleri, üst katlardaki elit kesimin hayvan, alt katlardaki proleter kesimin çocuk merakı, olaylar patlak verdikten sonra tepkilerin medeni çerçeveden ilkel çerçeveye doğru değişmesi... Bunların yanında, kadınların ve erkeklerin statülerini, evliliklerini ve ailelerini hiçe sayarak, olmak istedikleri kişilikleri kendilerine kazandıracaklarını düşündükleri insanlarla birlikte olmaları, insanların hayvansı dürtülerinin açığa çıktığını gösterir nitelikteydi. Klanlar kurmalar, alfa erkek veya dişiler belirlemeler, akınlar düzenleyip bölge sahiplenmeler, tamamen hayvani dürtülerle yönlendirilmiş eylemleri işaret etmekteydi. Sonlara doğru kadınların kurduğu yapı ve çocukların olduğu sahne, beni farklı çıkarımlara yöneltse de tam bir sonuca varamadım. Yine de, çocukluğun, insan benliğinin en üst mertebesi olarak kabul edilmesi yönünde bir fikre kapıldığımı belirteyim. Söyleyeceklerim bu kadar :)