• Mumun başından beri burada olduğunu varsaysam da kendim için mantıklı bir sonuca varamadım. Ayrıca bu mum neden erimiyordu? Azalmıyordu? Alevi gittikçe şiddetlendi. Üstelik sonunda doğurmuştu. Bu haliyle daha çok meyveleri yanan bir ağaca benziyordu. Nefes alamadığımı hissediyordum. Ben onu söndürmezsem ikimiz de havasızlıktan boğulacaktık ya da ben ölecektim ve mum yaşamına devam edecekti. İnsan ve alevin ortak bir yönünün olması, ikisinin de yaşayabilmek için oksijene ihtiyaç duyması ne kadar garip gelmişti. Onu söndürsem öldürmüş olur muydum? Bir mumu öldürdüğüm için katil sayılır mıydım? Yoksa bu da intihar girişimlerimden biri miydi?

    Alevi söndürdüğüm zaman karanlıkta kalacak, yaşamayı alevin ışığına tercih etmiş sayılacaktım. Karanlığın kazanmasına izin veremezdim.

    Mum yandı. Ağaç büyüdü. Işık çoğaldı. Oksijen azaldı. Gözlerim karardı. Aydınlık kazandı; ben kaybettim.
  • 190 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Bir çavuş ve beş kadından oluşan bir Rus müfrezesinin eğitimli 16 Alman askerine karşı verdiği mücadelenin kısa ama destansı öyküsü.
    Gözü kapalı tavsiye edilebilir, heyecan katsayısı yüksek ve her sayfası merak uyandırıp bir solukta okunanlardan.
    Bu kısacık romana sayfalar dolusu inceleme yazası geliyor insanın. Edebi anlamda çok üst düzey bir roman değil. Çeviri ile ilgili sorunlardan mı yoksa yazarın ana fikri çok derinleştirmeden bazı yerleri özet geçmek istemesinden mi, tam olarak bir sonuca varamadım ama edebi olarak mükemmeliyetçi olanlara mesajım; konu olarak kesinlikle sığ bir roman değil.
    Bu küçük ama vatan sevgileri dev gibi olan insanların savundukları ufak cephenin gerisinde bütün Rusya var düşüncesiyle verdikleri savaş filmlere konu olabilecek nefis bir romanın konusu olmuş.
    İyi ki de olmuş.
  • 140 syf.
    Toplam 3 kısım ve 16 öyküden oluşuyor ‘Değirmen’.

    Kitabın önsözünde Sabahattin Ali bizlere ufak bir açıklama yaparak başlıyor ve açıklamanın sonunda “İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.” diyerek, ince bir kibarlıkla bitiriyor sözlerini. Bende kitabı okurken ufak tefek tahminlerde bulunmaya çalıştım ve kendi kendime; acaba elinde olsa hangi öyküleri bizimle paylaşmazdı diye düşünmeye çalıştım, ama bir sonuca varamadım. :) Kitaba dönecek olursak birbirinden bağımsız 16 öykü yer alıyor. Ben 1. kısmın tamamını bir bütün olarak beğendim. Diğer bölümlerde de etkilendiğim öyküler yok değildi. Herkesin kendine pay çıkaracağı öyküler barındıran bu kitabı okumak kimsenin zamanını çalmaz diye düşünüyorum.
  • 104 syf.
    ·3 günde·9/10
    Bu kitabı ne zaman okuma listeme aldığımı hatırlamıyordum; ama “geçmiş zamandaki Semih’in bir bildiği vardır” diyerek siparişi verdim. Daha sonra kitabı okurken bazı cümleler “anımsadım” Sema Kaygusuz’a dair. (Sema Kaygusuz, “anımsamak” kelimesini çok seviyor bence. Birçok yerde severek kullanmış. Bu sebeple ben de tırnak işareti içerisine aldım. Okurken mutlaka siz de anımsayasınız diye…) Sonra kitaba ilişkin yapılan incelemeleri okudum ve İbrahim (Sisifos) ‘in incelemesinden sonra okuma kararı aldığımı hatırladım. Kendisine teşekkür ederim.

    Doyma Noktası, Sema Kaygusuz isimli yazarımızın okuduğum ilk kitabı oldu. Kitabın içinde toplam 9 öykü bulunmakta. Öyküler arasında organik bir bağlantı yok; ama duygusal olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını söyleyebilirim. Yani her bir öykü diğerinden farklı; ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. Metin T. abimizin dediği gibi, öykünün olmazsa olmazı işte bu içimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular. Bu duyguları barındıran bir öykünün iyi bir öykü olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

    Kitabın içerisinde en beğendiğim öykü, Sandık Lekesi isimli öykü oldu. Diğer öykülerini de oldukça başarılı buldum; ama yazarın dilinin bir hayli ağdalı olduğunu söylemekte fayda var. Günümüz yazarlarının yöneldiği gibi, duru ve kolay anlatımın aksine zorlayıcı ve farklı kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Tek bir kitabını okuduğum için genelleme yapmaktan imtina ediyorum; fakat diğer eserlerinde de aynı dili kullandığına eminim. Anlatım tarzı, imgelemeleri kullanış biçimi çok farklıydı. Hatta bazı yerlerde dönüp sayfayı baştan okuma hissine kapıldım. Okudukça alışırım diye düşündüm; pek alışamadım. Yine de kaliteli bir yazar olduğunu açıkça ifade edebilirim. Özellikle öykü okumayı seven okurların mutlaka tanışması ve yazılarını derinlemesine incelemesi gereken bir yazar.

    Kitabın ismi de bir hayli ilgimi çekti. Öykülerle bir bağlantı kurmaya çalıştım; ama itiraf etmeliyim ki kuramadım. Önce doyumsuz insanlar aradım kitabın içerisinde, bulamadım. Neden Doyma Noktası olarak bir isim konulmuş bu öykü kitabına bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım. Zira doyma noktası, bir şeyden zevk alamadığımız zaman “tamam bu kadar yeter daha fazla istemiyorum” dediğimiz noktaymış. Ayrıca bilindiği üzere, balıklarda doyma hissi yok. Kitabın kapağında yer alan kılçıkla ve kitabın içerisinde yer alan “Kılçık” öyküsüyle bağlantı kurabildim; ama hepsiyle bir bağlantı kuramadım. Neyse çok da önemli değil sanırım…

    Sema Kaygusuz, kullandığı ağdalı dil ve farklı kelimelerle iyi bir okuru büyüleyebilir. Okurken anadilde kitap okumak ne kadar da güzel bir şey diye düşünüyor insan. Çünkü yazar sizinle aynı coğrafyadan, sizinle aynı duygularla büyümüş. Aynı havayı solumuş ve uyurken aynı öyküleri dinleyerek rüya alemine dalmış... Bunun üzerine Sema Kaygusuz bir de nesnelerle ya da hayvanlarla ilginç bir ilişki kurmayı başarabilen bir yazar. Yeri geliyor bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Son dönemde bu tarz yazarlar bir hayli azınlıkta kaldı. Bu sebeple Sema Kaygusuz’u değerli bir yazar olarak gördüğümden sizlere tavsiye ediyorum.
  • 152 syf.
    Necip Fazıl etkinliği olacağını görünce hemen bir kitapla katılmak istemiştim ama kitabı okuyacağımın bu kadar uzun süreceğini bilmiyordum. Sanırım Necip Fazıl okumak için uygun zaman değildi gibi diyelim.

    Tiyatro oyununu önceden okumuştum 2 tane birisi muhteşem olan 'Bir Adam Yaratmak' diğeri de tarihin önemli bir dönemini anlatan "Abdülhamid Han"...
    Ikisinde de Necip Fazıl'ın tiyatro alanında da ne denli maharetli olduğunu bana gösterdi.

    Reis Bey'i listeme almıştım ileride okumak için...

    Reis Bey; katı, kanunlara körü körüne katı bir şekilde bağlı, merhametsiz, acımasız, yalnız yaşayan yaşı 65'e dayanmış ama hala emekli olmayan birisidir. Ömrü otellerde kalarak geçmiştir. O davadan bu davaya bakarak... Reis Bey'in kaldığı otele kadar gelir yardıma muhtaç 'adalet' isteyenler ama Reis Bey kaskatı olduğu için bazı şeyleri anlayamaz(?) Çünkü merhamet etmeyi ve ağlamayı bilmiyordur.

    Bir davadan sonra onu çok etkileyen ama etrafı da çok etkileyen bir olay yaşanır. O olaydan sonra Reis Bey öyle bir değişir ki etraftakiler şaşar kalır. Kaskatı, merhametsiz olan adam etkileyici bir şekilde değişerek merhametli, her şeyde kendini suçlayan Amerika'da bile bir cinayet olsa kendini suçlayan birine dönüşür.

    Bu olaylardan sonra kendini değiştiren Reis Bey, insanları da aydınlatmak için uğraşlar vermeye başlar. Çabalar, çabalar...

    Reis Bey karakteri yine birçok karakteri gibi Necip Fazıl'ın Onu yani Necip Fazıl'ı anlattığını düşünüyorum, ki baya belirgin bir şey bu sanırım öyle.Hocasıyla tanışmadan önceki ve sonraki hayatı yani...

    Olaylar kısmından çok manevi yönünü anlamak için çok uğraştım ama pek bir sonuca varamadım sanırım...
    Ağlamak sırrını bir gün ben de, tüm insanlık da çözer umarım ve anlarız o "bilmeceyi"....
    Beni şaşırtmayan edebi yönden yine ustalıkla yazılmış bir eserdi...

    Herkese iyi okumalar dilerim...
  • 184 syf.
    ·4/10
    Sayın Yalçın hocamın yorumları kitapta fazla...bahsedilen kişi den çok yapılması ve yapılmaması gerekenler yarım kalmış dili konuşma dilinde geçiyor ramazan kurtoğlundan yararlanılmış ilk başlarda merak uyandırıyor iken ortalarda kasmaya tekrarlamaya başlıyor sonuca varamadım bir düşüncem oluşmadı klasik batılı kötü adam rolleri tekrar edilmiş okunabilir