• Başımızıkaldırıp evin penceresinden bakmaya cesaret ettiğimiz gün, içimizde yeni bir kıvılcım ateşlenecek.
    Çocuk kendisini evin emniyetiyle teselli edenlerin aslında onu bir zindana hapsedenler olduğunu fark edecek.
    Kendisine güvendiğinde yürüyüp gidecek. ..
  • sercan
    sercan Körler İçin Mektup - Sağırlar ve Dilsizler Üzerine Mektup'u inceledi.
    132 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, görme engelli insanların elleri-dokunma, kulak-duyma, burun-koklama ile neler yapabildiğinden nelerin bilgisine vakıf olduğundan bahsediyor. Ikinci bölüm ise Filolojiye -özellikle Fransızca- ilgisi olan arkadaşlara hitap eden bir bölümdü. Hayata, bir görme engelli insanın dünyasından bakabilmeyi, onu ve eylemlerini bir nebze de olsa anlabilmeyi sağlayan kitabı okumanızı siddetle tavsiye ederim. (Not: Ikinci bölüm hariç)
  • 224 syf.
    ·3 günde·8/10
    Yoksa siz hala komünistleştiremediklerimizden misiniz?
    İncelemeye bu başlıkla başlamamın sebebi komünist manifestonun yazım amacının da Kapital gibi analitik değil de daha ikna edici , retorik tarzda yazılması. Ve itiraf etmeliyim ki gerçekten oldukça cesur , etkileyici ve hatta halk diliyle gaza getirici bir metin.
    1. Burjuvalar ve proleterler
    2.Proleterler ve komünistler
    3. Sosyalist ve komünist yazın
    4. Komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumları

    Kabaca dört bölüme ayrılmış bir metin ve üçüncü bölümün alt başlıkları da var.
    Aslında bu çok meşhur ve tartışmalı metni sayfa sayfa dahi incelemek istesem de daha kısa ve genel değineceğim.
    Öncelikle biz bu metinde Marx’ın burjuvayı ve kapitalizmi yerden yere vurduğunu düşünürüz ancak üzerinde tepinmeden önce birinci bölümde detaylı bir şekilde burjuvanın tarihsel değişimine ve modern devletteki konumuna değinir. Burjuvazi bugün modern devlette yürütmenin bile onun çıkarlarını koruduğu önemli bir sınıf. Yerden yere vurmaya başlarsak ‘’Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ,ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendilerine’ bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı’’syf 119 daha neler neler modern köleliğimizin ve kamçılarımızın sorumlusu ‘burjuvalar’ modern şeytanlarımız. Peki gerçekten biz insanlar daha önce hiç sömürülmeyi tatmamıştık da bir zamanların feodal soyluluğunun egemenliği altında ezilen bu sınıf üstünlüğü ele geçirdiğinde biz birdenbire sömürülmeye başladık? Tabi ki de hayır ‘’Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.’’ Syf 119
    Yani artık egemen sınıf bizi dolaylı yoldan değil hiç lafı dolandırmadan sömürüyor. Marx burjuvaziyi sadece yeriyor mu ? Hayır bu da yetersiz bir bakış olur ‘’İnsan etkinliğinin neler yapabileceğini ilk gösteren o oldu Mısır piramitlerini , Roma’nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan harikalar yarattı; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler düzenledi ‘’syf 120
    Acaba burda burjuva sınıfıyla birlikte kapitalizmin olanaklarına ve yapabileceklerine de mi bir atıf var? Sonuçta tüm bunları egemen sınıf kapitalizmin imkanlarıyla gerçekleştiriyor. Yani bu ilişki sadece burjuvaziyi yermek olmadığını daha geniş bir inceleme olduğunu görüyoruz. Belki de Marx- Kapitalizm ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir de inişli çıkışlı tutkulu bir aşk hikayesidir. Ploreter ise kısaca bir meta haline gelmiş bir ticaret nesnesidir. Makinenin bir uzantısı haline gelişi, becerisiz bir iş yapması , yaratıcılığını yitirmesi meşhur ve aşina olduğumuz kavramlar.
    Metnin ikinci kısmı daha çok komünistlere yöneltilen eleştirilere cevap veriyor ve benim de ilgimi oldukça çeken bir bölüm. Çünkü kendimi ne komünizm davasının yılmaz bir yoldaşı ne de bir kapitalist olarak tanımlarım. Marx’ı da bir şeytan olarak ilan edenler en çok özel mülkiyeti elimizden alıp bizi devlet idaresine mahkum etmekle suçlar. Bu sorulara çok detaylı ve farklı yönlerden cevaplar var. Özel mülkiyetin zaten ancak toplumun onda birinin tekelinde olması , küçük köylü ve zanaatkar mülkiyetinin ise zaten sanayileşmeyle yok olması , ücretli emeğin proleter için asla mülkiyet oluşturmaması dahası zaten sermaye denen şeyin kolektif bir çabanın ürünü olması gibi ikna edici açıklamalar var. Şu meşhur sona gelecek olursak ‘’Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. ‘’
    ‘’BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN’’
    Marx işçilerin bir vatanı olmadığını işçi sınıfına dahil olduklarını söylüyor , o yüzden bütün ülkelerin işçilerinin birleşebileceğini düşünüyor. Yani ezilen ezene karşı. Sahi mümkün mü böyle bir şey ? Yoksa Marx’ın söylediği gibi o kadar da maskesiz sömürülmüyor muyuz acaba ? Hala sarıldığımız , uyuştuğumuz ‘değerlerimiz’ var. Burjuvaların dayattığı değerler.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    bu kadar etkileşimin oldduğunu keşfedince biraz heyecan yapıp yazılanın görüldüğü bir mecra kefşetmiş olduğum için incelememi bilgisayar başına geçip daha geniş bir perpektifte yazmaya karar verdim.

    teşekkürler şimdiden.

    Şimdi soruyorum size!

    Kimdir böcek ha?

    Şöyle der kabataslak anımsadığım kadarıyla "gregor samsa bir sabah hummalı rüyalardan uyandığında kendini kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldu"

    Şimdi soru yine şu; kimdir böcek?

    Gregor samsa toplumum mahalle baskısı daha aza indirgersek aile baskının buna şirketteki müdürü annesi babası arkadaşları vs hepsi dahil ederek düşünmek istiyorum. tüm bunlara karşı bir böcek olmak bir sabah ne kadar kötü olabilirdi.

    ya abi böcek değil o metafor laaaan??? tamam geçelim bu ekşi sözlük goygoyunu.

    ben de bunu diyorum şöyle düşün bir sabah uyandın ama önceki 1000 sabah uyanıp işe gittin evin kredisini evin ihtiyaçlarını karşıladın.

    ve bir sabah uyandın dedin ki böceğim ben bitti benden bu kadar ben galiba böceğim bu birinci düşünce şöyle
    her sabah işe git hırçın bir şekilde dışardaki hayata kafa tut
    metrobüse bin metro elinde çanta sigorta şirketi araba vermemiş bir şeyler düşün bunu hayal et kendini düşün
    düşündüm.

    askere gideceğim bir dönemde celp kaybı yaşadığım için 8 sene boyunca çalışıp işten ayrıldım ve 6 ay yatmak gibi bir boşluğa düştüm ki dinlenmiştim.
    o ara bir sabah annem üstümden yorganı çekti ve git iş bul dedi.

    erkeksin sen toplumda senin yerin eve ekmek getirmekle yükümlü.

    o dönemimi gregor samsa olarak geçirdim
    2. düşünce ya da gregor samsa olmayı seçtim ben miydim böcek yoksa siz miydiniz?

    böcek muamlesi görüyordum ki böcekler gibi karanlıkta yaşıyor gündüzleri uyuyordum. bu mental bir durum diyelim işin felsefi metafor tarafına gelirsek iğrenerek bakılırsın.
    ha bir sabah böcek olarak kalktın
    ha bir gün filanca kişi adam olmaz o tembelin teki dedi. aynı şeydir bu ikisi.

    ya da benim gibi asıl böcek sizlersiniz dersin
    ben kitabı okuduğumda asıl böceğin gregor'un dışında kalanlar olduğunu düşünmüştüm.
    sonuçta kendin olmak böcek olmak demek değildir.
    dışa vurmanın karşılığı böceklik metaforuyla yaftalanır. doğrudur. doğrudur diyorum çünkü
    şöyle demiştim geçen bir yazımda
    bir suçu kaç kişi aynı anda işlerse o artık suç olmaz?

    bu kitabın bende iki yüzü vardır

    ya sana böcek muamelesi yaparlar kuralları reddettiğin için o sabah işe gitmedin diye mesela bir arkadaşım 10 yıldır çalıştığı işe bir cumartesi günü hasta olduğu için 10 yılda bir o gün gitmemiş

    pazartesi herkes sormuş nasıl olduğunu
    sebebi şudur sen rutini bozarsan tepki alırsın sen rutini işleyişi aksatırsan tehdit olursun o zaman sana böcek derler

    ya da yeraltından notlardaki gibi faresindir.

    size şöyle bir spoiler da vereyim bu kitabın çıkış noktası zaten yer altından notlar kitabındaki bir cümledir.

    40 yaşında bir fare gibi bir cümle geçer 8. sayfa veya o civarda bir yerde.

    benim daha kati görüşüm gregor dışındakilerin böcek olmasıydı
    bana göre gregor hariç herkes böcek oldu o sabah
    hadi oradan böyle saçmalık mı olur ha?

    olur kitabın sonunda gregor'un kız kardeşiyle ilgili bir bölüm vardır. kız kardeşinin güzelliştiğini fark eden ebeveynler ona iyi hatrı sayılır ünvanlı bir koca bulma hayaline kapılıyorlardı.

    tam da bu noktada gregor samsa'nın acısı çoktan unutulmuştu.

    yani koskoca mesele aslında o aile ve diğerleri için küçük bir badireydi.

    şimdi son kez soruyorum kimdi böcek?

    son bir dipnot düşeceğim. babam yıllarca hayırsız bir adam olarak yaşadı savruldu hayatın yeliyle kimseye de bir gram faydası olmadı ki zararı vardır. ben de elimden geldikçe çalıştım dürüst biri olamya gayret ettim biraz aptal ve korkak bir adam olduğum için bu şekil ilerledi hayatım. geçen yaz bir masada oturduk yıllar sonra bizi terk ettikten yıllar sonra ve o an şunu düşündüm babamın yüzünü inceledim yaşlanmıştı yanındaki belki de 5. eşi bilmiyorum düşündüm serseri bir hayat sürdü şimdiye kadar çok iyi biliyordum bunu
    ve onu incelerken geçirdim içimden
    ben miydim böcek yoksa sen mi? dedim içimden babama.

    veya

    Gregor mu yoksa big brother mı? (giderayak 1984 de vurduk)
  • Neolitik cağın sona ermesinden bu yana dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Jiroskop gibi hep aynı düzen kendini yeniden dayatmıştır.
    ....
    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise -bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbirşeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir- tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    -Türk edebiyatında olay hikayesinin önderlerinden olan, edebiyatımıza yaptığı katkı ölçülemeyecek kadar çok olan yazar: Sabahattin Ali. Ve onun ruhunun ne kadar zarif ve şahsının ne kadar iyi olduğunu gözler önüne seren: Canım Aliye, Ruhum Filiz.
    -Kitap mektuplardan oluşuyor. Sabahattin Ali'nin, eşi Aliye Ali ile kızı Filiz Ali'ye yazdığı mektuplar. Yani direkt olarak yazarın düşüncelerini gözler önüne serdiği için diğer kitaplarından apayrı bir eser.
    -Kitabı zihnimde iki bölüme ayırdım ben. Birinci bölüm Aliye Ali ile henüz nişanlı oldukları döneme ait mektuplar. Sevgili yazar öylesine derin yazmış ki mektuplarını, sayfaların arasında Sabahattin Ali oluyorsunuz adeta. Onun Aliye Hanım'a olan sevdasını yüreğinizde hissediyorsunuz. Sadece sevgi de değil hasretini, çaresizliğini de bir o kadar anlıyorsunuz.
    -Zihnimdeki ikinci bölümde ise Sabahattin Ali'nin evliliğinden sonraki hayatı. İşi, gazeteleri, dergileri, kitapları ile haşır neşir oluyorsunuz burada. Maddi sıkıntılarının yanı sıra içinde hiç bitmeyen ümidine de bu sayfalarda tanık olacaksınız.
    -Bu kitaptan önce onu sadece bir yazar olarak gören ben bundan sonra onu bir baba, bir eş, en önemlisi hayatın zorluklarına en güzel şekilde göğüs geren bir insan olarak bileceğim. Hep biraz hüzünle biraz da imrenerek bakacağım ona.
    -Herkese şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap. Mutlaka okunması ve kitaplığınızda bulunması gerek diye düşünüyorum. İyi okumalar:)
  • 114 syf.
    İsmi Uzun Hikâye olsa da, ve hakikaten uzun bir hikâye de olsa, yine de 114 sayfalık bir kısa kitaptı. Kitap iki bölümden oluşuyor, birinci bölüm daha çok anlatıcının çocukluk anılarını ve babası ile annesinin anılarını içeriyor. İkinci kısımda ise yine babasının yaşamını görebilsek de, bu kez anlatıcının yaşadıkları daha ön plana çıkıyor. Ben en çok birinci bölümü sevdiğimi söyleyebilirim. Zira daha kısa olmasına rağmen başlarda çokça tebessümlerle okurken, bölüm sonlarına doğru epey ağlamaklı oldum. Fakat yazar okurunun belli ki duygularını sömürmek istememiş, sanki bana acımanızı veya merhamet duymanızı istemiyorum, yalnızca beni dinleyin, der gibi bir hâli vardı. Bir iç döküştü. İki insanın yaşamını da küçücük kitaba olağanca özet cümlelerle sığdırmaktı. Tüm yaşamını bir an önce döküp ortaya, bir anlığına da olsa, hafifleyebilmek, yükünü indirebikmekti yere.
    Bu nedenle ikinci bölüme geçtiğimde üzerimdeki hüznü geride bırakabilmem pek zor olmadı. Fakat zaman zaman hüzün sahneleri sarıp da etrafımı, geçmişin acısını hissettirmiyor da değildi. Tüm bunlarla beraber, yeni yaşama artık, yeni insanların, yeni acıları da ekleniyordu.

    Bu durumsa aklıma Tolstoy'un o meşhur sözünü getiriyor:

    "Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

    Kitap uzun bir hikâye olmasına rağmen ne kadar az sayfada anlatılmış olsa da, içerisinde pek çok olayı ve kişiyi barındırıyordu.
    Kitaptaki hemen her karakterin yaşam öyküsüne değiniliyor ve kıyıda köşede kalmış insanların acısına şöyle bir göz ucuyla bakıp geçmeye gönül razı gelmiyordu sanki.
    Kitapta elbette ki, kötü karakterler de vardı, fakat yazar bu insanların yaşamına çevirmemişti odağını, merak etmemişti yaşamlarını. Merhamet duymayana, merhamet göstermemeli düşüncesindeydi belki de...
    Merhametsiz insanlar nasıl iyi insanları sadece bir anlığına bile düşünmüyorsa, iyi insanlar da kıymetli vaktini onlar uğruna harcamamalıydı.

    Ah, o kadar sevimli, şirin bir kitaptı ki... Edebiyatla uğraşan, yanından daktilosunu hiç ayırmayan bir baba. Eşine aşık, ve her daim destek olan, çocuğuna karşı sevgi dolu, ve onu her zaman bir akranıymışçasına ciddiye alan.
    Ben bu babaya aşık oldum.

    Bir baba ve oğulun hikâyesi bu. Annesiz bir oğul ile, yarım kalmış bir eşin hikâyesi.

    Kitapta herkesin adına yer verilirken, anlatıcının adını tek bir yerde bile göremedim ve okurken bunu çok merak ettim. Acaba bu kitap, yarı otobiyografik bir özelliğe mi sahip yoksa diye sormadan da edemedim.

    Yazarın hayatına baktığımdaysa, dört kız kardeşe sahip olması yönüyle kitaptaki karakterden ayrılıyor. Fakat ortak noktalar da yok değil: Babası eğitimli bir insan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde nahiye müdürlüğü yapar. Görevi nedeniyle sık sık farklı bölgelere yerleşmek durumunda kalırlar.
    Fakat babasıyla bu kitaptaki gibi sıcak ve samimi bir ilişkisi olmamış, belki de özlemini duyduğu bir babayı resmetmek istemişti yalnızca. Ya da bir gün, ben eğer baba olursam'ı düşlemek istemişti. (Gerçi yazarın hikâyeyi ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum). Kitabın aksine yazar on iki yaşındayken babasını kaybeder ve annesiyle yaşamına devam eder. Ama kitaptaki gibi, babasıyla aynı kaderi paylaşan biri olur. Zira babası da on iki yaşındayken babasız kalır.
    Sanırım anne ve babadan kader mirası da geçiyor çocuklar üzerine (?).

    Kitabın tabiki de en güzel tasvirleri vagon eve ilişkindi. Bir ortak nokta daha: Ev bulamadıkları için, yeni bir nakil sonucu; istasyon yakınlarındaki bir binada kalırlar bir süre.

    Kitabın diline gelirsek, neredeyse yok denecek kadar azdı devrik cümle. Sanki her biri nakış nakış işlenmiş gibi. Noktanın ardından birbiriyle kopukluk hissetmeksizin sizi diğer cümleye aktarıyor. Duraklamak çok zor. Dil çok akıcı. Eski Türkçe'ye dair kelimeler de mevcut ama pek az sayıda. Ya da Peyami Safa'nın diline alışmış olan bana, çok akıcı ve duru geldi. Yalın bir anlatımı var.

    Bol nakilli, trenli, kamyonetli, kasabalı, edebiyat-kitap ve yazma'lı, yeni başlangıç'lı tasvirlerin bulunduğu bir kitap...
    Yeni acıların ve zorlukların merhaba derken, duyulan ruhi bunaltılara rağmen, elindekiyle yetinmesini bilen ve adım atmaktan, yürümekten vazgeçmeyen insanların hikâyesi...

    Okuduğum, belki de, en sevimli, en minnoş yazardı.