• 208 syf.
    ·2 günde·7/10
    Pencereden, Güray Süngü’nün Dördüncü Tekil Şahıs’tan sonra yazdığı, benim ise Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’ndan sonra okuduğum ikinci romanı. Güray Süngü, çok genç yaşlarda yazı işlerine girmiş bir yazar. İlk romanı olan Dördüncü Tekil Şahıs’ı yirmi iki yaşında yazmış. Ancak bunu bir yayınevine kabul ettirip, yayınlatması sekiz yılı bulmuş neredeyse. Bu süreçte yazmayı bırakmamış. Pencereden, onun bu sekiz yıllık arayış sürecinde yazdığı ikinci eser. Ki bu iki romanın yayınlanması da aynı yıla, 2006 yılına tekamül ediyor.

    Yazarı, dergilerde yayınlanan öykü ve deneme yazılarından tanısam da romanlarıyla tanışmam çok yakın bir zamanda oldu. Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’nın bende bıraktığı intiba öyle güzeldi ki, tüm eserlerini okumam gerektiği düşüncesi o zaman yerleşti kafama. Şu sıra da bu niyetimi gerçekleştirmeye çalışıyorum.

    Kronolojiye göre okumam gereken ilk eser Dördüncü Tekil Şahıs kitabı. Ancak kitabın hacmi ve katıldığım bir söyleşisinde yazarın kendi eleştirisini de göz önünde bulundurarak -“Şu an Dördüncü tekil Şahıs’ı yazmak isteseydim yüksek ihtimalle bu 150 sayfayı geçmeyecek bir eser olurdu.” demişti. Ben de bu kronolojik okumaya Pencereden ile başlamak istedim.

    Yazar, hikayeyi görünür bir gerçekliğe oturttuğu “pencere” metaforuna yaslayarak, başkarakter olan Ayhan’ın dünyası üzerinde şekillendirmiş. Ve biz bu hikayeye yazarın bize açtığı pencere kadarıyla dahil olabiliyoruz aslında. Sadece o pencereden gördüğümüz kadarıyla Ayhan’ı tanıyabiliyoruz.

    Ayhan, dışarıdan bakıldığında anne babasına dahi “siz” diye hitap edebilecek kadar kibar, saygılı, titiz, çalışkan, varlıklı ve yakışıklı diyebileceğimiz bir insan profiline sahip. Fakat pencereden içeri bakarsak; sessiz, nahif, -yazarın deyimiyle hiç kimseyi, kendi kemiklerinden başka kimseyi kıramayan, kaplumbağa gibi yuvasını sırtında taşıyan, ihtiyacı olmadıkça evinden ayrılmayan, vaktinin çok büyük kısmını kendini güvende hissettiği penceresinin ardından yada balkonundan sokaktaki insanları izleyerek geçiren, gazetedeki üçüncü sayfa haberlerini kesip biriktiren biri. İçinde gizem barındıran tuhaf bir karakter anlayacağınız.

    Kitap sizi Ayhan’ın arka bahçesine doğru 207 sayfalık bir yolculuğa çıkarıyor. “Ayhan neden böyle biri? Davranışları fıtri bir yatkınlığın sonucu mu yoksa onu böyle davranmaya iten sebepler mi var?” sorusunun cevabını arattırıyor.

    Ayhan’ınki incelik görememekten kaynaklanan bir yabancılaşma hikayesi aslında. Çocuk yaşta mecbur bırakıldığı yalnızlığın, ihmal edilmişliğin ve bunlarla gelen güvensizliğin ağırlığına mahkum edilmenin bir dışa vurumu insanlarla arasına koyduğu penceresi. İşte Ayhan tüm bunlarla, üzerine “incelik” zırhını giyerek baş etmeye çalışır. İnsanlarla arasına “Siz” ile resmiyet çemberi kurarak yaratır güvenli alanını. Bu resmiyet çemberini ne anne-babasının, ne arkadaşlarının ne de hayatına eş sıfatıyla da olsa girmeye çalışan insanların aşmasına müsaade eder. Bir yerden sonra artık istese de kendi bile aşamaz olur bu çemberi, yabancılaşır kendine.

    Kurguda, Ayhan’ın yabancılaşma süreci şimdiki zamanla başlayıp, geçmişe dönüşlerle zenginleştirilerek anlatılıyor. Burada Ayhan’ın çocukluğu, genç yetişkinlik dönemi, arkadaşları, öğretmenleri ve anne-babasıyla ve nişanlısıyla olan ilişkisine şahit oluyoruz. Finalde ise aradığımız soruların cevapları bir bir yanıtını buluyor.

    Kitabı elinize alıp sayfaları çevirmeye başladığınız andan itibaren sizi tanıdık bir üslup karşılıyor. Güray Süngü’nün hayranı olduğu Oğuz Atay etkisi bu. Başta nasıl ilerleyecek diye bir ürktüm açıkçası. Çünkü bilinç akışı beni zorlayan bir tekniktir. Fakat romanın dili; bilinç akışı, parçalanmış zaman ve geri dönüşlerle de ilerlese de bu sizi hiç yormuyor. Akıp gidiyor eser; ama bir yere kadar… Bir yerden sonra karakteri tanıdıkça kitap durağan bir akışkanlık kazanıyor ve kitabın sonlarına doğru gitgide heyecanınız düşmeye başlıyor. Ben bunu “sıkıcı bir merak” olarak tanımladım. Burada yazara en büyük eleştirim, karakteri aynı duygu gelgitleri içinde dolaştırıp tekrara düşmesi ile ilgili olacak. Karakter(-ler)e biraz daha derinlik katsaydı eğer, hikaye daha keyifli bir hale bürünebilirmiş. Bununla birlikte hikayede Ayhan’ın hayatına dokunan kişilerle ilgili detaylar (Özlem ve Zeynep / anne-baba) da çok kopuk kalıyor. Bu da hikayenin inandırıcılığını bir yerde düşürüyor bence. Anne ve babasıyla olan ilişkisi daha daha zengin diyaloglarla anlatılabilirdi. Buralar da çok aceleye getirilmiş gibi geldi bana.

    Özetle, Pencereden bitirdiğim zaman fena değildi dediğim, karakterin üzerine düşünüp hikayeyi içimde demlendirdikçe sevdiğim bir eser oldu.

    Bu da tüm kurabiyesever münzevilere ve Ayhan'a: https://youtu.be/1ERihQxQIHM

    Niyetlisine keyifli okumalar dilerim.
  • Hristiyan âleminde bu türden aptalca inanışlar epey yoğun ve papazlar da bunlara göz yumdukları gibi besleyip güçlenmelerine önayak olurlar ki halkın cehaleti üzerinden kârlı işler yapabilsinler.
  • 68 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi·
    “Kendimi sattım”cümlesinden sonra bu şiiri açtım:(
    ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI

    ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983
  • “… Ve güz geldi Ömür Hanım.”
    “Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı…….
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?”
    “Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?”
    “Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?”
    “Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?”
    “Dönelim… Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır…”
    “Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.”
    “Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı?…
    Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama… Değil mi yoksa?”
    “Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.”
    “Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir “ben”e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde…”
    “Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür Hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük… Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım…”
    “Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki… Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı…Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe
    yarıyor ki?”
    “Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.…
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.”
    “Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında.”
    “Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.…
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de……
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.”
    “Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir…
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki?”
    “Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.”
    “Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde.…
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?”

    Şükrü Erbaş
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Harari’nin 3.Kitabı. Sapiens’te ilk insansılardan günümüze gelen süreci, ikinci kitabında çok uzun vadeli olası bir geleceği anlatıyor. Bu kitabında ise günümüzü ve yakın geleceği. Ayrıca kendisine yöneltilen yüzlerce soruya cevaben yazılmış. Benzer konuların yeniden işlenmesi normal. Kendisi de açık açık beyan etmiş; önceki yazılarımı, makalelerimi argümanlarımı gözden geçirdim, yanlışlarımı düzelttim, sorulan soruları derledim. Hepsini kitap formatında size sunuyorum diyor. Kendini eleştirebilen ya da hatasını rahatlıkla kabul eden kaç kişi var ki?

    Her zamanki gibi anlatım dili çok sade, herkesin okuyabileceği türden. Konu anlatımlarında kullanılan örnekler günlük hayattan alınma, okurken yormuyor. Yazarın hayatı sorgulama biçimini, yeri geldi mi kendini eleştirmesini çok seviyorum. Kitap klasik bir Harari kitabı gibi başladı ancak ilerleyen bölümlerinde bizim toplumumuzda hatta dünyada bir çok insanın hoşuna gitmeyecek ciddi eleştirileri mevcut. Dinler, tanrı ve milliyetçilik hakkında. Diğer kitaplarında da dinlere eleştirisi olurdu ama bu sefer özellikle (kendisi de aynı kökenden olmasına rağmen) Yahudiliği sıkı şekilde eleştirmiş, İsrail'li toplumu ve İsrail’in politikalarını. Yazar Eşcinsel olduğunu ilan etmiş (belki başka zamanda beyan emiştir ama ben kitapları haricinde kendisini takip etmedim) Herkesin hayatında belirli evreler olur; hayata bakış açısını, düşüncelerini, tutumunu gözden geçirir ve kendini yeniler. Elbette bu değişimde yaşadıklarının etkisi vardır. Sanırım Harari bir değişim süreci geçirdikten sonra bu kitabı yazdı. Her zaman kaleminin cesur olduğunu düşünüyordum ama bu sefer daha cüretkar geldi bana. Ben kitabı çok beğenerek ve severek okudum. Benzer diye eleştirilen bir kitap daha çıkarsın yine ilk alıp okuyanlardan olacağım. Her fikrine katılmam gerekmiyor. Onun bakış açısından olayları okumak kendi sorgulamalarıma yeni pencereler açmaktan keyif alıyorum. Ancak kimseyle polemik yaşamak istemediğimden bir çok konuya değinmeden belirli konular üzerinden yorum yapacağım. Herkes kendisi okuyup değerlendirmeli bu kitabı.

    Çok şey yazmak isterdim hatta bu kitabın yorumunu gönlümce yapsam ve okunacağını bilsem herhalde 8-10 A4 boyutunda sayfa anca yeterdi bana. Kitap temelinde ne anlatıyor? Şuan yaşadığımız dünyada ne oluyor? Bize ne anlatılıyor veya öğretiliyor ama aslında gösterilenin arkasında yatan ne? Geçmişteki düzen neydi? Geldiğimiz ve geleceğimiz nokta ne?

    Avcı toplayıcı insanlardık; duygularımız, korkularımız, muhakeme yeteneğimiz, içgüdülerimiz, bilincimiz, beynimiz bu çerçevede evrimleşti. Şuan yaşadığımız dünya bambaşka, avcı-toplayıcı toplumdan ve o toplumun habitatından çok uzaktayız. Ve sanayi-teknoloji gelişimleri özellikle son 300 yılda oldu. Son derece hızlı bir şekilde.. 300 değil 1000 yıl olsun. 200 bin yıl önce ilk insan türleri hayattaydı ondan önce de insansılar.. Evrim 300 yılda hatta 1000 yılda gerçekleşmez. Biz çok hızlı geldiğimiz noktaya uyum sağlayamadan buna bağlı olarak da yaşadığımız hayatı anlamadan, kendimizi bile keşfedemeden bu hayatta yaşıyoruz. Liberal demokrasi çatısı altında Özgür bireyler olarak yaşadığımız ülkenin, başka bir ülkede yaşayan insanların veya dünyanın kaderini değiştirebilecek seçimlerde oy kullanıyoruz. Peki neye oy verdiğimizi ne kadar biliyoruz? Ekonomi uzmanı olmayı geçtim tarihsel verilere veya istatistiklere vakıf bile olmadan nasıl ekonomi ile ilgili şeylerde yorum yapıyoruz. Son derece cahiliz ama her şey hakkında bilgimiz var. (çok tanıdık geldi değil mi?) Gerçekten özgür, bağımsız, bilgiye ulaşması kolay bir dünya da yaşayan canlılar mıyız? Ulaştığımız bilginin ne kadarı gerçek, ne kadarı yalan/manipülasyon?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve birleşmesinin bize ne gibi etkileri olacak? Bilim-Kurgu filmlerinde konu edilmiş zamanının ötesinde ki birçok teknoloji bugün mevcut. Örneğin 1927 yapımı Metropolis filminde ki görüntülü arama sahnesi. Görüntülü arama hayatımıza 2006 yılında Skype adlı program ile girdi. Senaristin 79 yıl sonrasını öngörecek ufku geniş bir hayal dünyası varmış. Peki günümüzün bilim-kurgu filmleri/dizileri bize ne gibi mevcut olmayan teknolojileri sunuyor? Yapay zekaya sahip robotların dünyayı ele geçirmesi..
    Yapay zekaya sahip robotlar konusunda ileri gidilebilir mi? Her konuda gidilebilir. Discovery Science kanalında yayınlanmış teorik fizikçi Profesör Michio Kaku tarafından sunulan Bilim Kurgudaki Bilim: İmkânsızın Ardındaki Fizik belgeselinde; bilim kurguda kullanılan bilimin aslında çok da uzakta olmadığını, yakın bir gelecekte her şeyin mümkün olabileceğini kanıtladı. Görünmezlik pelerini, ışınlanma, zamanda yolculuk ve daha fazla görünüşte imkânsız şeyi ele alıp, yakın bir gelecekte yapılabileceğini ispatladı. (Hemen hemen her bölümünü önceki yıllarda izledim) Örnek video - Süper Giysi : https://www.dailymotion.com/video/x4hd3r1

    Benim gibi izleyenler bilir. Westworld diye bir dizi var; Yapay zekaya sahip ve tamamı ile insana benzeyen robotların bulunduğu, şehir kadar büyük bir park içinde vahşi batı temalı bir kasaba kuruludur. Siz de ücretine mukabil parka gelir istediğiniz kadar kalır, vahşi batılı bir kovboy gibi giyinir, ister o dönemin havasını içine çekersiniz, ister barda ki cancan dansçısı kızı kaçırırsınız ya da posta arabası soyarsınız. Gerçek hayatta sergileyemeyeceğiniz en uç fantezilerinizi bu westworld içinde yapabilirsiniz. Size eşlik eden ve gerçeğinden ayırt edemediğiniz her canlı aslında yapay zekaya sahip robotlardır. Ve robotlar bir gün her gece silinen hafızaları ve ertesi gün devam eden tekrar tekrar yaşanan acıları unutmamaya başlarlar. Ve bu devasa yetişkin Disneyland’ını birbirine katıp yönetimi ele geçirmeye kalkarlar.

    Durun bakalım orada diyor Harari. Yapay zekalı robotlar dünyayı ele geçiremez bizden daha zeki olsalar bile: ‘Oysa gerçekte yapay zekanın bilinç kazandığını var saymayı gerektirecek bir sebep yok çünkü zeka ve bilinç apayrı şeyler. Zeka sorunu çözme becerisi, bilinç acı Neşe aşk ve öfke gibi şeyler hissedebilme becerisi. Bu ikisinin birbirine karıştırmanın sebebi bunların insan ve diğer memelilerde bir arada bulunması’ Bu fikre katılıyorum. Burada asıl sorun şu; bu yapay zekalı robotların, algoritmaların kumandası kimin elinde olacak? İos 12 işletim sistemine (iphone) gerekli verileri girdiğiniz de (özel saati ile kullanıldığında) sizin kalp atışlarınızı, ekg’nizi kontrol ederek kalp krizi geçirdiğinizde 112’yi kendi arıyor. Süper değil mi? Bu noktaya kadar süper. Ya bunun ilerisi? İleride her bir zerrenizi kontrol eden biyoçipler ile 7/24 yapay zeka algoritmaları tarafından takip edilseniz ve bir kereliğine arkadaşlarınızla yaşadığınız bir maceralı geceyi kaydeden sistemler sigorta şirketinize o anki sağlık durumunuzu/ risk alma potansiyelinizi mail atsa; risk aldığınız için sağlık sigortanızın yenileme primi 3 katı zamlansa.. Sistemi kim elinde tutarsa iplerinizi o oynatır.. Ne 1984 ne cesur yeni dünya distopyası bize uygundur.

    Harari yeniden soruyor; algoritmalar birbirinden farklı zevklere sahip 5 farklı arkadaş için aynı gece hepsinin beğeneceği bir filmi seçebilir. Evet bu zevkli ve pratik olabilir. Peki ilerisinde ne gelecek bunun? Kitapta güzel örneklerle anlatmış. Benimde aklıma keyifle izlediğim dizi Person of İnterest’te olduğu gibi hepimizi takip edip şüpheli gördüğü hareketlerimiz neticesinde terörist olduğumuzu varsaysan bir yapay zekânın istihbarat birimine bilgi olarak adımızı verdiği ve istihbarat biriminin yok yere bizi tutukladığı geldi?

    Yeni teknolojiler bizi ölümsüz kılarsa ne olacak? Mevcut dünya kaynakları bugün bize yetişemiyorken ölümsüz olup bir yandan da ürerken ne olacak? Başka dünyalara mı gideceğiz? En yakın hedefimiz mars (donmuş halde su bulundu ve su olan her yerde biz hayat kurabiliriz) National geographic’te 3 tane belgeselini izledim. Gidip koloni kurmayı başarsak bile kaç dünyalıyı oraya taşıyabileceğiz? Bu yeni koloni vatandaşlarından birinin siz veya torununuz olma ihtimali nedir?

    Üşenmedim izlediğim belgesellerin linklerini buldum, hizmette sınır tanımıyorum

    NASA Exomars : Yaşam arayışı https://www.youtube.com/watch?v=ms_F-YBFlio Gezegen Rehberi: Mars https://www.youtube.com/watch?v=T4E4l1jxCQ4 ) Mars`ta Yaşam Arayışı Belgeseli https://www.youtube.com/watch?v=MemJfiplydU

    Ölümsüzlüğü keşfeden bilim neticesinde bu herkese mi uygulanacak yoksa zenginler gibi imtiyaz sahibi bir zümre dünyanın tüm haklarını elinde tutarken bizler sürünecekmiyiz? Buna örnek olacak bir sürü de film izledik değil mi?

    ‘Geçtiğimiz yıllarda dünyadaki herkese insanlığın eşitlik yolunda ilerlediği ve küreselleşme ile yeni teknolojilerin O noktaya daha çabuk varmamıza yardımcı olacağı söylendi. Küreselleşme ve internet ülkeler arası açığı kapatsa da sınıflar arası uçurum derinleşme tehlikesi taşıyor’ diyor Harari. Doğru bir tespit..

    Size kesinlikle istinasız izlemenizi tavsiye ettiğim belgesel "Geleceğe Doğru" ; https://www.youtube.com/watch…

    Belgeselde anlatıldığı gibi bilincinizi, anılarınızı bir bilgisayara aktarıp ölümsüzlüğü tercih ederseniz sizi nasıl bir yaşam, anayasal haklar veya etik bekler? Hack’lenirseniz ne olur? Bizim bu ve benzeri değişimler üzerine bir tecrübemiz, doğrusu bu diyeceğimiz bir fikrimiz yok ki?

    Gelişen teknoloji hayatımızı mı kolaylaştıracak yoksa daha iyi kontrol edilebilir bireyler olmamızı mı yarayacak? Bilgisayar Algoritmaları etik kararlar alabilir mi? İnsanlar ne kadar Etik? İnsanlar etik mi, içgüdüsel mi? Algoritmalar insanların kusurlarını kapatabilir. Peki algoritmaların beraberinde yeni kusurlar ortaya çıkarsa? Gerçek ile kurmacayı birbirinden ayırt edemiyoruz. Bütün dünya sübliminal mesajlarla dolu. Herkesin kafası son derece karışık, herkes her şeyi bildiğini düşünüyor ama bence kimsenin bir şey bildiği yok. Sanayi devrimi sonrasında gelişen yeni dünyayı öğrenmemiz adapte olmamız haklarımızı korumamız ve gerekli düzenlemeleri yapmamız 100 yıldan fazla zaman aldı ama öğrendik. Peki veri devrimi, Yapay Zeka devrimini ne kadar bir zamanda öğreneceğiz o arada hangi acılar yaşanacak ?

    Harari; din, eğitim, ahlak, göç, tanrı, cehalet, adalet, bilim, laiklik, milliyetçilik, iş, özgürlük, eşitlik, terörizm, savaş vb başlıklar üzerinden yakın gelecekte bizi nelerin beklediğini, olası olayları ve gözümüzü nasıl açmamız gerektiğini anlatıyor.

    Okurken kafamda daha önce izlediğim veya okuduğum her şey büyük bir metafor oluşturdu, daha size çok şey anlatmak isterdim ama bu bile aşırı uzun oldu. Bence bazı görüşlerini sevin veya sevmeyin bu kitabı okuyun, okuyun okuyun derim.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İn-cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?

    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
    Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?

    Dönelim...
    Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
    Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim.
    Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.
    Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.
    Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı?
    Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama...
    Değil mi yoksa?

    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.
    Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.
    Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.
    Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.
    Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
    Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
    Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur.
    Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
    Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
    Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor.
    Binlerce taş saklanıyor içimde.
    Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...
    Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?
    Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
    Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda?
    Yerini bulur mu gerçekten?
    Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
    Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden.
    Yanılıyor muyum?
    Olsun.
    Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.
    Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin.
    Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana.
    Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
    Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
    En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
    O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...
    Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
    Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.
    Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...
    Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için.
    Ve bir gün ölümün balkonundan,dökülür toprağa el içi kadar bir su.
    Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle.
    Yıldım ömrümün kalıplarından.
    Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım.
    Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.
    Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle.
    Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.
    Ne aldanış!
    Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla.
    Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.
    Delilik mi dedin? Kim bilir...
    Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi?
    Kim ne diyebilir ki?

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...
    Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek.
    Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...
    Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim.
    Ürperiyorum.
    Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.
    Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?..

    Şükrü Erbaş
  • 219 syf.
    ·Puan vermedi
    Hadi aynada yüzüne bak!!!
    Gözlerine, dudaklarına bak.
    Karşında en iyi bildiğini sandığın şey duruyor.
    Bu, senin yüzün.
    Şimdi gülümse_eğer hala becerebiliyorsan.
    Eğer kafan biraz karıştıysa rahatla. Endişelenme.
    Bilmen gereken tek şey bunun senin yüzün olduğu.
    Bu, en iyi bildiğini sandığın şey.
    Burası, gençliğinin bütün o muhteşem ve sınırsız, potansiyelinin vardığı nokta. Bütün o yerine getirilmemiş vaatler. Hayatında geldiğin yer karşında duruyor.
    Adın...........
    Sen hala korkak bir boksun. Bencil, beceriksiz, tembel ve omurgasız bir pisliksin.
    Anlaman gereken tek şey, pişman bir bok çuvalı olup çıktığındır.
    Ne diyor bu kadın da demeyin. Bunlar yazarın anlatım tarzı, söylevleri.
    Ressam olma yolunda büyük bir yeteneğe sahip bir kadının;aşkı, sevdiğim adam dediği uğruna, hayatını, kariyerini, ailesini ve en çok da kendisinden vazgeçişinin kısa, sert, dağınık ve bir o kadar da zor anlaşılır güncesidir.
    Aşkı uğruna... Anneliği uğruna...
    Yaşlanmanın, değişmenin, kendine olan güveninin yitirilişinin korkusudur aslında.
    Ruhsal çürümüşlüktür...
    Çok tanıdık geldi değil mi???
    Bu benim...
    Bu sensin...
    Bu hepimizis...
    Ahh zavallı bizler. Nasıl da acınacak durumdayız. Yazar ama bize acımıyor. Öyle tokat gibi sallıyor ki adeta bananecilik oynuyor.
    Aynadaki yansımanıza bakın. Ya oturup ağlarsınız ya da kalkıp daha dik yürümeye başlarsınız der gibi cümleler sarfediyor.
    İlk defa okudum, kısa bir kitap olmasına rağmen kalemini çözmekte zorlandım. Yeraltı edebiyatının zorlu ama zevkli yolculuğu galiba.
    Kafamdaki yerine tam oturması için sanırım diğer kitaplarını da okumam lazım.
    Yeraltı edebiyatı sevenler bu günce'ye de göz atabilirler. Biraz değişik, biraz silkeler tarzındaydı...
    Teşekkür ediyorum ️️️