8 küsür milyar olduk
...dünyanın iki buçuk milyar nüfusundan yalnız bir tek insan üzerinde ısrarın bir monomaniden başka adı var mıdır?
İşe daha uzak olmakla birlikte, Yunan sınırına yakınlığı açısından, turistik, harap değil ama püfür, bahçe içinde, bağımsız federe bir eve kapağı atınca kendime geldim. Örneğin yatağımı düzeltmiyorum, fırça çeken yok... Oh! Kitabımı okuyorum, bırak şimdi kitabı diyen yok... Zart yemek saati biçiminde takvimsel gün dilimlenmeleri yok... Oh.. Oooh! Sabah patikadan caddeye yürüyorsun yirmi dakika, bilemedin yirmibeş, yarım saat değil yani... Caddeden sürekli otobüs geçiyor İstanbul’a. Bir saat onbeş dakikada Topkapı’dasın. Şişli’den bir buçuk saatte gelemeyen var.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
“Dünyada iki çeşit kavga var demiş bir yabancı yazar: Onur kavgası ve çıkar kavgası... Ben birincisini seçtim, daha doğrusu seçmiştim. Bir mizaç ve yaratılış meselesi bu. Diğerine göre daha seviyeli ve imkân isteyen bir şey. Bunu sürdürebilmek için hep dikkatli, titiz ve güçlü olmak gerek. Her şeyden önce güçlü olmak... Bense, yok denecek kadar az imkânla, için için kendimi tüketerek bocalayıp duruyorum. Hep daha iyisini, daha güzelini aramaya alıştığımdan, bulunanla yetinmeye bir türlü katlanamıyorum. Her zaman yapacağım, yapabileceğim şeyleri hiç bir zaman yapmak istemedim. Elim varmıyor ve isteksizlikten kurtaramıyorum yakamı. İdare etmek diye bir şey var, ben bunu hiç bilmiyorum galiba. Bu gidişle öğreneceğe de benzemem. Kavgam kimin için, kime karşı, o da belli değil. Topluma mı, kendime mi, yoksa ikisine birden mi direnmeye çalışıyorum yoksa? Ama niçin? Beni ancak bir sevgi kurtarabilirdi; köklü, diri ve dünyamızın ufkunu aşan yüce bir sevgi... Kendime, çevreme ve bütün dünyaya karşı, ama yine onlar için... Herkesi ve her şeyi aşan bir şey... Bunu bulmalıyım asıl. Yaşanmaya değer hayatın kaynağı olacak ve herşeyin anlamını belirleyerek dünyamı kaostan kurtaracak bir değer... Benim bozgunum, her biri bir yerlerde harcanan bir kuşağın bozgunudur. Hâlâ bozgunu durdurulamamış bir devletin topraklarında yaşıyoruz. Her parça kendi içinde küçük parçalara, her grup daha küçük gruplara ayrılıyor ve çeşitli etkiler altında yaşamasını sürdüren halk, geleneksel hayatı içinde ne yönde geliştiği bilinmeyen bir değişimi yaşıyor. Temel değerlerinin yön vermediği aydınları da, az buçuk bildiği ve çoğu zaman pek inanamadığı hayat ve düşünce kırıntıları arasında gün geçiriyor. Neye inanacağız, kimi niçin seveceğiz? Bize öğretilenlerle dünyanın hiç bir ilgisi yok. Ne kendi
Sayfa 138 - elifbe, ketebe·Kitabı okudu
Beddua
Sonunda 24 top birden ateş etti ve minare yıkılırken camiin çatısı da çöktü. Rüzgâr, camiden gelen canhıraş feryatları taşımaktaydı. Kıyıdan az buçuk alarga bir yerde, kayığında bir testi şarapla demlenen ihtiyar bu katliamı görünce gemidekilere doğru bağırmaya başladı: "Allah sizi sürüm sürüm süründürsün! Yetmiş yerde yetmiş türlü belaya tuş olasınız da can verip kurtulamayasınız! Hepinizin yedi ceddine lanet olsun! Gözünüzün elifi sönsün! Ocağınız tütmez olsun! Ömrünüz âhla vâhla geçsin! Kolunuz çolak başınız kabak olsun! Allah size bilinmez dertler versin! Can evinize kurşun rastlasın! Zindanlarda leşiniz kalsın! Tuttuğunuz oruç boşa gitsin! Kanlı kefenleriniz elime geçsin! Bre zalimler!" Sıraladığı bunca bedduadan sonra ihtiyar balıkçı Amat'a doğru tükürdü ve elindeki şarap testisini denize fırlattı. Top ateşinden sonra gemiciler, bu korkunç suçu işledikleri için o an hem kendilerinden hem de Kırbaç Süleyman'dan nefret edeceklerdi. Belki de taşıdığı onca günah yükünden sonra omuzları çöken Süleyman Reis küpeşteye yaslandı ve yıkılan camiye baktı. Ağzından şu sözler döküldü: "Artık yapmak istemediklerini de yapıyorlar. "
Sayfa 32·Kitabı okuyor
Kadın denilen mahlukun keman gibi, hatta ondan da kaprisli bir enstrüman olduğunu, onun da olanca hüner ve güzelliğini ancak ve ancak virtüoz ellerin emrine verdiğini öğrenişim çok sonralara, saçlarımın iyice dökülmeğe başladığı devirlere rastlıyor. Zaten dar omuzları, geniş kalçaları ile kadın, şeklen dahi az buçuk kemanı, daha doğrusu violonseli hatırlatmaz mı?
Ahh şu yoksulluk….
“Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karnı doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca nasıl kar­şı konulur kışa?”
Sayfa 7 - Derinlik Yayınları