İzleyen sayfalarda tekrarlanacak birbirine bağlı üç kavram var. Birincisi, Tanrı ya da kutsal düşüncesi. Batı dünyasında, Tanrı'yı fazlasıyla insan biçimli ve kişileşmiş bir şekilde düşünmeye yatkın olmuşuzdur ve sonuç olarak tanrısal düşüncesi çoğu zaman tutarsız ve akıl almaz görünür. "Tanrı" sözcüğü "onun adına" dayatılan ve yapılan naif ve çoğu zaman kabul edilemez şeyler nedeniyle pek çok insanın gözünde saygınlıktan uzak olduğu için onun yerine "kutsal" sözcüğünü kullanmak daha kolay olabilir. İnsanlar dünya üzerine düşünürken genelde varoluşun özünde bir aşkınlık ve gizem deneyimlemiştir. Varoluşun kendileriyle ve doğal dünyayla derinden bağlantılı olduğunu ama aynı zamanda bunun ötesine geçtiğini hissetmişlerdir. Ona ne dersek diyelim -Tanrı, Brahman ya da Nirvana olarak nitelenmiştir bu aşkınlık insan yaşamının bir olgusudur. Teolojik görüşlerimiz ne olursa olsun muhteşem bir müzik ya da şiir dinlediğimizde ve etkilenip bir anlığına kendimizden geçtiğimizde benzer bir şey deneyimlemişizdir. Bu deneyimi yeniden yaşama eğilimindeyiz ve bir ortamda bulamadığımızda -söz gelimi bir kilise ya da sinagogda- başka yerlerde ararız. Kutsal pek çok şekilde deneyimlenir: Korku, huşu, coşku, huzur, dehşet ve zorlayıcı ahlaki etkinlikler yaratır. Bizi tamamlayacak daha dolu, zenginleşmiş bir hayatı simgeler. Salt "uzaklardaki" bir güç olarak hissedilmez, aynı zamanda kendi varlığımızın derinliklerinde algılanabilir. Ancak her türlü estetik deneyim gibi, kutsal algısının da geliştirilmesi gerekir. Modern seküler toplumumuzda bu her zaman bir öncelik olmamıştı ve bütün kullanılmamış yetenekler gibi körelme eğilimindeydi. Daha geleneksel toplumlarda kutsalı kavrama yetisine büyük önem verilmişti. Aslında, insanlar bu kutsal algısı olmadığında hayatın yaşamaya değer olmadığını