Buda ("Aydınlanmış Olan"), kastını terk edip derin bir dinî deneyimden geçmiş ve hayatının geri kalanını yeni felsefesini yaymaya vakfetmiş, asıl ismi Siddhartha Gautama (yaklaşık MÖ 563-483) olan Hindu asıllı bir savaşçı prensti.
Yordam Kitap | Ortaçağ Dünyası·Kitabı okuyor
Araştırma-İnceleme
Siddhartha Gautama
Gautama'nın hayatına dair birçok anlatı vardır. Bununla birlikte tartışmalı olmayan şey, MÖ altıncı veya beşinci yüzyılda Kuzey Hindistan'ın Bihar bölgesinde doğduğu ve yaklaşık seksen yaşına kadar yaşadığıdır. Nispeten müreffeh bir ailede doğdu, kendisinden babasının yolundan giderek topluluğunun lideri olması bekleniyordu. Oysa bir din talebesi olarak, korunaklı yaşam tarzından pek tatmin olmadı ve özellikle dünyadaki ızdırabın yaygınlığı karşısında kahroldu. Ayrıcalıklı hayatından vazgeçip, karısını ve ailesini terk ederek art arda çetin çileci talimlerle buna tepki gösterdi. Bunlar da onu tatmin etmedi. Bir incir ağacının (Bodhi ağacı, "uyanış ağacı") altında tefekkür hâlinde otururken dinî ve felsefi düşüncesinin temelini oluşturan içgörüye ulaştı. Altı yıllık meditasyondan sonra aydınlanma durumuna ulaştığına inanıyordu. Hayatının geri kalanını gezici bir eğitmen olarak geçirdi, fikirlerine adanmış bir manastır düzeni kurdu.
Sayfa 132·Kitabı okuyor
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Budizm birçok açıdan diğer dinlerin çoğundan farklıdır: En çarpıcı şekilde, tanrılardan veya doğaüstü varlıklardan hiç bahsetmez ve ilahi vahiy veya ilhama değil; daha çok "Buda" olarak bilinen bir adamın, Siddhartha Gautama'nın fikirlerine dayanır. Siddhartha Gautama, uzun yıllar farklı meditatif ve münzevi dinî disiplinleri keşfetmesinin onu ruhsal doyuma giden farklı bir yolu tanımaya yöneltmesiyle, "aydınlanmış kişi" anlamına gelen buda unvanını aldı. Gautama ilahi bir varlık, bir aziz ya da bir peygamber değildi; meraklı ve düşünceli bir bilgin, yaşamın gizemlerini kavrayışına ve anlayışına deneyim, tefekkür ve rasyonel düşünce yoluyla ulaşan bir filozoftu. Takipçileri tarafından ilahi bir mesajın taşıyıcısından ziyade bir bilge ve rehber olarak saygı görür, bu nedenle Budizm'in ne kutsal metinleri ne de kendine ait bir mitolojisi vardır. Bunun yerine Budizm, Buda'nın toplanan öğretileri ve sözleri ile daha sonraki Budist bilginler tarafından bunlara dair yapılan yorumlar üzerine inşa edilmiştir.
Sayfa 130·Kitabı okuyor
«Öncelikle Buda'nın fikirlerini Hindistan'daki diğer fikirlerden neyin ayırdığını iyi anlamak gerekiyor. Kesinlikle fark etmişsindir, Hint fikirlerinin temeliyle Budizm arasında pek çok ortak nokta var; ardışık hayatlar ve neden oldukları acı, kurtuluş, Nirvana. Budistlerin söyleyeceğim ilk farklılığı, sosyal konumlarından bağımsız olarak kurtuluş üzerine yoğunlaşmaları. Buda'nın gösterdiği yolu takip eden herhangi bir kişi kurtulabilir, bunun için daha yüksek bir mevkide yeniden hayata dönmeyi beklemeye gerek yoktur. Öte yandan fikirler açısından baktığımızda Budistler Mutlak'tan, Benlik'ten ve Atman'dan konuşmayı reddeder. Onların gözünde Brahmanların Mutlak'ı saf dışı etmesi gereken nihai yanılsamadır. Kimsenin 'Benlik'i yoktur, hiçbir şeyin 'özgün doğası', sabit bir kimliği yoktur. Birey fikrinin terk edilmesinin yanı sıra kozmik Benlik fikri de terk edilmiştir. Orta yol'da ancak böyle, iki taraftan zıt fikirler saf dışı bırakılarak yürünebilir.»
Sayfa 190
Edebiyat
Dünya, dostum Govinda, mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağır ağır ilerliyor değildir; hayır, her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlamayı, tüm küçük çocuklar yaşlıyı, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı kendi içinde taşır. Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez, haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir Buda, Brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır.
İzleyen sayfalarda tekrarlanacak birbirine bağlı üç kavram var. Birincisi, Tanrı ya da kutsal düşüncesi. Batı dünyasında, Tanrı'yı fazlasıyla insan biçimli ve kişileşmiş bir şekilde düşünmeye yatkın olmuşuzdur ve sonuç olarak tanrısal düşüncesi çoğu zaman tutarsız ve akıl almaz görünür. "Tanrı" sözcüğü "onun adına" dayatılan ve yapılan naif ve çoğu zaman kabul edilemez şeyler nedeniyle pek çok insanın gözünde saygınlıktan uzak olduğu için onun yerine "kutsal" sözcüğünü kullanmak daha kolay olabilir. İnsanlar dünya üzerine düşünürken genelde varoluşun özünde bir aşkınlık ve gizem deneyimlemiştir. Varoluşun kendileriyle ve doğal dünyayla derinden bağlantılı olduğunu ama aynı zamanda bunun ötesine geçtiğini hissetmişlerdir. Ona ne dersek diyelim -Tanrı, Brahman ya da Nirvana olarak nitelenmiştir bu aşkınlık insan yaşamının bir olgusudur. Teolojik görüşlerimiz ne olursa olsun muhteşem bir müzik ya da şiir dinlediğimizde ve etkilenip bir anlığına kendimizden geçtiğimizde benzer bir şey deneyimlemişizdir. Bu deneyimi yeniden yaşama eğilimindeyiz ve bir ortamda bulamadığımızda -söz gelimi bir kilise ya da sinagogda- başka yerlerde ararız. Kutsal pek çok şekilde deneyimlenir: Korku, huşu, coşku, huzur, dehşet ve zorlayıcı ahlaki etkinlikler yaratır. Bizi tamamlayacak daha dolu, zenginleşmiş bir hayatı simgeler. Salt "uzaklardaki" bir güç olarak hissedilmez, aynı zamanda kendi varlığımızın derinliklerinde algılanabilir. Ancak her türlü estetik deneyim gibi, kutsal algısının da geliştirilmesi gerekir. Modern seküler toplumumuzda bu her zaman bir öncelik olmamıştı ve bütün kullanılmamış yetenekler gibi körelme eğilimindeydi. Daha geleneksel toplumlarda kutsalı kavrama yetisine büyük önem verilmişti. Aslında, insanlar bu kutsal algısı olmadığında hayatın yaşamaya değer olmadığını
Sayfa 19·Kitabı okudu
Din