• 332 syf.
    ·2 günde
    Cemal Süreya şiire yönelme ve şiir anlayışından bir röportajda şu şekilde bahsediyor;
    ''Aslında ben şu yaşa geldim asıl yeteneğimin neye olduğunu tam kestirebilmiş değilim. Kendimi şiirin içinde buldum. Belki de çevremde yalnız şiir vardı yada şiire yakın şeyler vardı. Liseyi bitirdikten sonra bende bir şiir bilinci başladı. Ondan sonra asıl şairsem eğer, şair oldum diyebilirim. Şiir dilin hatta kültürün köpüğüdür diyebiliriz. Beslendiğimiz şeyler, muhakkak bizi koşullar. 1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski okudum. O gün bugün huzurum yoktur.''

    Şiirleri üzerine şahsi fikrime gelecek olursak... Gerçekten enfess dediğim, defalarca okuyup altını çizdiğim kısımlar oldu. Kalemi mükemmel ona sözüm yok. Bazen ise ''hoaydaa, konu burdan buraya nasıl geldi?'' dediğim yerler oldu. Pek nadir şiir okurum. Bu da ilginç ve güzel bir yolculuk oldu benim için. Tavsiye edilir mi? İtinayla.
  • İslam uygarlığında müziğin kökenine dair ufuk açıcı 15 bilgi

    Kıtaları, kültürleri, insanları ve coğrafyaları aşan müziğin kökenin, bundan bin yıl önce Müslümanlar tarafından oluşturulduğunu biliyor muydunuz? Peki ya, bugün kullandığımız nota isimlerinin Arapça Dal, Re, Mim, Fa, Sad, Lam, Sin harflerinden geldiğini? Veya Viyana Kuşatması'nın ardından Osmanlı mehter takımının arkasında bıraktığı müzik aletlerinin Avrupa'da askeri bandoların doğuşuna zemin hazırladığını? İslam uygarlığında temelleri atılan müziğe dair ufuk açıcı 15 bilgiyi sizler için derledik.

    MÜZİĞİN TEMELİ 9’UNCU ASIRDA ATILDI
    20'nci yüzyıl sanatçıları ve şarkıcılarının, icra ettikleri sanatın büyük bir bölümünü 9'uncu yüzyılda yaşamış Müslüman sanatçıların oluşturduğunu biliyor muydunuz?
    Bu Müslüman sanatçılar, Kindî başta olmak üzere, müzik yazım sistemi, müzikal notalar kullanıyorlardı.
    NOTALARIN KÖKENİ ARAPÇA’DAN GELİYOR
    O dönemde yaşayan Müslümanlar, müzik gamındaki notaları, harfler yerine "solmizasyon" adı verilen hecelerle isimlendirdiler.
    Bu heceler bugün müzikte bildiğimiz do, re, mi, fa, sol, la, si temel gamını oluşturur. Bu notalar için 9'uncu yüzyılda kullanılan Arapça Dal, Re, Mim, Fa, Sad, Lam, Sin gamı ile günümüzde kullanılan gam arasındaki ses benzerliği son derece çarpıcıdır.
    KİNDİ MÜZİK ALETLERİNİ OLDUKÇA GELİŞTİRDİ
    Müslümanlar müzik aletlerini de oldukça geliştirdiler. Bundan bin yıl önce, Kindî ud çalgısının perdelerinin bağlanmasına ilişkin mufassal bir eser hazırlamış, bu eserde müziğin kozmolojik yan anlamlarına da değinmişti.
    Kindî, alfabetik müzik yazım sistemini bir sekizli için kullanarak Yunan müzisyenlerin çalışmalarını devam ettirmiş ve geliştirmişti.
    MÜZİK TEORİSİNİN TEMELLERİNİ ATTI
    Kindî'den 70 yıl kadar sonra Farabi, keman ailesine mensup çalgıların atası olan rebabeyi ve sitarın yatay bir uyarlaması olan kanunu geliştirdi.
    Müzik hakkında beş eser kaleme almakla beraber, asıl şaheseri, müzik teorisi üzerine yazdığı Büyük Musiki Kitabı'dır.
    Bu eser, 12'nci yüzyılda İbraniceye ve Latinceye tercüme edildi. Farabi'nin ve bu eserinin etkisi 16'ncı yüzyıla kadar hissedilmeye devam edecekti.
    ENSTRÜMANLARIN İSLAM UYGARLIĞINA DAYANAN KÖKENİ
    Bugün klasik müzik orkestralarında ve rock gruplarında kullanılan birçok müzik aletinin adı ve tasarımı Arap-Müslüman menşelidir.
    Lavta benzeri çalgılar uddan, rebab rebabeden, gitar kitaradan, naker ise keçi derisinden yapılan nakkare adlı davuldan türemiştir.
    SEYYAHLAR VE TÜCCARLAR İLE AVRUPA’YA ULAŞTI
    Gezgin müzisyenler, tüccarlar ve seyyahlar sayesinde Avrupa'ya ulaşan Arap müziği, 800 yıllık Müslüman yönetimi boyunca İspanya ve Portekiz'in kültür ve sanat hayatını şekillendirdi.
    Bu etkinin en eski örneklerinden birisi Cantigas de Santa Maria koleksiyonunda bulunabilir. Kastilya ve Aragon Kralı Alfonzo X "el sabio"nun (bilge) emriyle 1252 yılı civarında oluşturulan bu koleksiyon, Hz. Meryem hakkındaki dört yüz on beş dini şarkıdan oluşmaktadır.
    ENDÜLÜS’ÜN SANAT GÜNEŞİ: ZİRYAB
    Müziğin Avrupa'da yayılmasında birçok kişi rol oynadı. Bunlar arasında, ezgili sesinden ve koyu çehresinden ötürü Ziryab, yani Karakuş lakabıyla anılan bir müzisyenden bahsedilir.
    Ziryab, Bağdatlı tanınmış bir müzisyenin yetenekli öğrencisi olup, müzik kabiliyeti ve bilgisi hocasını zamanla geride bıraktı. Bu sayede, dönemin Emevi halifesi tarafından Endülüs'e davet edilmişti.
    ENDÜLÜS’TE KÜLTÜREL YAŞAMIN YEŞERDİĞİ DÖNEMDİ
    Ziryab, 822 yılında II. Abdurrahman yönetimindeki Kurtuba Sarayı'na yerleşti.
    II. Abdurrahman'ın sanata önemli yatırımlar yaptığı ve Endülüs'te kültürel bir hayatın yeni yeni yeşermeye başladığı göz önüne alınacak olursa, tam zamanında buraya geldiği söylenebilir.
    MÜZİKTE DEVRİM NİTELİĞİNDE ÇALIŞMALAR YAPTI
    Burada sanatıyla refaha ve saygınlığa kavuşan Ziryab, 200 dinar aylık ve birçok imtiyazla saraydaki tüm eğlence faaliyetlerini yönetmeye başladı.
    Bu terfi, ona tüm kabiliyetini gösterme ve yaratıcılığını tüm engellerden kurtarmak için imkân sağladı. Böylece Ziryab, müzikte devrim niteliğinde çalışmalar yapmak için kolları sıvadı.
    ZİRYAB’IN MÜZİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ YENİLİKLER
    Ziryab, dünyanın ilk konservatuarının Kurtuba'da kurulması; ahenk ve beste dersleri verilmesi; uda beşinci bir bam telinin ilave edilmesi ve Avrupa'ya getirilmesini sağladı.
    Aynı zamanda ahşap mızrap yerine akbaba teleğini kullanması; serbest metrik ve ritmik parametreler tanımlamak suretiyle müzik teorisinin tamamen yeniden düzenlenmesi ve bu şekilde yeni ifade biçimlerinin (müveşşeh, zecel ve nevbet süitleri) kullanılması gibi pek çok başarıya imza attı.
    ÇOK SESLİ MÜZİĞİ O GELİŞTİRDİ
    Müzik tarihçisi Julian Ribera gibi birçok otorite, kontrpuan ve çoksesliliğin ilk kez 1000 yılı civarında Kurtuba konservatuarında geliştirildiğini söyler.
    ZİRYAB’IN HAYATI ŞİİRLE BEZENMİŞTİ
    20'nci yüzyıl Fransız tarihçisi Henry Terrace ise Ziryab'ı şu sözlerle anlatır:
    "Bu doğulunun (Ziryab) gelmesiyle birlikte Kurtuba'dan zevklerle dolu lüks bir hayat, rüzgâr gibi esmeye başladı. Ziryab'ın hayatı şiirle ve enfes lezzetlerle bezenmişti. Geceleri hizmetkârlarının çaldığı lavta eşliğinde beste yaparak geçiren bu adam, sanatına görülmemiş bir değer izafe etmiştir…"
    Bin yıl boyunca canlı kalan bu eşsiz değer sayesinde dünya, bugün birçok müzik türünün tadına varabilmektedir.
    SULTANLA BİRLİKTE SEFERE KATILAN BANDO: MEHTER
    Cihana hükmeden Osmanlı Devleti ise daimi askeri bandoya sahip ilk devletti.
    1299 yılında kurulan meşhur Mehterhane bandosu, sultanla birlikte seferlere katılırdı.
    MEHTER DÜŞMANA KORKU SALARDI
    Savaş sırasında marşlar çalan mehter takımı askerlere cesaret verir, düşmanın yüreğine korku salardı.
    Seçkin askerlerden oluşan yeniçeri ordusunda da davul, zurna, klarnet, üçgen, zil, kös ve nakkare gibi enstrümanları çalan altı ila dokuz sıradan oluşan bando bulunurdu.
    Bunlar, develerin sırtında taşınırdı.
    AVRUPA’DA ASKERİ BANDOLARIN KÖKENİNİ OLUŞTURDU
    Avrupalılar yeniçeri bandolarıyla hem savaş hem de barış zamanında karşılaşmıştı. Avrupa'da düzenlenen çeşitli diplomatik kabullerde Osmanlı-Türk usulü çalgılarla müzik yapılması adet haline gelmişti.
    1683 yılında Viyana kapılarından mağlup ayrılan yeniçerilerin arkalarında bıraktığı müzik aletleri Avrupa'da askeri bandoların doğuşuna zemin hazırladı.
    Napolyon'un Fransız askeri bandosunda bile zil ve kös gibi Osmanlı savaş müziği çalgıları bulunmakta olup Napolyon'un Austerlitz Savaşı'nda (1805) elde ettiği zaferin kısmen bando trompetlerinin yarattığı psikolojik etkiye bağlı olduğu söylenir.
  • ..."Sizi tenzih ederim. Kusura bakmazsanız eğer günümüz anne-babaları hakkında düşüncelerimi arz edeyim. dedi ve konuşmasını sürdürdü. " Günümüz anne-babaları galiba en büyük sorunu bilmişlik. ... . Bugün anne babalar maşallah her konuda herşeyi biliyorlar bilmesine ama, konu asıl kendi meselesi olan aile hayatına, çocuk yetiştirmeye gelince çok çaresiz kalıyorlar, problemlerin içinden çıkamıyorlar. Annelik nasıl yapılır, babalık nedir, yeterince bilmiyorlar. Babalar baba gibi değil, anneler de ana gibi değil artık. Öyle olunca toplumda hasta ruhlu, sorunlu yeni bir nesil yetişmeye başladı. " diye tespitlerini bizlerle paylaştı.
  • 1-  MOZART
    Mozart hakkında herkesin bildiği 2 şey vardır. Bunlar, 6 yaşında beste yapabildiği ve 35 yaşında öldüğünde kimsesizler mezarlığına gömüldüğüdür. İnsanlık tarihinin belki de en yetenekli bestecisi olan bu özel şahsın saray ahalisi tarafından el üstünde tutulan bir müzisyenken nasıl sefalet içinde öldüğü halen bir muammadır. Yine de bu kısa sürede ürettiği 600’dan fazla eser ile ölümsüz olmayı başardı.Mozart'ın kedi taklidi yapmaktan hoşlandığını biliyor muydunuz? Bir prova sırasında sıkılıp bir masanın üzerine atlayarak miyavladığı söyleniyor!
     

    2- BEETHOVEN
    Beethoven, Mozart’ın aksine tüm hayatı boyunca saygı gördü ve çok kalabalık bir cenaze töreni ile omuzlarda taşınarak defnedildi. Asabi bir karaktere sahip olması nedeniyle etrafına kötü davranmasıyla meşhur olan dahi müzisyenin, 20’li yaşlarının sonuna doğru işitme problemleri başladı ve hayatının son 10 yılını sağır olarak geçirdi. Ama sağırlık bu dehayı durdurmadı ve bugün Avrupa Birliği’nin de marşı ve dayılarımızı telefon melodisi olan 9. Senfoniyi bu dönemde besteledi.


    3-Fıkracı Haydn
    Mozart’tan bahsedince Haydn’dan bahsetmemek olmaz. Nitekim ikili yakın arkadaşlar. Haydn da Mozart gibi şakaları sever, fıkralara bayılırdı. Haydn’ın çok sayıda enteresan öyküsü var. Bunlardan en ilginci ölümüyle ilgili olan: dâhilerin beynini inceleyen bir grup Haydn öldükten 1 hafta sonra mezarını açıp ve kafası çaldılar!
    Haydn, St. Stephen’den ayrıldıktan sonra birkaç yıl boyunca açlıktan ölme noktasına geldi. Bir piyanist ve kemancı olarak profesyonel düzeyde değildi. “Hiçbir çalgıda sihirbaz” olmadığını kendisi de kabul ediyordu; “ama hepsinin gücünü ve çalışmasını biliyordum. Kötü bir klavsenci ya da şarkıcı değildim ve kemanla bir konçerto çalabiliyordum.” Ama birçok müzisyen bunu yapabiliyordu. Sekiz yıl boyunca Haydn “berbat bir hayatı zar zor sürdürmek” zorunda kaldı. Bohem bir yaşam sürdü. C. P. E. Bach’ın müziğini inceledi ve zamanın ünlü bestecisi Nicola Porpora’dan birkaç ders aldı. Azar azar ilerleme kaydetti ve kuşkusuz ünü artıyordu. 1758’de Kont Ferdinand Maximilian von Morzin’in müzik müdürü ve bestecisi olarak atandı. İki yıl sonra yaşamının en büyük hatasını yaptı. Maria Anna Aloysia Apollonia Keller ile evlendi.

    4-Rahip Liszt
    Franz Liszt gençliğinde rockstarlara yakışır yaşam yaşadı ve evlilik dışı çocuklarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Fakat yaşlandığında Liszt Katolik bir rahibe olma yolunda ilerledi. Resmen rahibe olamadı ama bu yönde eğitim aldı.
     
    5-Sıradışı Wagner
    Richard Wagner oldukça sıra dışı biri ve sayısız enteresan hikayesi var. Wagner’ın karısı Cosima, Litz’in gayrimeşru kızlarından biriydi. Wagner karısı Cosima’ya renkli kostümler ve iç çamaşırları sipariş ederdi. Bu kıyafetleri giyen ise kendisinden başkası değildi!
     
    6-Obur Handel
    Barok dönemden George Frideric Handel’in zamanına ışınlanalım. Handel zengin sofralara ve iyi şaraba bayılırdı. Bu öyle bir tutku ki zengin hastalığı olarak bilinen gut hastalığına tutulmuştu. Bir akşam evinde misafir ettiği bir çizer sanatçı bu yemekten sonra kendisiyle ilgili bir karikatür çizmiş, Handel’i şarap fıçısına oturan iri bir domuz olarak resmetmişti.
     
    7-Kahve Tutkunu Bach
    Benzersiz konçertolarıyla bilinen Bach Leipzig'de bulunan Café Zimmerman'da düzenli olarak 4 fincan kahvenin 3’ünü tüketirdi. Kendisinin kahve alışkanlığından kurtulmaya çalışan bir kadın hakkında ünlü ve bir o kadar saçma Coffee Cantata isimli bir eseri var.
     
    8-Papaz Vivaldi
    Bir papaz haberi de Barok dönemden geliyor: ünlü besteci Vivaldi 25 yaşında Katolik bir papaz olmuştu. Kendisi kızıl saçlı olduğu için Vivaldi’ye “Kızıl Papaz” olarak da anılıyordu.
     
    9-Bay Mükemmel Mendelssohn
    Felix Mendelssohn can sıkacak kadar her konuda başarılı olan bir adamdı. Bestekarlığı dışında iyi bir yazardı ve eğlencesine çizip boyayarak çizgi filmler yapmıştır. Mendelssohn’un arkadaşı Attwood bir taksinin arka koltuğunda Yaz Gecesi Rüyası uvertürünü kaybetti. Yerinde başkası yazdığı tek kopyanın kaybolması karışında çılgına dönebilirdi. Mendelssohn oturup aklındaki notaları yeniden kağıda döktü.

    10-Kalbi Pariste olan Frederic Chopin.
    Mozart gibi 6 yaşında piyano eğitimine başlayan süper yetenek Polonya’nın küçük bir köyünde doğdu. Dehası ortaya çıkıp şöhret kazandıktan sonra Fransa’ya yerleşti ve maddi olarak sıkıntısız, rahat bir hayat yaşadı. Buraya kadar normal giden hikaye 39 yaşında veremden ölmesiyle dramatik bir son ile bitti. Ama ilginç olan cenazesinde kendi bestelediği ve hepimiz ‘aaa evet, oymuş’ demesine sebep olan cenaze marşının çalınmasını istememesidir.Tarihin en büyük piyanistlerinden biri olan Chopin sağken çok az konser verdi ve özellikle salonun yakın çevresini tercih eden bir piyanistti. Chopin fiziksel olarak çelimsizdi ve en iyi çalışında bile hiçbir zaman salondan sesler yükselmedi. Sonlara doğru bir fısıltı olurdu. Yaşamının başında, büyük salonlarda asla çalmaması gerektiğini öğrendi ve Paris’te halkın önüne son çıkışı yirmi altı yaşındayken, 26 Nisan 1835’te gerçekleşti Geri kalan ömrü boyunca -1849’da öldü- yalnızca üç resital daha verdi ve onlar da, piyano imalatçısı Pleyel’in salonunda, sayıları 300’ü aşmayan özenle seçilmiş bir dinleyici topluluğuna verilen yarı-özel resitallerdi.

    11-TCHAİKOVSKY
    Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran gibi bale müziklerinin bestecisi olarak ünlü olan Tchaikovsky’nin hayatı da diğerleri gibi çok inişli çıkışlı oldu. Duygusal ve sırlarla dolu olduğu bilinen besteci çok fazla takdir görmesine rağmen hiçbir zaman kişisel mutluluğu yakalayamadı. Bu durum gizemli bir ölümle son buldu. Şöyle ki, bazıları kolera salgınına bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyler. Bazı müzik tarihçileri de bu naif insanın intihar ederek hayatına son verdiğini iddia ederler.

    12-PAGANİNİ
    Keman virtüözü Paganini’nin etkileyici kişiliğini şöyle açıklayabiliriz. Yukarıda saydığımız hiçbir deha onun gibi sahnede keman kırmadı. Sadece tek teli kalmasına rağmen konseri tamamladı. Kumar tutkusu yüzünden kendine ait bir kumarhane açtı. Tutuklandı hapis yattı. Ayrıca üstün yeteneği nedeniyle ruhunu şeytana sattığı söylendi. Daha ne olsun.

    13-Robert Schumann
    Schumann ilk ciddi müzik dersini on sekiz yaşında aldı. Ama profesyonel bir piyanist olarak meslek yaşamı, başlamadan bitti. Kısa yoldan parmak reflekslerini hızlandırmaya çalışan aceleci Schumann, bir parmağına kalıcı hasar veren bir zımbırtı icat etti. Kazadan ötürü çok üzülmemiş gibi görünüyor. Geleceğinin bestecilikte olduğunu zaten biliyor olmalı.
    Kulağına devamlı müzik sesleri geliyormuş, o kadar ki artık kendi müziklerinin tempini bile tutturamıyormuş, bu yüzden kendini köprüden suya atmış, kurtarılınca iki yıl akıl hastanesinde yatmış ve orada vefat etmiş..

    14-George Frideric Handel
    Handel dindardı ama bağnaz değildi; Hawkins’e Kitabı Mukaddes’i bestelemekten keyif alacağını söylemiş. Muazzam bir oburdu; Joseph Goupy’nin ünlü karikatürü, onu, etrafı yiyecekle çevrili bir şarap fıçısının başında oturmuş domuz suratlı biri olarak gösterir. (Handel, Groupy’yi vasiyetnamesinden bu yüzden çıkarmış gibi görünüyor.) Yüksek sosyetede rahatça dolaşıyordu. Sanat için sanat yapan müzisyenlerden değildi. Eğlenceye kolay ikna olabiliyordu.
  • Okulda bize Bayezid’in ne büyük bir komutan olduğu, Ankara Savaşı’nı ihanet ve talihsizlik yüzünden kaybettiği öğretiliyordu. Halbuki mevcut kaynaklar Timur’un bu savaşı bir nakış işler gibi dikkatle planladığını, Bayezid’in ise ordusunu aptalca tehlikeye attığını gösteriyordu.

    İkinci kavga konusu İstanbul’un feyhiydi. Bizlere durmadan Fatih’in buradaki askeri dehası anlatılıyordu. Donanma ve Macar Urban’a yaptırılmış toplarla mücehhez minimum 80.000 kişilik bir ordunun tüm savunma gücü 8000 muharipten ibaret olan aç ve perişan bir şehre saldırdığını düşünün; bu saldırı esnasında 140 parça donanma savunmadakilere yardıma gelen yalnızca dört parça (bunların da sadece üç savaş gemisi biri nakliye gemisi) gemiyi durduramasın ve savunma iki ay sürsün. Herhalde Timur’a veya Cengiz Han’a bu büyük bir zafer diye anlatılsa gülerlerdi.

    Cengiz Han’ın zamanının en müstahkem şehirlerinden biri olan Pekin’in fethi yalnızca iki hafta sürmüştür. Ama o zafer için Cengiz Han daha 12. yüzyıla tarihin ilk kurmay akademisini kurmuştu(meşhur “Kaşık”). Osmanlı ise ilk kurmay akademisini Avrupa’yı taklide 19. yüzyılın ortasında kurabildi. Kanuni bize “Muhteşem Süleyman”diye tanıtılırdı.

    Ben ise Viyana’da aldığımız malibiyeti, Hint Okyanusu’nda Portekizliler’den durmadan sopa yememizi, yetenekli şehzade Mustafa’nın sarhoş Selim tahta geçsin diye babasının gözleri önünde boğazlanmasını, Anadolu softa şekavetinin başlamasını ve büyük coğrafi keşiflere katılamamamız bir yana, coğrafyaya önem vermemizi öğütleyen zavallı Piri Reisimizin muhteşem Süleyman’ın emriyle katlini bir türlü bu sözde ihtişamla bağdaştıramazdım. Kısacası, onuncu padişaha kadar sözümona muazzam olan Osmanlı Devleti’nin azameti benim için hep boş bir böbürlenmeden ibaret kalmıştır.

    Osmanlı, çevresindekiler gariban olduğu sürece azametli görünüyordu. Rönesansla ve bilim devrimiyle bu durum değişince Osmanlı’nın ne mal olduğu kabak gibi ortaya çıkıverdi (gerçi Timur bunu daha önce gözler önüne sermişti).

    Bugün safsata yüklü eğitimin pratik zararlarını görmeye başladık. Kafaları o safsatalarla dolu Tayyip Bey ve “onun” başbakanı Bay Sıfır Problem, aynı Enver Paşa ve arkadaşlarının yaptığı gibi, bilgiye dayanmadığı için akılsızca olan dış politikaları ile ülkemizi tam bir ateş çemberi ile çevirmeyi becerdiler. Üç komşumuz ile (Suriye, Yunanistan, Güney Kıbrıs) savaş arifesindeyiz.

    Onun için, Şii komşumuz İran bizi tehtide başladı. Ya bu arada ABD’deki Yahudi lobisi desteğini çekip bir de ABD’ye Ermeni tezlerini tanıttırıverirse? ABD bir taşla iki kuş vurmuş olmaz mı? Eski başbakanımızın Mısır’dan Gazze’ye gitmek isterken, Sünni Mısır “haydi oradan” deyivermişti. Bizimki de “gitmeyeceğim” demek zorunda kalmıştı.

    Sevgili okuyucularım: Atatürk döneminde zamanın en güçlü ülkesi İngiltere’nin Kralını, hem de o muazzam devleti askeri ve diplomatik olarak yendikten sonra, ayağına getiren Türkiye, Osmanlı hayranı AKP ile burnumu tam bir diplomasi ve dış politika duvarına çarpmış durumda. Burnumuz kanamaya başladı, farkında bile değiliz. Umarım yakında kaşınmaz.

    Ama işte tüm bunların sorumlusu, okullarda Tayyip Beylere, Bay Sıfır Problemlere ve bu arada tabii muhalefetteki siyasetçilerimize de verilen zırva tarihi eğitimidir. O nedenle bu kişiler Türkiye’yi bir masal dünyasında yönetiyorlar. Sanıyorlar ki, mektepte kendilerine öğretilen safsata gerçektir. Sanıyorlar ki, Osmanlı dirilebilir.Bununla da kalmayarak AKP Hükümeti’nin politikası ordumuzun da moralini bozmuş, şevkini kırmıştır.

    Bu politika, diplomasi, tarihi, strateji ve piskoloji bilmeyen takım Türkiye’yi alkışlar arasında bir felakete sürüklemektedir. Durdurulmazlarsa, sonları o pek hayran oldukları Osmanlı gibi olacaktır. Ama unutmayalım: Onların sonları bizim de sonumuz demektir. Ne yazık ki onlarla aynı gemideyiz ve geminin tüm idaresini kötü eğitim almış kişilere teslim etmiş vaziyetteyiz.
  • Sessizlik.
    Her taraf sessiz olmalıydı.
    Bu kavramı geçen gün ormanın derinliklerinde dolaşan biri genç öteki yaşlı iki kişiden duydum. Gözlerim iyi seçemese de, yaşlı olanı sesindeki yıpranmışlıktan tanıdım.

    “Kendime eziyet ediyormuşum. Bu yaştan sonra oturup keyfime bakmalıymışım. Pehh! Onlar ne bilir gecenin sessizliğinde doğaya karışan nefesimi dinlemenin bin konfora ağır bastığını. ”

    Genç olan keyifle güldü. Daha kahkahasının yankıları bitmeden konuşmaya başladı. “Ya da senin ne kadar dinç olduğunu hala anlayamamış olmalılar dede.”

    Adam torununun omuzlarını sıkıp başını salladı. “Öyle ya. Öyle. Babaanneni ikna edebilsem yapacağım şu dağın başına bir ev. Gül gibi keyfime bakacağım. Ama nerdee? Şehrin ışık kirliliğinden güzelim yıldızların ışıltısını göremez olduk.”

    Konuşmaları bu şekilde devam etmişti. Çok gürültü çıkarıyordu buraya gelen insanlar ama ben rahatsız hissetmiyordum. Öğreniyordum. Şimdi o bahsettikleri yıldızlar tek tek gökyüzünde belirmiş olmalıydı ve etraf da sessiz. Asla anlayamayacaktım şu sessizliği. O yüzden daha önceden duymuşsam da unutuyordum sürekli.

    Gündüzleri arkadaşlarımdan kimi uyur kimi işine bakarken ben dinlerdim. Doğayı, insanları, her şeyi. En iyi özelliğimdi ne de olsa. Meraklıydım. Gece ise mesaim başlardı. Yine dinlerdim. Dinliyordum.

    Ağaç yapraklarının hışırtısı asla kesilmeksizin asimetrik kulaklarıma ulaşıyordu, arkadaşlarımın ve diğer canlıların sesiyle birlikte. Şimdi de kar atıştırıyordu. Yeryüzüne düşerken çıkardığı sesi seviyordum. Havanın düne göre ılıdığına bakılırsa belliydi beyaz tanelerin düşeceği. Gerçi bana her şey siyah beyazdı. Fakat karlar ve gökyüzünün geceleri oluşturduğu tezat ayrı bir ahenk taşıyordu. Yine de tek bir sıkıntısı vardı: Soğuk. Hele hele geceleri iki kat daha soğuk oluyordu. Arkadaşlarımdan kimse üşümezdi. Bir tek ben üşürdüm. Normal değildim sanırım. Öyle bir çabam da yoktu.

    Ben bunları düşünürken sinsice yanıma yaklaşan arkadaşımla irkildim. Çok iyi duysam da iflah olmaz bir dalgındım. Kafamı hemen ondan tarafa çevirdim. “Korkuttun beni Venandi. Ben senin avın değilim. Biraz daha dostça yaklaş.”

    “Gündüz uyumamışsın ve zaten korkunç olan kocaman gözlerin daha da korkunç olmuş. Bana bakmayı kes.”

    Kafamı çevirip aşağı yukarı salladım. “Formundasın bugün. Hadi sen işine bak ve beni yalnız bırak. Gecenin sessizliğinde kafamı dinleyeceğim.” Nasıl bir şeyse artık?

    Venandi bana kapkara gözleriyle tuhaf tuhaf baktı. Sonra da “Ne yapacaksın? Ne yapacaksın? İnsanları dinlemek sana yaramıyor Noctis. Garip kelimeler bunlar. Ayrıca sen de işine baksan iyi edersin. Aç kalınca hiç çekilmiyorsun” deyip ahenkle uçtu gitti.

    Arkasından bağırdım. “Sen hiçbir türlü çekilmiyorsun.”

    Herkes oraya buraya dağıldı. Saat ilerledi ve ben bir anda kendimi fazlasıyla yalnız hissettim. Acaba gece hüzün getirir diye diye insanlar benim de mi öyle hissetmeme neden oldu? Ahh Hedwig! Keşke şimdi yanımda olsan. Olabilsen.

    SON
  • O zaman, hekimle Başdiyakoz arasında, o devirde âdet olduğu üzere bilginler arasındaki bütün konuşmalara girizgâh teşkil eden; ama birbirlerinden canı gönülden nefret etmelerine de engel olmayan o iltifat ve kutlama fasıllarından biri başladı. Aslında bugün de durum farklı değildir; bir başka bilgine iltifat eden her bilginin ağzı, balla tatlandırılmış bir ödsuyu kâsesidir.