• PART 1



    Önce ben çağırıldığıma göre ben konuşacağım.

    Selamun Aleyküm.

    TİYO Yayınları’ndan yayınlanan son kitap: “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” olması hasebiyle İstiklâl Marşı Derneği’nin varlık sebebiyle doğrudan alakalı bir meseleyi bir iletişim konusu yapmayı düşündüm. İstiklâl Marşı “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diyor. Bu konuda çok laf üretilemedi. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor ve “Garbın afakı” dediğimiz şey de kendini netleştirebilmiş değil. Bir kere bu garp meselesini anlamamız lazım.



    Dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmış mıdır? “Evet” diyenler bu ayrımın asıl coğrafi alanını İran olarak görürler. İran’ın doğusu “doğu”, batısı “batı”dır. Felsefi yaklaşımı öne çıkarmak isteyenler Doğu-Batı ayrımını, doğuda Hint ve Çin’in kaldığı, geri kalan kısmın batı olduğunu savunurlar. Hangisi olursa olsun batı medeniyeti dediğimiz şey bu adlandırma sebebiyle sahteliğini itiraf etmiş olur. Çünkü medeniyet vasfına sahip bütün kültürler kendi varlık alanlarını esas sayarlar. Mesela, “Çin Medeniyeti” dememiz doğrudur. Çünkü onlar Çin demezler. Yani, Çince bir şey söylerler “Çin” demek için. Bunun anlamı da “Orta Ülke”dir. Yani, dünyanın ortasında Çin vardır; öbürleri kenar ülkelerdir. Ve bunu ispat eden de dünya kadar harita vardır. Çinliler sadece barut keşfetmekle kalmadılar, kâğıt keşfetmekle kalmadılar dünya kültürü içinde birçok ilk onlara mahsustur.

    Şimdi batı medeniyeti adını batı medeniyeti kabul etmekle beraber kendini dünyanın bir yerine kıstırmış sayılır. Çünkü merkezde değildir; batıdadır. Yani bunu batı medeniyeti kendisi söylüyor. “Ben batı medeniyetiyim.” dediği zaman kendi ayrılmışlığını kendi kopmuşluğunu itiraf etmiş oluyor. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar denildiğinde burada dikkatimizi çeken kelime “çelik” oluyor. Çünkü modernlik sanayileşmeyle birleştiği zaman ete kemiğe bürünmüş oluyor. Ve dünya, işte, bazılarının Türkçe söylüyormuş gibi yapmak suretiyle küreselleşme dediği, Avrupalıların, Amerikalıların globalleşme dediği olayı yaşarken bu da yerinden edilmiş oldu. Yani, dünya artık zenginler yoksullar olarak bölünmez bir hale döndü ve bunun dikkati çeker tarafını da Çin temsil eder oldu. Çünkü ‘geleceğin gücü’ olarak anılmaya başlandı Çin. Yani, bir zamanlar soğuk savaş sebebiyle, “Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri diğer tarafta Sovyetler Birliği var.” deniliyordu. Doğu-Batı deyince bunlar anlaşılıyordu. Ama Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir pazarlama gücü gösterdi.

    İşin aslının ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Anlayıp anlamayacağımızı bilmem. Ama eğer biz Müslümansak, bunu kendimiz açısından ciddiye alıyorsak, Türklerin kendilerine bir yurt ve vatan edinmesi bahsinde bunun değişik, orijinal ve bütün dünya tarihini birinci dereceden ilgilendiren bir hadise olduğunu anlarız. Çünkü tarih atlaslarını açıp baktığımızda “İslam’ın Yayılışı” başlığı taşıyan sayfada bugün yaşadığımız ülke Bizans’tır. Yani Türkler bugün yaşadığımız alanı, -bunun içine İstanbul da dahil garip bir şekilde, “garip bir şekilde”- Hristiyan toprağı olarak bilirlerdi. Onun dışında da zaten Hristiyanlık, incili açıp bakın, bugün yaşadığımız yerlerin anılmasıyla doludur; İncil kısmı. Hristiyanlar kutsal kitaplarını ikiye ayırmışlardır. Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid. Ahd-i Atik dediğimiz şey ki Yahudilerin bizzat kullandıkları Tevrat’la Hıristiyanların kabul ettiği Tevrat tıpatıp birbirinin aynı değildir. Her ne hal olursa olsun Tevrat manasına gelir Ahd-i Atik, Atik. Ahd-i Cedid İznik konsülü tarafından dört kitap olarak kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlığın çok su götürür bir şey olduğunu ispat eden şeylerin başında da Ahd-i Cedid’in dört keyfi seçme konusu olmasıdır. Yani Yuhanna, Markos, Luka, Matta. O sırada bunları kabul edelim demişler ki gene birazcık meseleye ilgi duyanlar bilirler dört kitap birbirine uymaz, birbirini desteklemez, başka tezler barındırırlar. Birbirlerinden farklı tezler barındırırlar. İşte bu işler olduktan sonra -biz İsa Aleyhisselamı İslam peygamberi biliriz. O kadar biliriz ki Hadis-i Şerif “Benden sonra İsa gelir” der. Yani o kadar yakınız birbirimize.- Kur’an-ı Kerim’in ortaya çıkmasından önce bu savrukluğa bir çare bulmak üzere “En iyisi biz şu dört kitabı esas sayalım da bu konuda millet fazla gürültü yapmasın” dediler ve dedikleri gibi de oldu. Yani insanlar bu işi çok benimsediler. İncil’i eline almış biraz karıştırmış olanlar bilirler İncil’de bu dört kitap kadar yer tutacak başka metinler vardır. Yani sadece bu dört kitap değildir İncil. Yuhanna’nın Markos’un mektupları vardır bol bol. Her ne hal ise. Asıl mesele yaşadığımız toprakların Hıristiyanlar için mukaddes topraklar olmasıdır. İsa Aleyhisselam göğe ağdıktan elli sene sonra, Hatay’da ilk defa kendilerine “Katolik” dediler. Yüz sene sonra “Hıristiyan” demeye başladılar. Önce Katoliktiler. Katolik demek “Yahudiler kendi milletlerine mahsus bir dine sahiptirler bizim vazettiğimiz din ise bütün insanlara açıktır. O yüzden Katolik, yani “âlemşümulüz biz” dediler ve daha sonra da -ki başında yoktu hiçbir zaman- o teslis dediğimiz şey ortaya çıktı. “Trinité” Fransızcası, o yoktu. Sonra onu Yunan kültürü allem etti kallem etti en kuvvetli Hıristiyan tez haline getirdi. Kutsal aile. Her neyse buradan yeni bir din türettiler. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı zaman Mekke’de hem Hıristiyanlar hem Yahudiler etkindiler. Onların etkinliği tabi ki herkesi etkiliyordu. Onların etkinliği herkesi etkiliyordu çünkü iyice işlenmiş kendilerine göre fazlası alınmış bir kültüre sahiptiler. 1071 tarihini mekteplerden ve medyadan biliyorsunuz, Bizans ordusu Türklerin önünde yenildiği zaman Türklerin bu topraklara yerleşmesine mani olacak bir maddi güç ortadan kalktı. Dolayısıyla 1071’den sonra yaşadığımız toprakların İslamlaşması söz konusu oldu. 1071 yani 11. asrın son çeyreği. 11. asrın son çeyreği. Osmanlı İmparatorluğu ise bazı tarihlere göre 1299, yani miladi rakam bu, bazı tarihlere göre 1300 bu iki tarihten birinde Osmanlı İmparatorluğu temellerini attı diyelim. Kuruldu demek çok zor çünkü daha birkaç beylik bir aradaydı, bu yüzden bir devletten söz ediliyordu. Ama öncesinde Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları bütün bunlar vardı. Osmanlı devletinin kurulması döneminde gaza beylikleri dediğimiz kuruluşlar, örgütler söz konusuydu. Dolayısıyla bu toprakların İslamlaşması doğrudan doğruya gaza beyliklerinin eseridir, hüneridir. Yani Büyük Selçuklular bu topraklara hâkim oldular, Anadolu Selçuklular hâkim oldular ama ne zaman ki Gazâ Beylikleri kuruldu; ki bunların ne kadarının aslının Rum, aslının Ermeni belki de Yahudi olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bazı tarihçiler, bazı rakamlar bazı olaylar zikrediyorlar ama mesela Danişmendoğulları’ nın aslının Ermeni olduğunu yazan kitaplar var. Yani yaşadığımız toprakların kültürel bakımından bir dönüşüme uğraması artık binlerce yıllık geçmişi terk edip yeni bir hâdiseye rapt olmaları, Türkler’in, bu yaşadıkları yerlere kendi memleketleri demeleridir. Daha sonra Osmanlı padişahları kendi elleri altında tuttukları yerleri önemsetmek için yaşadığımız topraklar hakkında bir şeyler söylediler. Ve ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânıyla beraber 600 yıllık geçmiş geride bırakıldı ve yeni bir devletin işleyişi dikkate sunuldu. Ama bu sanıldığı gibi yeni bir devlet değildi. Tam tersine en eski devletti. Yani Yahudiler gibi dinleriyle milliyetlerini birleştiren bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum yalnız bir pazarlık sonucu ortaya çıkmıştı. Yani kendiliğinden olan şeyler canlanıp duruma hâkim olmadılar. Tarihin derinliklerinden gelen bir millî varlık hareket gösterdi. Fakat bu millî varlık İslâmî bir refleksi dile getirmiyordu. Bir millet olarak Türkler, kendilerine mahsus topraklarda müstakil ve etkin olmalıydılar. Ama hepsi bu değil tabii. Yani şimdi uzunca zamandır kitapçılarda bulunan Lozan Zafer Mi Hezimet Mi? kitabını hatırlayanlar vardır. Yani İstiklâl Harbini vermiş bir millet kendi millî gücünü göstermek için Lozan Anlaşmasına boyun eğmeli miydi? Şimdi bizim harita olarak kullandığımız Türkiye bu (Misâk-ı Millî haritasını göstererek). Biz Türkiye sözüne de itiraz ediyoruz. Ne kadar yüksek sesle söyleyebildiğimiz şüphe götürür. “Türkeli” demeyi teklif ediyoruz bu topraklara. Bu Misâk-ı Millî sınırları, yani 1918’ den sonra Türk Ordusu’ nun hâkim olduğu, sadece Türk Ordusu’nun dediğinin gerçekleştiği topraklar Misâk-ı Millî. Yani Misâk-ı Millî demek millî anlaşma, millî sözleşme demek. Yani insanlar genellikle Misâk-ı Millî deyince bu haritanın kendisini sanıyorlar; hayır. Yani millî varlığın hem ilân edilmesi hem de kabulü için her şeyin göze alındığının bildirilmesidir. Onun için de Anıtkabir’de bir Misâk-ı Millî Kulesi var, mecburen. Yani onlar da inkâr edemiyorlar. Halbuki I. Dünya Savaşı’nın sonunda Misâk-ı Millî’den en çok tâviz verebilecek kadroya ülkenin idaresi teslim edildi. Yani normal olarak: “Türkiye burası değildir. Türkiye Batum, Selanik, Halep, Musul; buraların dâhil olduğu yerdir” diye bir tezi savunan siyasî bir kadro çıkmadı ortaya. Bu tabii hepimizi şaşırtıyor. Yani niye bunu yapmadılar diye. Yapmadılar, yapamadılar. Yapmalarına imkân yoktu. Çünkü 1571’de donanmamız yakıldıktan sonra Avrupalılar “bu devleti haritadan silmek için yapacağımız şey yöneticilerinin güvenini sarsmaktır” ilkesini benimsediler ve “bütün devletler yükseldi battı, siz de yükseldiniz batacaksınız” görüşünü aşıladılar yöneticilere. Ve yöneticiler: “Demek ki öyle olacakmış” tezine boyun eğdiler. Yani 1571’den sonra Sokullu’nun “Siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz, biz sizin kolunuz kestik” lafına uygun bir tavır gösterilemedi. Ama en önemlisi bu toprakların kendi topraklarımız olarak tanınmasının gölgesinde, onun yedeğinde, onun dayatması altında bir vatan sahibi olabiliriz. Yani insanlar Misâk-ı Millî’yi gözardı edip Türk toprağı hakkında konuşamazlar. Konuştukları takdirde Misâk-ı Millî’nin belki yüzde birine râzı olacaklar demektir. Çünkü bunun hazırlıkları da bugün yapılıyor. Yani aklınız almaz. Ben de özel bir araştırma yapmıyorum ama medyadan bir şeyler öğreniyoruz. Mesela “su maymunu” adı bir şey, bir hayvan -şu boyda- Meriç nehrinde kol geziyor. Kediler gibi miyavlayarak yaşıyorlar. “Önce korktuk” diyor köylünün birisi, “bu gecenin bu saatinde miyavlama nedir” diye. “Sonra gördük, ondan sonra umursamadık” diyor. Buna benzer çok şeyler var, üstelik bugünlere ait değil. Yani 1571’den sonra adım adım yapabildiklerini yaptılar. Cumhuriyetten sonra iki kez at katliamına uğradık millet olarak. Şimdi Büyükada’da ki birkaç atın ruam hastalığına yakalanması sebebi ile adadan atları kaldırıyorlar. Yani o kadarı bile birilerini korkutuyor. Yani Büyükada’da ki atların varlığı bile birilerinin yüreğini hoplatıyor. Çok uzattım biliyorum aslında söyleyeceklerime giremedim. Anlatmak istediğim şey: Kafanızda Mîsâk-ı Milli sınırları olmadan vatanperver olamazsınız. Yani vatanımız bu topraklar değilse hiçbir yer değildir. Çünkü biz yemin ettik millet olarak: Mîsâk-ı millî, milli yemin. Yemin ettik biz bu toprakların altında, bu topraklara ulaşmayan bir vatana vatanımız demeyeceğiz diye yemin ettik. O yemini duymamış dünya kadar insan vardır. Onlardan birisi de benim. 1944 doğumluyum ve bu meseleleri aslından öğreninceye kadar böyle bir şeyin canlılığından haberim yoktu. Şimdi biraz arkadaşları konuşturayım ben çünkü bu bahis çok önemli, onun için buraya çıktım. Yani yarım yamalak bir Türk milleti olmayacak, Türk milleti ya olacak veya olmayacak. Avrupa’da beş milyonun üzerinde Türk var, Türkse! Değilse bilmiyorum yani. Bunlardan bir tanesi de benim gelinim mesela. Bunlar Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Çünkü Türkiye onlara Avrupa’da sağlanan imkânları vermiyor. İmkân dedikleri şeyin ne olduğuna kendileri de vakıf değil. İmkân olarak işte acı çekmeden yaşamak gibi bir şey biliyorlar. Yani biz Müslüman olduğumuz halde hadis-i şerifin “Dünya kâfirlerin cenneti, mü’minlerin zındanıdır” sözünü önümüze almıyoruz. Yani böyle şeyler olsun istemiyoruz. Yani biz zından-mından istemiyoruz. Biz “burası da bizim cennetimiz olsun” diyoruz yani. Hâlbuki biz hayatımızı -eğer Müslümansak- vereceğimiz hesaba göre ayarlamamız lazım. Yani cebimizde bulunan şeylerin ne kadarı helal? Yaşadığımız hayatın ne kadarı meşru? Bunları hiç hesaba katmadan “kâfirde olsak nasıl olsa eğer öbür dünyada bir hesap günü varsa o hesap günü ayarlarız” diye düşünüyorlar. Çünkü burada ayarlıyorlar. Ve istediklerini de elde ediyorlar. Hele bu arkadaşlar biraz konuşsun oradan asıl söyleyeceklerim çıkar. Sözü genel başkanımıza bırakıyorum, Durmuş Küçükşakalak.

    İsmet Özel
  • Bana öyle geliyor ki, bizim memleketimizde, hatta Türklerin en münevver geçinenleri arasında bile, Arap meselesinin mahiyeti ile onu idare edenlerin emellerinin ne olduğunu bilen pek az kimseler vardır. Ben bu meseleden, 4. Ordu kumandanlığına ait hatıralarımı yazarken uzun uzadıya bahsedeceğim için burada bu işin yalnız İstanbul muhafızlığım zamanında uğraştığım kısımlarını kısaca belirtmekle yetineceğim. Birçok sebep ve etkenler tesiriyle güya memleketlerinde ıslahat isteyen Araplar, Kâmil Paşa kabinesi zamanında Vali Ethem Beyin hususi müsaadesiyle Beyrut’ta bir milli kongre toplamışlar ve Suriye ile Arabistan vilayetlerine girmesini istedikleri ıslahat maddelerini tespit etmiş ve hükümete iletmişlerdi. Mahmud Şevket Paşa kabinesinin iktidar mevkiine çıkması ile vilayet makamında husule gelen değişiklik üzerine hükümet, Milli Meclisi, kanunsuzluğunu ileri sürerek dağıttı ve vilayetlerin idaresi için hususi kanunlar tanziminin, Mebuslar Meclisinin yetkileri arasında olduğunu ifade ederek Beyrut Kongresinin tespit ettiği esasları dikkate bile almayacağını ilan etti. Suriye ve Beyrut’ta Arap istiklali çığırtkanları o kadar çoğalmış ve hükümet o kadar zayıflamıştı ki, Beyrut’ta bazı küstahlar sokak köpeklerinin boynuna vilayet valisinin
    ismi olan “Ebubekir Hâzım” levhasını asacak kadar cüret gösteriyorlar; Şam’da Şükrü el Asli ve Muhammed Kürt Ali, Vali Mardinî Arif Beyin yanına korkmadan çıkarak, Arapça yazılmış bir istidayı anlamadığı için Türkçesinin ilavesiyle getirilmesini söylemek cüretinde bulunmuş olan vilayet mektupçusunun hemen Suriye dışına def edilmesini talep etmek gibi taşkınlıklardan çekinmiyorlardı. Bütün Suriye gazeteleri, Osmanlı hükümeti hakkında en şiddetli hücumlarda bulunmaktan sakınmıyor ve sütunlarını bilhassa Türk unsuru aleyhinde küfürlerle dolduruyorlardı. Trablusşamlı Şeyh Reşid Rıza, Mısır’da yayımladığı “El Nar” mecmuasında İttihat ve Terakki erkânı ve umumiyetle Türk unsuru hakkında öyle şiddetli bir tecavüz lisanı kullanıyordu ki, onları okuyup da Türk aleyhtarı olmamak imkânsızdı. Hükümet Balkan Harbiyle meşgul olduğu sırada Gelibolu Yarımadasında bulunan bir Arap fırkasının (tümeninin) zabitleri, vazifelerini namus ve haysiyet dairesinde icra edeceklerine, güya Arap vatanperverlerinin İstanbul’da siyaseten yapacakları baskı girişimlerinin dayanağı olduklarını gösterecek tavırlar takınmaktan geri durmuyorlardı. Daha sonra, Beyrut’ta hükümetin yasaklamasına rağmen toplamak istedikleri umumi Arap kongresinin, hükümet tarafından gerçekten kesinlikle yasaklanacağını ve girişimcileri hakkında kanuni takibatta bulunulacağını anlayınca, Fransa hükümetinin onayı, hatta hususi davetiyle kongreyi Paris’te toplamaya karar verdiler ve bütün Arap diyarlarına davetnameler yazarak, bu kongreye üye göndermelerini talep ettiler. Girişimçilerin başında, o zaman Hama mebusu olan Abdülhamid Zohravi Efendi ile Beyrut’ta çıkan “El Hakikat” gazetesi sahibi Abdülgani Elaris ve “El Münte- dü’l-Edeb” reisi Abdülkerim el Halil bulunuyorlardı. Kongrenin Fransa hükümetinin himayesi ve dostluğu altında olması, meselenin şekil ve mahiyetini tamamen değiştiriyor ve adeta Fransızların Suriye’ye fiilen müdahalelerine yol açacak bir sonuca ulaşacağı izlenimini veriyordu. Ben o sırada, bu Arap işleriyle pek az meşgul oluyor ve yalnız Türk ve Arap iki büyük İslam unsuru arasında ecnebilerin teşvik ve kışkırtmasıyla bir anlaşmazlık ortaya çıkmasına meydan verilmemesini, vatanseverliklerine güvenilebilecek bazı Arap ileri gelenlerinin oy ve görüşlerine müracaatla, Arab'ın umumi İslam menfaatlarını tehlikeye koymayacak tarzdaki hususi milli emellerinin neden ibaret olduğunun anlaşılmasını ve onları tatmin edecek düzenlemelere yönelme kararlarının alınmasını arzu ediyordum. Teşekkürle anılmalı ki, hükümetçe de aynı görüş tercih olunmuş ve Paris Kongresini toplamış olan Arap ileri gelenleriyle görüşmek ve onlarla bir anlaşma zemini bulmak üzere Midhat Şükrü Bey ve daha birkaç zat, Paris’e gönderilmişlerdir. Gerçekten de kongre toplandı. Ancak, Midhat Şükrü Bey ve arkadaşlarının Paris’e giderek İslam Araplarla görüşmeleri işin şeklini değiştirmeye yardım etmiş ve kongre, bazı güvenceleri ortaya koyduktan sonra dağılmıştı. Bir gün Talât Bey İstanbul Muhafızlığına gelerek cuma günü Şeyh Abdülaziz Çeviş’in Süleymaniye’deki evine davetli olduğumuzu, birlikte oraya gideceğimizi söyledi. Bu davetteki maksadın, Araplarla bir dostluk zemini bulmak üzere Arap gizli siyasi cemiyetinin reisi bulunan zatla görüşmek olduğunu ve ben esas itibarıyla bu dostluğun en hararetli isteklilerinden olduğum ve özellikle Bağdat valiliğim sırasında Arap meseleleri hakkında hayli ihtisas sahibi olduğumdan, bu görüşmelerde bulunmaklığımın hükümetçe kararlaştırıldığını da ilave etti. Belirli günde davete gittik. Çok geçmeden ufak yapılı, yirmi sekiz otuz yaşlarında esmer ve iri siyah gözlerinin ateşli parlaklığı fazla zeki olduğuna delalet eden, hal ve harekâtı fazla cüretkâr ve müteşebbis olduğunu gösteren bir zat da geldi. Arap gizli siyasi cemiyetinin murahhası sıfatıyla ve Abdülkerimü’l-Halil adıyla bize takdim olundu. Yemekten sonra müzakere başladı. Anlaşma maddeleri arasında en fazla ısrarla elde etmek istediği şeyin, bazı şahısların İstanbul’da önemli makamlara geçirilmesini temin etmek olduğunu görünce, bunların gözünde Arap ıslahatının, birkaç hırslı yükselme düşkününün şahsi emellerinin tatmin edilmesi demek olduğuna üzülerek karar verdim. Yine de mektepler yönetimi, Vilayet Hususi İdaresi Kanunu uyarınca kimi yerlerde ilköğretimin Arapça olması; mahkemelerde bazı muamelelerin Arapça cereyan etmesi, celp ve ihzar müzekkereleriyle ceza ve hukuk ilamlarının Arapça suretlerinin de eklenmesi; Ayan Meclisi, Devlet Şûrası ve Temyiz Mahkemesiyle Bâb-ı Meşihat’a (Şeyhülislamlık) bazı Arap ileri gelenlerinin tayin olunması tarzında bazı kararlar kaleme alındı. Bundan sonra bir kere de Beyoğlu’nda Kroker Otelinde Abdülkerimü’l-Halil ve Şeyh Abdülhamid Zohravi ile birleştik ve bu ön kararlar üzerine görüş alışverişinde bulunduk. Daha sonra hükümetin de uygun görüp onayladığı bu maddeler, bütünüyle devletçe tatbik ve icra olundu. Haince eğilimleri pek çok Araplar tarafından ihbar olunan Abdülhamid Zohravi Efendinin Ayan azalığına tayinini, Talât Bey bir türlü istemiyordu. Abdülkerimü’l-Halil birkaç defalar bana gelerek bu mesele hakkında Talât Bey nezdinde etkili teşebbüslerde bulunmaklığımı rica etmişti; sonunda emelleri de yerine geldi. Fakat Abdülhamid Efendinin yegâne arzusu Meşihat (Şeyhülislamlık) makamını işgal etmek olduğundan, Ayan azalığı bu emelini tatmine bir türlü kâfi gelmemişti. Abdülkerimü’l-Halil o andan itibaren mühim bir şahsiyet sırasına geçmiş ve Ella-Merkeziye hizbinin (partisinin, örgütünün) Suriye umumi müfettişi unvanını takınarak geri dönmüştü. Meclis-i Mebusan seçimi esnasında taraftarları, mebus olması için pek çok çaba harcamışsa da, Dahiliye Nazırı Talât Beyin karşı ve bilhassa bu işler için oldukça etkili tedbirleri sayesinde pek az muvaffak olmuş ve hükümetin ve daha doğrusu fırkanın (İttihat ve Terakki’nin) Arap vilayetleri adayları kazanmışlardı. Arap meselelerinden bahsederken bence pek mühim olan bir hadiseyi de zikretmekten kendimi alamıyorum. Enver Paşanın Harbiye nezareti ve benim Nafia nezaretim zamanında idi. Şöhret hırsı itibarıyla belki dünyada mevcut insanların hepsinden üstün bir ahlaka sahip olan Erkân-ı harbiye Binbaşısı Mısırlı Aziz Ali Bey, Arap anlaşması meselesinde kendisine bir yükselme hissesi çıkarılmamış olmasından ve Abdülkerimü’l-Halil ile Abdülhamid Zohravi’nin kendisininkinden üstün ün kazanmalarına kırılmış olarak, anlaşma maddelerinin Arap emellerini, katiyen tatmin etmeyeceğini ve Araplığın yegâne arzusunun içte müstakil bir idareye ve başlı başına bir orduya sahip olarak Türklerle ancak Avusturya-Macaristan’a benzer bir ikili hükümet şeklinde birleşmekten ibaret olduğunu ve fakat kendilerinin Macarlardan daha ileri giderek, Arap ordusu resmi lisanının da Arapça olmasını istediklerini ve bu milli maksat dururken bunun elde edilmesine çalışmayıp da kendilerine mevki ve şeref sağlamak emeliyle birtakım manasız ıslahat maddelerini kabule yanaşanların millet haini sayılacağını ve yakında en merhametsiz cezalara çarptırılacaklarını açıkça söylemeye teşebbüs edecek kadar cüret göstermişti. Gariptir ki, bu en hareketli Arap kahramanı, aslen Arap değildi. Aziz Ali Beyi, daha mektepten namzet (stajyer) yüzbaşı çıktığı zamandan beri tanırım. Sanırım 1320 (1904) tarihlerinde idi. Makedonya’nın Petroviç ve Osmaniye kazalarında Bulgar eşkıyası takibinde pek ziyade çalışmış ve hizmetler etmişti. Sonradan Yunan hududu cihetlerinde, Rum, Bulgar ve Arnavut eşkıyasıyla pek çok uğraşmış ve İttihat ve Terakki cemiyetine meşrutiyetten önce girerek beğenilen hizmetler görmüştü. 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) irtica hareketinin bastırılması için İstanbul’a gelen Hareket Ordusunun bir müfrezesine kumanda etmiş ve Galata Köprüsünün işgalinden sonra bu müfreze ile Tophane üzerine yürüyerek, Tophane Kışlasının asilerden temizlenmesi için büyük çaba harcamıştı. O zamana kadar bu zatta Arap tutkusu eğilimleri mevcut olduğunu bilmiyordum. Kendisini ne zaman görsem, fazla hürmet eseri gösterir ve pek tumturaklı konuşurdu. Adana vilayetinde bulunduğum sırada bir aralık İstanbul’a gitmiştim. Tesadüf ettiğim Aziz Ali Beyle, Tanin gazetesi muhabiri Ahmed Şerif Beyin meşhur ve maruf Beyrut ve Suriye mektupları üzerinde fikir yürütüyorduk. Arap vilayetlerinde, Osmanlı birliği ve İslam hilafetinin varlığı için pek zararlı bir nitelik taşıyacak tarzda meşhur olan bu cereyanın acınmaya değer olduğunu söylediğim sırada, Aziz Ali Bey soğuk bir tavırla:
    Arapların, yerden göğe kadar hakları var. Siz Türkler, biz Araplar hakkında şimdiye kadar imhadan, aşağılamaktan, küçümsemekten başka ne yaptınız ki, şimdi bizden dostça muamele bekliyorsunuz. Unutuyor musunuz ki, İstanbul’da köpekleri çağırmak için “Arap!.. Arap!.. Arap!..” dersiniz. En karmaşık meseleleri izah için “arapsaçı gibi!” dersiniz. “Ne Arabın yüzü!.. Ne Şam’ın şekeri!” tabiri daima kullandığınız sözlerdendir. Şairinizin “Şam’dan çıktığım akşama, dedim Şam’ı-Şerif” mısraı, en beğendiğiniz kinayelerdendir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Meşrutiyetten sonra bilhassa Arapları aşağılamak için Bağdat ve umumiyetle Irak bölgesinin yıkıcısı Hulâgû’nun neslinden bir ahlaksız Tatarı, Şam ordusuna müşir (mareşal) tayin ettiniz. Arapların Tatarlar aleyhindeki öfke ve kinini bilmez değilsiniz. Hal böyle iken Osman Paşayı 5. Ordu Müşirliğine göndermek, Arapları tahkir etmekten başka bir maksada yorulamaz, demişti. Bu kadar zeki bir zatın dilinden bu derece aptalca sözlerin nasıl çıktığına hayret ediyordum. Osman Paşa hakkındaki sözlerini, bu zat ile kendisi arasında daha Makedonya’da iken cereyan eden bir olaydan kaynaklanan şahsi gareze bağlıyordum. Aziz Bey Koçana’da bir birliğe mensup iken, teftiş için o havaliye gelmiş olan ve o zamanlar Üsküp ve havalisi kumandanlığında bulunan Osman Paşanın, daima herkese karşı takındığı alaycı tavrından ve kullandığı sert ve apaçık sözlerden kırgın olarak şiddetli karşılıkta bulunmuş ve karşılığın herkesin önünde verilmesi nedeniyle şaşırmış kalmış olan Osman Paşa, yüksek mevkiinin şerefini kurtarmak maksadıyla şiddet göstermeye kalkışarak, Aziz Ali Beyin hapsedilmesini emretmiş ve bu olay münasebetiyle Aziz Ali Beyin hiçbir suretle yatıştırılamayan öfke ve kinine hedef olmuştur.Türklerin ve özellikle Anadolu Türklerinin Araplar hakkındaki fevkalade hürmetinden bahsederek, her birisi kim bilir ne gibi hadiseler tesiriyle halk dilinde küçük düşürülmüş olmaktan başka bir nitelik taşımayan bu sözleri dikkat nazarına alıp da, Türk’ün Arap hakkındaki saygı hissinden şüphe etmenin yerinde olamayacağını, kendisi gibi münevverler, eğer bazı eğilimlere ve şahsi kırgınlıklara kapılıp da bu tehlikeli yola sapacak olurlarsa, İslam âlemi için ortadan kaldırılması imkânsız bir felakete yol açacaklarını söylemiştim. Bu vakadan sonra Aziz Ali Bey, kendi talebi üzerine İzzet Paşa genelkurmayında görevlendirilerek Yemen’e gitmişti. Asıl Arap eğilimlerini orada göstermiş olduğunu ve biçare İzzet Paşa'ya bin türlü ruhi azaplar çektirdiğini sonradan haber aldım. İtalyanlar'ın Trablusgarp ve Bingazi’ye tecavüzünün ardından Yemen’den Bingazi’ye geçtiğini ve Enver ve Mustafa Kemal Beylerle beraber Bingazi Mutasarrıflığına (valilik ile kaymakamlık arası bir yönetim birimi) bağlı şehirlerin müdafaasında pek çok çaba harcadığını işitmiştim. Bence Aziz Ali Bey, Arap ihtilalcileri arasında en mühim şahsiyetlerden biri olduğu ve ilerde Araplık âleminde pek çok hadiselere yol açacak nitelikte bulunduğu için, geçmişi, faziletleri ve kusurları hakkındaki izlenimlerimi kısaca belirtmeyi yararlı gördüm. Bingazi’de bulunduğu esnada, Enver Beyin kendisine karşı amir tavrı takınmasını çekemeyerek Arap subaylarını aleyhine teşvik ettiğini, fakat Enver Beyin buna hiç önem vermeyerek İtalyanlarla barışın imzalanmasından sonra Balkan Muharebesine iştirak için memlekete döndüğü sırada Bingazi’de bir Arap hükümeti kurması tavsiyesiyle emir ve kumandayı Aziz Ali Beye terk ettiğini, fakat Aziz Ali Beyin pek az bir zaman zarfında evvela Şeyh Ahmedü’l-Şerifü’l-Sünusi ile ve sonra da Arap zabitleri ile bozuşarak Bingazi’de kalmaktan vazgeçmekle Türkiye’ye döndüğünü bana hikâye etmişlerdi. O sırada bu zatta bir zihniyet vardı: Türk zabitleri ile ve eski Türk arkadaşları ile konuşurken Enver Beyin şiddetle aleyhtarı bulunmak, Arap zabitleri ile birlikte bulundukça Türkler aleyhine en şiddetli teşvikler ve hücumlardan kaçınmamak!.. Nihayet Enver Paşanın' Harbiye Nezareti makamına geçmesi Aziz Ali Beyi tamamen çıldırtmıştı. Hem kendisiyle sınıf arkadaşı olsun, hem ancak kendisi kadar çaba gösterip hizmet etsin de şimdi o Harbiye nazırı olsun ve kendisi hâlâ Erkânıharbiye binbaşılığında kalsın!.. Mademki Türklerle beraber çalışmakla yükselip ün kazanılamıyor... Yaşasın Arap ihtilalciliği!.. Aziz Ali Bey, artık Enver Paşanın da sabır ve tahammülünü tüketecek fiil ve hareketlere başvurunca Enver Paşa kendisinin tutuklanmasını emretti ve Bingazi’de bulundukları esnada, hükümet işlerine sarf etmek için kendisine teslim ettiği on bin mi, yoksa otuz bin mi liranın hesabını vermediği ve bunları zimmetine geçirdiği iddiasıyla Divan-ı Harp’e verdi. Aziz Ali Beyin tutuklanması üzerine bütün İstanbul Arap gençliği ayaklanmıştı. Ben o sırada Nafia nazırı idim. “El Menend-il Arabi” azaları, başvurmadık makam ve kimse bırakmadılar. Baalbekli Doktor Esat Haydar’ın riyaseti altında Şamlı ve Beyrutlu beş gençten oluşan bir kurul da bana geldi. Ziyaret maksatlarını izah ettikten sonra, Enver Paşanın nezdinde teşebbüslerde bulunarak Aziz-i Mısri’nin affını temin edecek olursam, Arap gençliği üzerinde pek ziyade iyi tesir bırakacağımı söylediler. Nihayet Ümera Divan-ı Harbi, Aziz Ali Beyin idamına karar verdi. Hüküm mazbatasını Babıâli’ye takdim eden Harbiye Nezareti, mahkum hakkında Padişahın atıfetine müracaat ve idam hükmünün müebbet kürek cezasına çevrilmesini rica ediyordu. Mazbatanın, Harbiye Nezaretinin dileği çerçevesinde değişerek yüksek tasdike sunulduğu günün akşamı Fransız Sefarethanesinde büyük bir resmi ziyafet veriliyor ve hemen bütün nazırlarla bazı ecnebi sefirleri ve bir hayli Fransız ileri gelenleri davetli bulunuyordu. Ben ve Enver Paşa da davetliler arasında idik. Ziyafetten sonra büyük müsamere salonunda bulunduğumuz sırada, Aziz Ali Beyin idama mahkûmiyeti havadisi ağızdan kulağa dolaşmaya başlamıştı. En evvel Illustration harp muhabiri George Remond yanıma gelerek:
    Azizim General, dedi; Enver Paşa ile Bingazi’de aralarında bir münakaşa, bir uyuşmazlık çıkmış olması nedeniyle, Aziz Ali Bey idama mahkûm edilecek olursa, bu memlekette kanundan ziyade keyfi idarenin hüküm sürdüğüne inanacağımı biliniz.
    İşittiğime göre Aziz Ali Beye yöneltilen suçlama, memleketin müdafaası için kendisine verilen parayı çalmış olmaktan ibaretmiş. Benim pek aziz bir dostum olan Aziz Ali Bey, belki bir Arap ihtilalcisidir; belki Enver Paşanın siyasi fikirlerine muhalif fikirler besler; fakat hiçbir zaman hırsız olamaz. Buna benim kadar sizin de inandığınıza eminim. Ve yine eminim ki, eğer siz Enver Paşa nezdinde bir teşebbüste bulunacak olursanız, Aziz Ali Beyin layık olmadığı bu felaketten kurtarılmasını sağlayabilirsiniz. George Remond’dan sonra Türk, Fransız bir hayli zabit ve sivil, Aziz Ali Bey lehinde müdahale etmekliğim için sürekli olarak bana müracaat ediyorlardı. O gece salonda dolaşan Enver Paşaya dönen bakışlarda “kendi intikam hissini tatmin için, kendisiyle beraber Bingazi’yi müdafaa etmiş olan bir kıymetli zabiti imha etmek isteyen şu adama bakınız!” manası okunuyordu. Hemen anladım ki, kamuoyu Aziz Ali Beyden ziyade Enver Paşayı suçluyor. Bu suçlamadan Enver Paşayı kurtarmak gerekiyordu. Bundan başka, Aziz Ali Bey benim nazarımda Arap ihtilalcilerinin en mert ve namuskârlarından biri idi. Diğer ihtilalcilerin hepsi için umumi af ilan edip de yalnız Aziz Ali Beyi mahkûm etmek bence mantıksızlıktı. O halde Aziz Ali Beyi kurtarmayı ben de bütün mevcudiyetimle arzu ediyordum. Bu nedenle o gece ziyafetten eve döner dönmez Enver Paşaya dört beş satırlık bir tezkere yazdım ve dedim ki: “Azizim Enver! Aziz Ali’nin aleyhinde askeri Divan-ı Harpçe bulunmuş olan deliller ve emareler her neden ibaret olursa olsun, kamuoyu seni suçluyor. Bence kamuoyunda böyle çirkin bir tarzda suçlanman, Aziz Ali’nin birkaç sene hapishanede kalmasının sağlayacağı yararın bin misli zarara yol açar. Dolayısıyla, lütufkârlık doğrudan doğruya senin tarafından gelmiş olmak üzere Aziz Ali’nin yüksek affa uğramasına aracılık et! Aziz Ali’nin bir daha Türkiye’ye gelmemek üzere burasını terk edip gitmesini de ben temin ederim.” Enver Paşa tezkereme cevap vermedi. Fakat ertesi gün Aziz Ali’nin yüksek affa uğradığını telefonla bana bildirdi. Zaten bu haberi almış olan Aziz Ali’nin biraderi ve Mösyö George Remond, benim ziyaretime gelmişlerdi. Teşekkür ediyorlardı. Aziz Ali Beyin, hapishaneden çıkar çıkmaz doğruca Mısır’a gitmesini ve bundan böyle Osmanlı memleketleri siyasetiyle meşgul olmamasını ve teşekkür için bana gelmemekle beraber affı için de aracılıkta bulunduğuma dair hiç kimseye tek söz söylememesini söyledim. O zaman namus üzerine verdiği söze rağmen, Umumi Harp esnasında hilafet makamına karşı nankörce ihtilal eden ve İslam âlemini bugünkü felakete bilerek sürükleyen Şerif Hüseyin’in maiyetine koşarak orada hizmet etmiş olduğunu haber aldım. Aziz Ali Beyi işte şimdi de ben affedemiyorum.
  • Fakat yakında kocasının esaretini kabullenmeye başlayacaktı.
    Onun yokluğuyla başa çıkabilme yollarından biri Eşref ’le yazışmaktı.
    Görünüşe göre askerî sansür ve savaştaki imparatorluklar
    arasında posta gönderimi konusunda yaşanan sorunlar nedeniyle
    zaman zaman iki veya üç aylık boşluklar söz konusu olsa da Eşref
    ve Pervin birbirlerine düzenli olarak yazdılar. Bu aralıklar zaman
    zaman endişeye sebep olmaktaydı. Bir keresinde Eşref uzunca bir
    süre mektup alamamış ve bu bekleyişten ötürü üslubu oldukça
    sertleşmişti. “İki ay geçti. Tek bir mektup bile almadım. Her şey
    bir yana, Feridun’dan bir mektup ya da bir haber almamış olmayı
    kabul edemem. Nedir bu? Daha önce gönderdiğin mektuplara
    Feridun’dan söz ederek başlamıştın. Şimdiyse unutmuşa benziyorsun.
    Unutma!” Pervin ve Eşref ’in mektupları, ilişkilerini
    gerçekten sınamış zorlu bir zamanın acılarını yansıtmaktadır.
    Bu mektuplar günlük yaşantıya ilişkin – sıhhatleri, Feridun’un
    akıllılığı, Pervin’in ailesini ziyaret eden akrabaları, postadaki sorunlar
    vb. – ayrıntılarla dolu olsa da, zaman zaman daha mühim
    hadiseler de araya giriyordu.
    Başlangıçta Pervin, kocasının tutsaklığına rağmen, neredeyse
    şaşmaz bir şekilde iyimser kalmayı başardı. Malta’daki Eşref ’e
    yazdığı mektuplar, örneğin Feridun’un tıbbi yardıma ihtiyaç
    duyduğunda olduğu gibi, zaman zaman her anneyi kaygılandıracak
    türden haberler barındırıyor olsa da, satırlarına işlerin
    en olumlu taraflarını koymaya kararlıydı. Onlar için endişe
    etmemesi gerektiğini söyleyerek sık sık Eşref ’i temin etti. Ayrıca
    genç Feridun’u babasına yazmaya teşvik etti ki bu mektuplar, aile
    arasındaki en dokunaklı yazışmalardan bazıları oldu. Örneğin,
    Feridun gönderdiği bir hediye için babasına teşekkür mektubu
    yazmıştı. Çocukcağız bir lambanın ışığında kutuyu açıp içinde
    üç binici kırbacı bulduğunda duyduğu heyecanı, hediyesini
    odadaki herkese göstermesini ve hatta gece rüyasında bunu
    görmesini babasına anlatmıştı. Pervin, kendi hesabına, Eşref ’in
    sakin olması yönündeki tavsiyesine uymaya söz verdi – Eşref ona
    bir yıl kadar Malta’da kalabileceğini söylemişti ki, bunun ciddi
    ölçüde eksik bir tahmin olduğu ortaya çıkacaktı. Yüreğini bir
    erkeğinki kadar güçlü kılacağına yemin etti.
    Fakat metanetini korumak, özellikle de ailesindeki diğer
    kişilere üzüntüsünü belli etmemek durumunda olduğundan
    Pervin için zor oldu. 1918 yazının sonlarında olduğu gibi, bazen
    Eşref ’e, Salihli çevresindeki güzel manzarayı yazdı. Yakınlardaki
    pınarlar karşısında uzanan kızıl ve yeşil dağları anlattı. Kendisi
    ve akrabalarının dört gün boyunca kaplıcaya gittiklerinden ve
    nefis havanın tadını çıkardıklarından söz etti. Yine de bu hoş
    sahneler sadece ayrılıklarının acısını büyütüyor gibi görünüyordu.
    Eşref ’in orada olup bunları kendisiyle paylaşamamasının
    ona acı verdiğini söylüyordu.
    Tutunabileceği her daldan teselli oldu. Enver’in, Eşref ’in sağlığına
    ilişkin raporlar göndermek suretiyle verdiği desteği gördü
    ve imparatorluğun en yüksek kademesindeki subayın, savaşı
    idare ettiği sırada onu ve ailesini düşünecek vakit ayırmasına
    ebediyen minnettar kaldı. Ayrıca, Eşref ’in yokluğundaki zararı
    karşılamak üzere Enver’in 4.000 altın lira göndermeyi teklif
    ettiğini yazmıştır. Pervin ona teşekkür etmiş, fakat tek isteğinin
    Eşref ’in sağ salim geri dönmesi olduğunu belirtmişti. Eşref ’in
    esaret yılları Pervin için yavaş geçti. Teselliyi dinde buldu ve
    Eşref ’in selameti için sürekli dua etti, zekât verdi ve Kur’an’dan
    belirli ayetler okuyarak Allah’tan yardım diledi.
    Pervin savaşın sona ermesini ve Eşref ’in geri dönmesini hasretle
    bekliyordu. Mektuplarında tekrar tekrar yeniden kavuştuklarında
    yaşayacakları mutluluğa değindi. Fakat bu mutlu hadisenin
    yakınlaştığına ilişkin bir işaret görülmeden günler ve aylar geçti.
    Zaman zaman Malta’daki Osmanlı tutsaklarının dönmesine izin
    verildiğine dair söylentiler duydu. Fakat bunlar doğru çıkmadı.
    1919 senesinin Nisan ayında, Eşref ’e, gazetelerde barış için
    anlaşmaya varıldığını okuduğunu ve yakında “yine saadeti[n]e
    kavuşaca[k]” olmasının kendisine sonsuz bir mutluluk verdiğini
    yazdı. O yıl Haziran ayına tekabül eden Ramazan’da Eşref ’in
    evde olacağını umduğunu ifade etti. Aslına bakılırsa, 1918
    yılının Ekim ayının sonlarına doğru imzalanan Mondros Ateşkes
    Antlaşması’yla silahlar susmuştu. Görünüşe göre Pervin bir barış
    antlaşması olasılığından söz etmekteydi. Bu antlaşma bilindiği
    gibi gecikmiş ve nihayetinde çıkan olayların altında kalmıştı.
    Sevr Antlaşması 1920 Ağustos’unda imzalandıysa da eşzamanlı
    iki gelişme nedeniyle kısa zaman sonra hükümsüz kaldı. Bunlardan
    biri İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlarca işgali, diğeri
    ise Mustafa Kemal’in Anadolu’daki direnişi örgütlemek üzere 19
    Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıydı. Yunan ordusu ve Müslüman
    “millî” kuvvetler arasındaki mücadele, Türklerin zaferi ve bölgeyi
    yeniden ve temelden biçimlendirecek Türkiye Cumhuriyeti’nin
    kurulmasıyla sonuçlanacaktı. Bu mücadele, Eşref ve Pervin’in
    hayatlarını yeni baştan alt üst edecekti.
    Bu sırada, siyasi durumun çözümsüz kaldığı ve kocasının
    Malta’da tutulduğu süre uzadıkça, cesur duruşunu muhafaza
    etmek Pervin için daha zor bir hâl alıyordu. Eşref ’in sık sık ortadan
    kaybolmasıyla baş etmeyi bundan önce de öğrenmiş olsa
    da, uzayan ayrılık kaygı ve gerginlik yaratıyordu. Şubat ayında,
    yas tuttuğundan ve Eşref ’in geri dönmesi ihtimaliyle yükselen
    umutlarının yeniden kırılmasının kendisini bir süreliğine
    yazmaktan alıkoyduğundan bahsetmiştir. Nisan ayı geldiğinde
    Pervin, Eşref ’in Malta’dan çarçabuk döneceği hususunda yeniden
    iyimserdi. Fakat iki hafta sonra Eşref, Pervin’in Seza Hanım isimli
    bir akrabasından mektup aldı. Seza Hanım, Pervin’in odasından
    çıkamayacak kadar kötü olduğundan bahsediyordu. Pervin’in
    onsuz yaşayamadığını ve kendisi geri dönünce tüm bunların
    unutulacağını umduğunu yazmıştı. Mektuba, Pervin’den küçük
    bir not da iliştirmişti. Pervin bu notta rahatsız olduğundan,
    birkaç kelimeden fazlasını yazamadığından, bunları da ancak
    titreyen bir elle kaleme aldığından bahsetmiş ve “Seni o sevdiğim
    ve yıllardan beridir kendimi adadığım o tatlı gözlerinden
    milyonlarca kez öperim,” demişti.
  • İnglitere’de 121 yıl önce yayınlanan bir roman 19. yüzyılın bitişinin işaretlerini veriyordu. Oscar Wilde’ın yazdığı Dorian Gray’in Portresi o günlerde çok tartışıldı. Ama Oscar Wilde yazdığı tüm eserlerden daha fazla konuşuldu. Gelin beraberce o yıllara gidip Wilde’ın hikayesine bakalım. Oscar Wilde hangi gizli örgüte üyeydi? Ağır ceza mahkemesi’nde neden yargılandı? Mahkemede Dorian Gray’in Portresi nasıl tartışıldı? Hangi kitabı yazmadığı halde yazmakla suçlandı? Ölürken halkına neden kızgındı? İşte Oscar Wilde’ın hikayesi.

    OXFORD’A GİDİŞİ

    Oscar Wilde 16 Ekim 1854’te Dublin’de doğdu. Babası Sir William Wilde göz ve kulak konusunda bilinen bir cerrahtı. Kulak ameliyatlarında adı geçen Wilde tekniğinin adı ondan geliyordu. Sir William aynı zamanda tarihi eserler ve balıkçılık konusunda uzmandı, bilimsel ve edebi konularda yazarlık yapıyordu. Annesi Francis Speranza ise daha ilginç bir kadındı. Bayan Speranza İngiltere’ye karşı İrlanda milliyetçiliğini savunan şiirler yazan devrimci bir şairdi. Oscar Wilde üzerinde büyük bir etkisi vardı. Oğlunun şairliğini destekleyen Speranza’nın sayesinde Oscar Wilde adını Bernard Shaw, W.B Yeats, John M. Synge, James Joyce gibi İrlandalı yazarlar ile beraber İngiliz edebiyatına soktu. Francesca Speranza oğlunun adını “Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde” koyarken herkes onu yalnızca Oscar Wilde olarak bilecekti. Tıpkı aynı uzunlukta isme sahip olmasına rağmen abisinin Willie Wilde olarak tanınması gibi.

    Oscar Wilde, o yıllarda Dublin’in seçkin okullarından Trinity College’da okudu. Wilde ünlü bir yazar olunca College’da adına büyük bir pirinç levha okulun baş köşesine asılacaktı. Eliot Engel’in anlatımına göre burada kendisini en çok etkileyen hocası Antik dönem tarih profesörü Reginald Mahaffy idi. Oscar Wilde Antik Yunan’ı, estetik zevkleri, gurmeliği Mahaffy’den öğrenecek; onun gibi şaraplara antika mobilyalara, tarihi aksesuarlara, eski gümüş tasarımlara ilgi duyacaktı. Wilde yaşıtlarından estetik merakı ile göze batan şekilde ayrılıyordu. Yirmi yaşında kendi odasını değişik tarz mobilyalarla dekore ediyor, seçme porselen çay takımları biriktiriyordu. Oscar Mahaffy’den hayatını değiştirecek bir bilgi de edinecekti. Mahaffy’nin 1874 yılında hazırladığı “Eski Yunan’da Sosyal Yaşam” isimli kitaba Oscar yardım ediyordu.Oscar Wilde Eski Yunan’da genç erkeklere duyulan aşkın teorisini bu çalışmada keşfetti.

    Oscar Wilde 1874 yılında Oxford Üniversitesi’ne kabul edildi. Dikkat çekici şekilde İrlanda aksanıyla İngilizce konuşuyordu. Atletik, uzun boylu, alımlı bir gençti. Yassı dudakları, koyu renk, uzun saçları dikkat çekiciydi.

    Oscar Wilde, ne kadar bastırmaya çalışsa da erkeklere ilgi duyuyordu. İlk karmaşık duygularını 16 yaşında çarpıcı bir olayla tatmıştı. Portora Kraliyet Okulu’ndan ayrılmak üzereyken en yakın dostu onu istasyona uğurlamak için gelmişti. Trene bindirdikten sonra Oscar’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, “Aah Oscar” diyerek dudaklarından öptü ve ağlayarak hızla uzaklaştı. Yüzünde en yakın dostunun bıraktığı gözyaşları ile Oscar şaşkınlıkla “işte aşk bu” dedi. En sevdiği erkek arkadaşının bu duygusal davranışı onu sarsmıştı.

    Oscar Wilde Oxford’a geldiğinde erkeklere karşı romantik bir ilgi besliyordu. Bunun için “Eski Yunan Aşkı” tarifini kullanıyordu. Burada yazdığı şiirler Yunan tarihi ve mitolojisindeki erkek aşıklar üzerineydi. Oscar, Oxford günlerinde erkeklere karşı duyduğu romantik ilgiden erotik ilgiye geçiş yaptı. Tüm okulda onun hakkında eşcinselliğine ilişkin dedikodular dolaşıyordu. Oxford’da Oscar’ın erkek aşıkları konuşuluyordu. Wilde, bu yıllarda hem kadınlarla hem de erkeklerle birlikte oluyordu. 1875 yılında Fidelia ve Eva isminde iki kadınla da aşk yaşadı. 1876’da Florence Balcomlee ile 1878’e kadar sürecek ve neredeyse evliliğe giden bir ilişki yaşadı. Ancak Oscar Wilde aynı tarihlerde hemcinsi Frank Miles ile de ciddi bir beraberlik içindeydi.

    Wilde, o yıllardan başlayarak kendisini Estetikçi Akım içinde tarif etti. O dönem radikal bir sanat akımı olan estetikçi akımın üyeleri güzellik fikrinin devrimci gücü taşıdığını düşünüyordu. Oscar Wilde’ın o yıllarda söylediği “evimdeki mavi porselene layık olmakta zorlanıyorum” sözlerine St. Mary Kilisesi’nin papazı John Burgan “putperestlik” ile suçlayarak cevap veriyor, “bu düşüncenin başının ezilmesi gerektiğini” söylüyordu. Oscar Wilde’ın hem cinsel hem de sanat anlayışı erken yıllarda Kraliçe Viktorya döneminin ahlakı ile karşı karşıya geliyordu. Oscar Wilde Tanrı yerine “güzellik”i , din yerine “estetikçilik” i koymuştu. Oxford’u bitirdiğinde kendisini kimsenin ne olduğunu bilmediği “estetik profesörü” ilan etmişti.

    ZEHİRLİ MANTAR OSCAR WİLDE

    Oscar Wilde bu yıllarda yazdığı şiirler ve feminen görüntüsü ile tanınır hale gelmişti. 1878’de Rovenna adlı uzun şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandı. İlk kitabı “Şiirler” ise 1881 yazında yayınlandı. Oscar Wilde’ın kitabı çok ağır eleştiriler aldı. Şiirler, ahlaksızlıkla suçlanırken, “zehirli mantar” ve “parazit” gibi ifadelerle Wilde adeta linç ediliyordu. Popüler mizah dergisi Punch onu feminen ve kendini beğenmiş bir şair olarak resmetmekle kalmıyor, derginin editörü Frank Burnand “Albay” isimli oyununda Lambert Streyke adında sahtekar bir şairi Wilde’a benzeterek onunla alay ediyordu. Kısa sürede kamuoyunda nefretle anılan “ahlaksız” Oscar Wilde’ın şiir kitabı, beş ay içinde beş baskı yaptı.

    SENDEKİ PARA BENDEKİ BEYİN

    Oscar Wilde’ın bu süreçte pek çok erkek sevgilileri oldu. Adının etrafında dedikodular dolaşıyordu. O dönemi pek çok eşcinselin yaptığı gibi bir kadın ile evlenerek isminin üzerindeki bulutları dağıtmak istiyordu. 1880 yılında arkadaşının kız kardeşi Charlotte Montefiore’ye evlenme teklif etti, reddedildi. Oscar ona neler kaybettiğini şöyle anlattı: “sendeki para, bendeki beyinle çok yol alabilirdik.” İkinci teklifini ressam Alfred Hunt’ın kızı Violet’e yaptı. Violet’in istemesine rağmen babası Oscar Wilde hakkındaki dedikoduları biliyordu, bu evliliğe izin vermedi. Son aday annesi aracılığıyla tanıştığı Constance Mary Lloyd’du. 1881’de tanıştığı Constance Oscar’dan üç yaş küçüktü, uzun boylu, güzel bir kadındı. 16 yaşındayken babasını kaybetmiş, akıl hastası annesinin kendisine kötü muamelesi nedeniyle dedesinin yanına sığınmıştı. Constance sosyal biri değildi ancak kültürlüydü. Fransızca ve İtalya’nca biliyordu Edebiyata meraklıydı. Kendisine kalacak mütevazi bir servet vardı. Tanışıklıklarının üçüncü yılında, 1884 yılının Mayıs ayında evlendiler. Constance gerçekten de Oscar Wilde’a deli gibi aşıktı. Oscar da herkese Constance’a aşık olduğunu söylüyordu. Evlendikten sonra Paris’e balayına gittiler. Oscar Wilde abartılı bir şekilde evliliğinin hatta gerdek gecesinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyordu. Balayından New York’da bir arkadaşına yazdığı evliliğin güzelliklerinden söz eden mektup New York Times’a haber oluyordu. Oscar Wilde bir eşcinseldi. Buna rağmen bir kadınla evlenmişti. Ya erkeklerle ilişkisini sonlandırmaya çalışıyor ya da Constance ile ilişkisini cinselliğinin üzerine bir örtü olarak seriyordu. Constance ile ilişkisi gerçekten de Oscar hakkında dedikoduları engelliyordu. Nikahtan kısa süre sonra Constance’ın dedesinin ölmesi kendilerine refah içinde bir hayat sağladı. Evliliklerinin dördüncü ayında Constance ilk çocuğuna hamile kaldı. Cyril Wilde çiftin ilk çocuğu olarak 1885’de dünyaya geldi. 1886’da ikinci erkek çocukları Vyvan doğdu. Ancak tüm bunlar tek bir şeye neden oldu. Oscar evlilikten sıkıldı. İki çocuk doğuran karısının vücuduna karşı artık hiçbir arzu hissetmiyordu. Oscar ve Constance evliliklerini sürdürdüler ancak aralarındaki cinsellik bitti. Oscar’ın Constance’a sadakati de. Oscar’ın bundan sonra hayatının sonuna kadar hayatında hep genç erkekler olacaktı. Oscar Wilde’ın cinsel yaşamını merak edenler Neil Mc Kennan’ın yazdığı Oscar Wilde’ın Gizli Yaşamı isimli kitaptan ayrıntılı olarak bilgilenebilir.

    Oscar, Constance ile evliliğin iki yılında sanatsal olarak suskundu. Verdiği konferanslar ve gazetelere yazdığı yazılar ile hayatını kazanıyordu. 1886’dan sonra konferans vermeyi bıraktı. 1887 yılında Kadının Dünyası dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Oscar için bu dönem özel hayatında sıkça sevgili değiştirdiği bir dönemdi. Cinsel tercihlerini de netleştirmişti. Bunu felsefi olarak da somutlamıştı. Oscar Wilde’a göre erkekler arası ilişki heteroseksüellikten daha üstündü. Bunu Antik Yunan’a dayandırıyordu. Oscar Wilde’ın sanatı da açıkça homoerotikti. Bunu açıkça ifade edemediği için dolaylı imgeler kullanıyor, şiirlerinde genç erkeklere aşkını anlatıyordu. “L’amour l’impossible” yani “imkansız aşk” ile kastettiği buydu. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek kastettiği de. “Hasat ayı” ya da “dolunay” erkek cinsel organını temsil ediyordu. Rusya’da eşcinsel erkekler için kullanılan “ay ışığı adamları”, New York’da kullanılan “peri” kelimeleri onun şiirlerinde yer buluyordu. Avrupa’da 19. yüzyılda eşcinsel erkeklerin yeşil renge zaafı olduğuna inanılıyordu. Oscar genellikle yeşiller giyiyorve kahramanlarını yeşil kıyafetler ile tasvir ediyordu. Paris’teki eşcinsellerin yakalarına taktıkları yeşil karanfil (beyaz karanfili yeşile boyuyorlardı) artık hergün onun yakasındaydı.Kısacası Oscar Wilde eşcinsel erkek özgürlüğünün savunucusu, yasak olan eşcinselliğin serbestliğini isteyen bir sembol olmuştu. Edward Carpenter, John Adddington Symond, Walt Whitman gibi isimler ile beraber bunu “dava” olarak adlandırıyorlardı. Oscar Wilde, bu davanın savunucusuydu. Wilde’a göre eşcinsel olmak yetmezdi, eşcinsel olduğunu söylemek de gerekiyordu. Bunun için yasaların değişmesi gerekiyordu. Oscar Wilde, cinsel özgürlüğü savunan İngiliz entelektüelleriyle beraber o yıllarda küçük bir hareket olan İngiliz sosyalizmine yakındı. Yüksek sınıfların muhafazakarlığını, orta sınıfın alçaklığını eleştiriyordu. Yoksulların senet yerine sevgiye dayanan kardeşlik anlayışının cinsellik de dahil toplumu özgürleştireceğine inanıyordu. 1891 yılında yazdığı “Sosyalizm Altında İnsan Ruhu” çalışmasında bireylerin ahlaki kısıtlamalar olmadan yaşamasını, insanın geleceğinde tek karar vericinin doğa olmasını savunuyordu. Sosyalizm ile “yeni bireyselcilik” diye tarif ettiği şeyi özdeşleştiriyordu. Oscar Wilde’ın ütopyası köleliğin olmadığı Antik Yunan’dı. Oscar Wilde ütopyacıydı, ona göre “Ütopyaya değer vermeyen hiçbir dünya haritası sahip olmaya değmez”di.

    MUHAFAZAKARLIĞIN GÖLGESİNDE EŞCİNSELLİK

    İngiltere o yıllarda ilginç bir çelişkiyi yansıtıyordu. En muhafazakar dönemlerinden birini yaşamasına rağmen okullarında ve sokaklarında eşcinsel ilişkiler oldukça yaygındı. İngiliz eşcinselleri yayınladıkları anılarında bu okullar hakkında dudak uçuklatan hikayeler anlatırken, İngiliz basını önde gelen eğitim kurumlarında yaşanan ahlaksızlıkları temizleme çağrısında bulunuyordu. Okullarda eşcinsellik cezaları arttırıldı, birçok öğrenci bu nedenle kolejlerden atıldı.
    Sokaklarda hafiyeler de eşcinsel avındaydı. Erkeklerin fahişelik yapması bir geçim kapısı haline gelmişti. Yasadışı pek çok erkek genelevi vardı. Polisin ortaya çıkardığı en önemli skandal Temmuz 1889’da en çok konuşulan Cleveland Sokağı skandalıydı. Bir telgrafçı çocuğun cebinde bulunan büyük miktardaki paranın izini süren polis, Cleveland Sokağı No:19’daki erkek genelevine ulaşmıştı. Evi gözetleyen hafiyeler sonunda büyük bir skandalı ortaya çıkarmıştı. Söz konusu erkek genelevinin müşterileri arasında en az iki parlamento üyesi ve Lord Arthur Someset vardı. Soruşturma derinleşince inanılmaz bir isme ulaşılıyordu: Galler Prensi’nin en büyük oğlu, Kraliçe Viktorya’nın torunu Prens Albert Viktor’a. Skandal bu boyuta ulaşınca kapatılması gerekiyordu. Yarım saatten kısa süren bir mahkemeyle evi işleten iki kişi hafif cezalar aldı. Olay kapatıldı.

    CHAERONEA YOLDAŞLIĞI

    Oscar Wilde bu iki yüzlü ahlak anlayışını eleştiriyordu. Bu kadar yaygın olmasına rağmen eşcinsellik İngiltere’de lanetleniyor ve yasaklanıyordu. İngiltere’de 1533 yılına kadar erkek erkeğe cinsel ilişki suçunun cezasını kilise veriyordu. Canlı canlı gömülme, ateşte yakılma, idam cezalardan bazılarıydı. 1533’den sonra devlet hukuku da erkek erkeğe cinsel birleşmeyi ölüm ile cezalandıran yasayı uygulamaya başladı.1861’de bu tür birleşmenin cezası müebbet hapse dönüştürüldü. Ancak birleşmeyi kanıtlamak için somut deliller gerekiyordu. Bu da kanıtlamayı zorlaştırıyordu. Yasalardaki boşluk, birleşme olmadan eşcinselliği mümkün kılıyordu. Liberal milletvekili Henry Labouchere’in verdiği yasa teklifi yasalardaki boşluğu ortadan kaldırdı. Cinsel birleşme yine en ağır şekilde cezalandırılırken, yeni yasayla erkek erkeğe “ahlaka uygun olmayan davranışlar” da iki yıl hapis ile cezalandırılıyordu. İfadenin muğlaklığı her türlü durumu yargılama konusu haline getirebilecekti.

    Oscar Wilde’ında aralarında bulunduğu eşcinseller 1983 yılında “Chaeronea Yoldaşlığı” adıyla bir örgüt kurdular. Örgütün önderi şair George Ives’ti. Örgüt adını eşcinsel savaşçıların öldüğü savaştan alıyordu. Bu savaşı milat kabul eden bir takvimleri hatta örgüte kabul yeminleri vardı. Örgüt kendisine hedef olarak baskı altındaki tüm toplulukların özgürleşmesini koymuştu. Hücre sistemi ile örgütleniyorlar ve her bir üye sadece iki kişiyle tanışıyordu. Örgütün eşcinsel erkek ve kadınlardan oluşan 200-300 civarında üyesi vardı. Oscar Wilde, örgütün teorik öncüsüydü. “Aşk demokratik olan tek şeydir”, “aşk dizler üzerinde yapılması gereken bir ibadettir” gibi Wilde’a ait sözler topluluğun metinlerinde sıkça geçiyordu. John Addington Symonds ve Edward Carpenter gibi sosyalist ve eşcinsel edebiyatçılar ise sınıfsız bir eşcinsel ütopya kuruyorlardı. Yine aynı yıl anonim bir şekilde yayınlanan “Teleny” ismindeki hikayenin söz konusu gruptan en az dört yazarı vardı. Bunlardan biri de Oscar Wilde’dı. Sadece 200 adet basılan bu isimsiz broşür o güne kadar yayınlanmış en cesur eşcinsel hikayesiydi.

    DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

    Oscar Wilde eserlerinde inandığı görüşleri savundu. Hemen her eserinde eşcinsellik düşüncesi vardı. 1889 yılında yayınlanan Bay W.H.’nin Portresi adlı öyküsünde İngiliz Edebiyatı’nın en önemli ismi Shakespeare’in genç oyuncu Willie Hughes’a aşkını ve ilişkisini anlatıyor, İngiliz muhafazakarlığını kızdırıyordu. Oscar Wilde, Shakespeare’i anlatırken aslında kendini anlatıyordu.

    Oscar Wilde’ın hemen her eserinde otobiyografik öğeler göze çarpıyordu.Wilde yalnızca ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de çoğu zaman kahramanlarına söyletiyordu. Bunlardan en bilineni, Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portesi’ydi. Kitapta ressam Basil Halward’a ilham kaynağı olan yakışıklı Dorian Gray’in hikayesi anlatılıyordu. Dorian Gray, kendisine aşık olan Halward’ın evinde Lord Henry Wotton ile tanışıyor ve onun hazcı felsefesi hayatına yön veriyordu. Gray, gençliğinin kaybolmasına ilişkin endişeyle kendisinin yerine Hallward’ın yaptığı tablosunun yaşlanmasını diler. Dileği gerçek olur. Gray, günahtan günaha, zevkten zevke koşarken kendisi değil portresi yaşlanır. Kitapta Oscar Wilde, yerleşik ahlaka düşmanlığını, din eleştirisini, kadınlara ilişkin olumsuz düşüncelerini, sanat anlayışını kahramanlarına söyletir. Kitap otobiyografik öğelerle de bezenmiştir. Wilde, kitap için “Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir-belki başka bir çağda…” der. Gerçekten Oscar Wilde’ın hayatından pek çok unsur kitabın içinde yer alıyordu. Dorian Gray, Oscar Wilde’ın erkek sevgilisi John Gray’di. Günaha teşvik eden Lord Henry Wotton ise Oscar’ın heykeltıraş dostu Lord Ronald Gower’dı. Gerçekten de Londra’da yer altındaki cinsel yaşantıyı pek çok kişiye öğreten isim Gover idi. Lord Henry Wotton’un, Dorian Gray’e vererek baştan çıkmasını sağlayan sarı kitap ise Oscar Wilde’ın Constance ile Paris’te balayında iken keşfettiği A Rebours isimli homoerotik romandı. Dorian Gray bunun gibi Oscar Wilde’ın yaşamından pek çok iz taşıyordu. Başta ise açıkça ifade edemediği erkeklere aşkını.

    Dorian Gray, o dönemin yandaş medyası tarafından tepkiyle karşılanıyordu. St. James Gazette, Başbakanlık Ahlak Kurumu’nun Oscar Wilde’a dava açması gerektiğini söylerken; liberal Daily Chronicle roman için “sıkıcı”, “pis”, “çöplük esintisi”, “mide bulandırıcı”, “şeytani” ifadelerini bir arada kullanarak eleştiri yapıyordu. Dağıtım şirketleri romanı yayınlayan Lippincott’s Magazine’i boykot ediyor, roman raflardan kaldırılıyordu. Observer’ın o zamanki adı Scot’s Observer, Oscar Wilde’ın cezalandırılması çağrısında bulunuyordu. O dönemin tartışmasında Oscar Wilde basın tarafından adeta linç edildi, yargılanma çağrıları yapıldı.

    EŞCİNSEL BAŞBAKAN

    Oscar Wilde Haziran 1991’de yaşamının aşkıyla tanıştı. Lord Alfred Douglas, Queensbury Markisi’nin küçük oğluydu. Lise yıllarından beri eşcinseldi. Lord Alfred Douglas, 20 yaşında Oscar Wilde ile tanıştığında Dorian Gray’i tam yedi kez okumuş ezberlemişti. Lord Alfred Douglas’ın ağabeyi politikacı Francis Drumlanrig’di. Ağabey Drumlanrig de eşcinseldi, onun sevgilisi ise İngiltere’de önce Dışişleri Bakanı ardından Başbakan olan Lord Rosebery’den başkası değildi.

    Lord Queensbury için iki oğlunun birden eşcinsel olması kabul edilebilir değildi. Küçük oğlu edebiyatın parlayan yıldızı Oscar Wilde ile büyük oğlu politikanın yükselen yıldızı Lord Rosebery ile birlikteydi. Queensbury, dengesiz ve kavgacı biriydi. Küfürbazdı. Çocuklarının annesinden ayrılmış, ikinci evliliğinde ise karısı ondan “iktidarsızlık” ve “üreme organlarında kusur” gerekçesiyle ayrılmıştı. Queensbury, oğullarını cinsel tercihlerinden vazgeçirmeyi gurur meselesi yapmıştı. Bunun için hem Lord Rosebery ile hem de Oscar Wilde ile mücadeleye başladı.

    Oscar Wilde, bu süreçte oldukça özensiz bir hayat sürüyordu. Lord Alfred Douglas’a gerçekten aşık olmuştu. Onunla sık sık tatile çıkıyordu. Çoğu zaman Constance ile yaşadığı evde değil, otellerde kalıyordu. Lord Alfred Douglas ile aşk yaşarken, sık sık başkaları ile de birlikte oluyordu. Lord Alfred Douglas’ın Oscar’a davranışı şaşırtıcıydı. Oscar, Douglas’ın bütün masraflarını karşılıyor, lüks isteklerini karşılıksız bırakmıyor, onun isteklerini karşılamak için kazandığından fazlasını harcıyordu. Oscar’ın tüm çabalarına rağmen, Douglas tıpkı babası gibi dengesiz hareketler yapıyordu. İlişkileri boyunca Oscar Wilde’ın anlayamayacağı kadar kaprisli, şımarık, kindardı. Sabah Oscar Wilde’a küçük sebepleri büyüterek hayatında duymadığı hakaretler ediyor, öğlen ise aşkla geri dönüyordu. Oscar Wilde, Douglas’ın bu gel-gitlerini anlayamıyordu. Sanki babasından oğluna sinirsel bir miras kalmıştı.Douglas, Wilde’ın hediyelerini yok pahasına satıyor, yazdığı mektupları kaybederek şantajcıların eline geçmesine neden oluyordu. Herkesin uyarılarına rağmen Oscar Wilde adeta kör olmuştu. Ailesini, edebiyatını, servetini Lord Alfred Douglas uğruna bir felakete kurban edecekti.

    OSCAR WİLDE’A HAKARET

    Yaklaşan felaket adım adım geldi. Queensbury önce büyük oğlu ile Lord Rosebery’i ayırmak için çabaladı. Yöntemi rezalet çıkarmaktı. Bakan Rosebery’e homofobik ve antisemitik mesajlar gönderiyordu. Bir kez de Rosebery’i dövmek için ona pusu kurmuş, saldırı engellenmişti. Büyük oğul Drumlanrig hem kendini hem de Rosebery’i kurtarmak için babasına ayrıldıklarını söyledi. Drumlanrig de dedikoduları ortadan kaldırmak ve babasının rezalet çıkarmasını önlemek için Alix Ellis’e evlenme teklif etti. Ancak Drumlanrig, bu mecburi evlilik nedeniyle o kadar mutsuzdu ki 18 Ekim 1894’te kendini silahla öldürdü. Ölümü intihar değil, kaza olarak açıklandı. Geleceğin politik yıldızı olacağı düşünülen Drumlanrig’in cinsel tercihleri, babasının baskısıyla bir araya gelince ölüm erkenden kapısını çaılmıştı.

    Sıra Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas’ı ayırmaya geldi.

    Oscar Wilde 1895 yılında en beğenilen tiyatro eseri Ciddi Olmanın Önemini yazdı. Ancak St. James Theatre’daki galanın bir sürprizi vardı. Queenbury, galayı basacak, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ve ahlaksızlığını herkese ilan edecekti. Planı duyan Wilde, tiyatro önüne diktiği polşsler ile Quennsbury’i engelledi. Ancak Queensbury durmadı, Oscar’a eşcinselliğini içeren mesajları rezillik çıkaracak şekilde yollamaya devam etti.

    Lord Alfred Douglas, babasından nefret ediyordu. Ondan intikam almak için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Oscar Wilde’ı babasına hakaret davası açması ve bu yolla hapse attırması için ikna etti. Eşcinsel ilişki suçtu, bu durumda bir kişiye “eşcinsel” demek de hakaretti. Oscar’ın ikna olarak dava açması hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecekti. Çünkü Oscar Wilde gerçekten de eşcinseldi.

    ŞİKAYETÇİYDİ SANIK OLDU

    Yargılama başladığında Queensbery hakaret davasının sanığı, Oscar Wilde ise şikayetçiydi. Queensbery açıkça hakaret etmişti. Kurtulmasının tek bir yolu vardı, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ispatlamak. 9 Mart 1985’te başlayan mahkemede Queensbery’nin tuttuğu avukat, tuttukları dedektiflerin bulduğu delilleri birer birer ortaya dökmeye başlayınca davanın seyri değişmeye başladı. Davada yargılanan Oscar’ın eşcinselliğiydi. Queensbery üstün gelmişti. Oscar Wilde, kendi eşcinselliğinin didik didik edildiği ve hergün gazetelere manşet olduğu durumdan sıkılmıştı, sinirleri bozulmuştu. Queensbery hakkında yaptığı şikayetleri geri aldı. Queensbery bir ileri adım attı. Tüm delilleri ve hazırladığı dilekçeyi Ağır Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’na verdi.

    Bu yargılama sürecinde dikkat çeken bir başka ayrıntı ise olayın mahkemeye yansıması ile beraber Başbakan Lord Rosebery’nin sağlığının bozulmasıydı. Rosebery davayı yakından takip ediyordu ve sinir krizleri geçiriyordu. Queensbery onun eşcinselliğini ifşa edebileceğine dair imalarda da bulunuyordu. Birkaç kez istifa kararı aldı. Basının yakından takip ettiği bu yargılamada Başbakanın, kraliyet üyelerinin, milletvekillerinin adının geçmesi İngiltere için bir felaket olurdu. Queensbery’nin avukatları Başbakan ve önemli siyasi isimler ile ilgili delilleri Başsavcı vekiline göstermişti. O gün İçişleri ve Adalet Bakanı olağanüstü olarak bir araya geldi. Yapılacak tek bir şey vardı, Adalet Bakanlığı’nın kontrolünde Oscar Wilde’ı bir an önce yargılamak ve cezalandırmak. Olayın büyümesini de engellemek. Tehlike halinde adalet hızla ilerliyordu. Aynı gün saat 16:55’te Oscar Wilde hakkında tutuklama kararı çıktı.

    AHLAKSIZ OSCAR WİLDE

    Tüm gözler Oscar Wilde’ın yargılanmasına çevrilmişti. Basın Wilde’ı tutuklandığı anda suçlu ilan etti. Wilde, kamuoyunda linç edilmeye başlandı. Oscar Wilde ahlaksız, sapık bir eşcinseldi. Üstelik edebiyatı ile ahlaksızlığını halka yaymaya çalışıyordu. Daily Telegraph’tan Observer’a tüm basın toplumun ahlaksızlığının nedenini bulmuştu: “Oscar Wilde”. Çözümü de basitti, Oscar Wilde’ı hayatının sonuna kadar hapiste tutmak. Cılız bazı sesler yaşananlara karşı çıkıyordu. 16 Nisan 1895’de Star Gazetesi’nde Robert Buchanan yaşananlara şöyle tepki gösteriyordu: “Beylik Hıristiyan mesajları ve davalarıyla dolu bu ülkeye kaynağı ister Hıristiyanlık ister başka bir şey olsun, bir parça iyilik getirmenin dönemi gelmedi mi? Basın ve halk henüz yargılanarak suçu kesinleşmemiş bir insanı sonsuz cezaya mahkum edip, yerin dibine sokarkenaklı başında insanların büyük kısmı olanı biteni sessizce izliyor.”

    Oscar Wilde’ın tutuklanması ve ardından eşcinselliğe karşı oluşan kamuoyu, eşcinseller arasında bir korku dalgası yaratmıştı. Gazeteler, Oscar Wilde ile ilişkisi olan eşcinsellerin de yargılanacağını yazıyordu. John Gray, Andre Roffalovich, Robbie Rois gibi Osacr Wilde’ın eşcinsel aşıkları kendilerine gönderdiği mektupları yaktı. Wilde’ın kitapları çöplere atıldı. Eşcinselleri bulmak için gönüllü gruplar ortalıkta belirdi. Son olarak Oscar Wilde’ı hapise götüren aşkı Loer Alfred Douglas’da Fransa’ya kaçtı.

    ÖZEL HAYATI DİDİK DİDİK

    Oscar Wilde’ın yargılanması 26 Nisan 1895 Cuma günü başladı. Oscar Wilde’ın bir dönem ilişkisi olan ve ifade vermeyi kabul eden tanıklar mahkemede birer birer Oscar ile yaşadıklarını anlattılar. Oscar Wilde’ın erkeklerle cinsel yaşamı önce mahkemede sonra basın yoluyla tüm topluma duyuruldu. Sevgililerine yazdığı ele geçen mektupları ortaya döküldü. Mahkemede bu mektuplar birer birer okundu. Son olarak Wilde’ın yazdığı eserlerindeki temalar ele alındı. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek neyi kastediyordu, Dorian Gray’in karakterleri eşcinsel miydi, Dorian Gray’in ilk halini eşcinselliği çağrıştırdığı için mi değiştirmişti, Dorian Gray’e hediye edilen o sarı kitap hangisiydi, bir erkeğe “çılgınca öpüyorum” ya da “tapıyorum” yazmak ne demekti, Wilde’ın yazdığı Chaleleon gibi dergiler neden eşcinsellik edebiyatı yapıyordu? Tüm bu sorulara yanıt vermek zorunda kaldı.

    Ne kadar ilginçtir ki Oscar Wilde’a mahkemede yazmadığı bir kitap dahi soruldu. 15 Eylül 1894’te anonim olarak yayına çıkan Yeşil Karanfil kitabını Oscar Wilde’ın yazdığına inanılıyordu. Kitabın gerçek yazarı Lord Alfred Douglas’ın eşcinsel arkadaşı Robert Hickens’ti.
    Dört baskı yapan bu isimsiz baskılı kitap hayatından izler taşıması nedeniyle Oscar Wilde’a yakıştırılıyordu. Wilde, mahkemede söz konusu kitabı yazmadığını söyledi ve bunu bir gazeteye yaptığı Yeşil Karanfil eleştirisi ile kanıtladı. Yalnız bu kadar değil.

    Oscar Wilde’ın yatak çarşaflarındaki lekeler bile kaldığı otellerdeki hizmetliler tarafından anlatıldı. Sonuçta Oscar Wilde, hemcinslerine ilgi duyduğunu inkar edemedi ancak bir cinsel birleşme olmadığını söyledi. Zira bir türlü tam olarak ispatlanamayan bu durumun cezası müebbetti. Tanıklar da ceza almamak için bu kadar ileri gidemedi. Sonunda Oscar Wilde 22 Mayıs 1895’te iki yıl hapis cezasına mahkum oldu. Yargılamanın bitişi Başbakan Rosebery’nin sağlığını geri getirdi. Oscar Wilde cezasını almış, herkes rahatlamıştı.

    Oscar Wilde önce Pentonville Hapishanesi’ne götürüldü. Saçları kesildi. Mahkum elbiseleri giydirildi. Hücresinde 3 kova vardı. Biri yemek, biri su, biri de tuvalet için. Her gün bir değirmende çalıştırıldı. 4 Temmuz’da Wandsworth Hapishanesi’ne nakledildi. Kasım ayında da Reading Hapishanesi’ne gönderildi. Oscar’ın durumunun hızla kötüleşmesi dikkat çekiyordu. Sağlığı bozulmuş, zayıflamıştı. Wilde, hapise girdikten üç hafta sonra çok sevdiği annesini kaybetmişti. Ayrıca Queensbery’nin mahkeme masraflarını ödeyemediği için resmi olarak iflas etmiş, evindeki çok özel kitap koleksiyonu bile yok pahasına satılmıştı. Ağır bir depresyon geçiriyordu. Temmuz 1896’da hapishane müdürünün değişmesiyle rahatladı. Yeni müdür Oscar Wilde’ın okumasına ve yazmasına izin vermişti. Kendisini hapse sürükleyen ve hapse girince unutan sevgilisi Lord Alfred Douglas’a yazdığı “De Profundus” isimli mektubu hapiste tamamladı. Hapisten çıkmasına kısa bir süre kala karısı Constance’da onu tamamen terketti. Çocuklarını bir daha görmemesi, bundan sonra yurt dışında yaşaması ve yeni bir skandala bulaşmaması karşılığında karısının Oscar’a yıllık 150 sterlin ödemesi konusunda anlaştılar.

    18 Mayıs 1897’de tahliye olduktan sonra Oscar Wilde yurtdışına çıktı. İsmini Sebastian Melmoth olarak değiştirdi. Bu ismin de eşcinsel bir göndermesi vardı. Karısından af dilese de kabul edilmedi. 8 Nisan 1898 günü Constance’ın ölüm haberini alacaktı. Haksızlık ettiğini düşündüğü karısının ölümü onun acısını arttırmıştı. Constance, her şeye rağmen vesayetinde Oscar’a yıllık 150 sterlin verilmesini yazıyordu. Oscar Wilde, kendini içkiye verdi. Uğruna hapis yattığı Lord Alfred Douglas ile yeniden ilişki denedi ama aşkları bitmişti. Son olarak toplam yüz kıtadan oluşan Reading Zindanı baladı isimli epik şiirini yayımladı. Şiir, bir kıskançlık krizi sonucu karısını öldüren adamın cezaevi günlerini ve idam edilişini anlatıyordu. 13 Şubat 1898’de yayınlanan şiirini ölmeden önce Constance da okumuştu. Şubat 1899’da Cenova’da yatan Constance’ın mezarını ziyaret etti.

    Son günlerini alkol ve eski günlerdeki gibi sıkça değiştirdiği eşcinsel aşklarıyla geçirdi. Eskiye oranla mütevazi bir hayat sürdürüyordu. Zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu. İngiliz halkına kesinlikle öfkeliydi. Kendisini eşcinsellikten vazgeçirmek için genelevine alkışlarla sokan arkadaşlarına çıkınca hiçbir şey hissetmediğini söylüyor ve ekliyordu “Ama siz bir kadınla yattığımı İngiltere’de anlatın da itibarım artsın”. Ölümüne yakın yeni bir yüzyılda onun yaşamasına İngilizler’in tahammül edemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de 30 Kasım 1900’de ucuz bir otelde öldü.

    Eski sevgililerinden Andre Gide cenazesini şöyle anlatacaktı: “Cenazeye yedi kişi katıldı, üstelik hepsi mezarlığa kadar gitmedi. Tabutun üzerine konan çiçekler, çelenkler arasında yalnızca birinin üzerinde bir yazı varmış; otel sahibinin gönderdiği çelengin üzerinde şu söz yazılıymış: KİRACIMA.”

    Oscar Wilde’ın itibarı yıllar sonra iade edildi. Cinsel tercihleri nedeniyle ona yapılan yargılama ve linç lanetlendi. İngiliz Edebiyatı’nın önemli isimleri arasında yerini aldı. Onu mahkum edenleri ise bugün kimse hatırlamıyor.

    KUTU:
    De Profundis

    Oscar Wilde, Reading Hapishanesi’nde kendisini felakete sürükleyen aşkı Lord Alfred Douglas’a De Profundis, Eski Ahit’in Keturim bölümünde geçen Latince “de profundis clamavi ad te domine (yüreğimin derinliklerinden sana sesleniyorum ya rab)” dizesinden alınmıştı. “Derinliklerden” anlamına geliyordu.

    De Profundis, 50 bin kelimeden oluşuyordu. Hapishanede Oscar’ı unutan eski sevgiliye yazılan bir çığlıktı. Oscar Wilde, ardından giderek bütün hayatını yok ettiği sevgilisine seslenirken adeta içindeki iltihabı akıtıyordu. Ona neden aşık olduğunu, bu aşk için nelere göğüs gerdiğini, nasıl hatalar yaptığını ve sonunda nasıl bedel ödediğini anlatıyordu. Wilde’a göre Douglas ile babasının savaşında kendisi göz göre göre harcanmıştı. Oscar Wilde, mektubunda her şeye rağmen eski sevgilisini affedebileceğine dair açık kapı bırakıyordu.

    Mektup aynı zamanda Oscar Wilde’ın hapishane koşullarını ve ne kadar acı çektiğini de gösteriyor. Ancak Wilde mektupta acıy insanı geliştiren bir duygu olarak tarif ediyordu: “Güzel bedene haz, güzel ruha ızdırap gerekir”. Wilde şöyle der: “daha derin bir insan haline gelmek acı çekenlerin ayrıcalığıdır.” Gerçekten de Wilde’a özellikle acı çektirmek için yapılan uygulamalar vardı. Reading Cezaevi’ne trenle nakledilen Oscar Wilde, istasyonda yarım saat ayakta mahkum kıyafetleriyle bekletilmiş, etrafını saran kalabalık onunla bu süre boyunca alay ederek eğlenmişti. De Profundis’te anlattığına göre bu muamele Wilde’a o kadar ağır gelmişti ki bir yıl boyunca her gün o saatte ağlamıştı.

    Mektupta İsa önemli bir figür olarak Wilde tarafından ele alınır. İsa, bir din taşıyıcısı değil, kendisi gibi davranarak insan ruhunun mükemmelliğini ortaya çıkaran bir sanatçıdır. Bir kişinin İsa gibi olması için kendisi gibi olması yeterlidir. İsa’ya göre zenginlik ve zevk, yoksulluk ve kederden daha büyük trajedidir. Servetin ve nefretin ardına gizlenmiş ruh sakatlanmıştır. Wilde şu ilginç sözleri söyler: “İsa’dan önce de Hıristiyanlar vardı. Bunun için minnettar olmalıyız. Ne yazık ki İsa’dan sonra Hıristiyan çıkmamıştır.” Wilde’a göre kiliselerde İsa’nın heykeli vardır ama ruhu yoktur.

    Wilde gelecek konusunda ise karamsar değildir: “Bir güzel sanat eseri daha yaratabilirsem, kötülüğün zehrini, korkaklığın alaylarını etkisiz hale getirmiş, küçümsemenin çatallı dilini kökünden koparmış olacağım. Eğer yaşam benim için bir sorunsa, ki mutlaka öyledir, ben de yaşam için bir sorunum.”
    Mektup sevgiliye seslenen şu sözlerle biter: “Bana yaşamın zevkini ve sanatın zevkini öğrenmek için gelmiştin. Belki şans, sana çok daha olağanüstü bir şeyi, kederin anlamını ve güzelliğini öğretmek için seçmiştir beni”.
  • Dostoyevski'nin bütün eserlerinde de, aynen mevcuttur: Dostoyevski'nin kadınları, esrarengiz çehreleri ve aniden değişiveren sevimli güzellikleriyle, (esasen iyi yürekli sayılabilecekleri halde) görünürdeki iyilikleri, sanki bir rolden ibaretmişcesine birden korkunç bir küstahlığa dönüşen (ve Rembrandt'ın kadınları kadar kendine has olan) Dostoyevski kadınları hep aynı kadın değil midir? Bu kadın, Aglaya'ya aşk mektupları yazan, sonra ondan nefret ettiğini açıklayan Nastasya Filipovna da olabilir, onun bu ziyaretine –ve ayrıca, Ganya'nın anne babasına hakaret ettiği ziyarete– özdeş bir ziyarette, kendisini korkunç bir kadın zanneden Katerina İvanovna'nın evinde bir melek kadar iyi yürekli olan, sonra (aslında iyi kalpli bir insan olduğu halde) ansızın içindeki kötülüğü dışa vuran ve Katerina İvanovna'ya hakaret eden Gruşenka da olabilir. Gruşenka ve Nastasya, Carpaccio'nun kibar fahişeleri kadar, Rembrandt'ın Batşeba'sı kadar özgün ve esrarengizdirler. Dikkatinizi çekerim, Dostoyevski'nin bildiği tek kadın çehresi, bu çarpıcı, ikili ve kadını olduğundan farklı gösteren ani gurur patlamalarına maruz çehre değildi şüphesiz (Ganya'nın anne babasına yapılan ziyarette Mışkin Nastasya'ya, 'Sen bu değilsin,' der, aynı şeyi, Katerina İvanovna'ya yapılan ziyarette, Alyoşa da Gruşenka'ya söyleyebilir). Buna karşılık, 'tablo izlenimi' uyandırmak istediğinde çizdiği sahneler hep aptalcadır ve olsa olsa, Munkacsy'nin, bir idam mahkûmunu belirli bir anda, Meryem Ana'yı belirli bir anda tasvir eden tablolarına benzetilebilir. Dostoyevski'nin dünyaya sunduğu yeni güzelliğe geri dönecek olursak, tıpkı Vermeer'in kumaşlara ve mekânlara özgü belirli bir ruh, belirli bir renk yaratması gibi, Dostoyevski de insanlar yaratmakla kalmayıp onların evlerini de yaratır; Suç ve Ceza'da, dvornik'iyle[21] birlikte 'Cinayet'in işlendiği ev', Budala'daki o 'Cinayet'in işlendiği ev' şaheseri kadar, yani Rogojin'in, Nastasya Filipovna'yı öldürdüğü o kapkaranlık, upuzun, yüksek evi kadar harikulade değil midir? Dostoyevski'nin dünyaya sunduğu benzersiz şey, işte bir evin bu yeni ve korkunç güzelliği, bir kadın çehresinin yeni ve iki yönlü güzelliğidir. Edebiyat eleştirmenlerinin Dostoyevski'yle Gogol arasında, Dostoyevski'yle Paul de Kock arasında bulduğu benzerliklerin hiçbir değeri yoktur, çünkü onlar bu gizli güzelliğin dışında kalırlar. Ayrıca, farklı romanlarda aynı sahnenin tekrarlandığını söyledimse de, roman çok uzunsa eğer aynı romanın içinde de aynı sahneler, aynı kişiler tekrarlanır. Bunu Savaş ve Barış'ta rahatlıkla gösterebilirim sana; bir araba sahnesi vardır ki..." - "Sözünüzü kesmek istemiyordum, ama Dostoyevski'den başka konuya geçtiğiniz için sonra unuturum diye korktum. Yavrucuğum, geçen gün, 'Mme de Sévigné'nin Dostoyevskivari yanı gibi' derken, neyi kastetmiştiniz? Anlamadığımı itiraf etmeliyim. İkisi bana o kadar farklı görünüyor ki..." - "Gelin küçük hanım, söylediklerimi bu kadar iyi hatırladığınız için sizi öpeyim, piyanonun başına sonra dönersiniz tekrar. İtiraf etmeliyim ki, söylediğim oldukça saçmaydı. Ama iki sebebi vardı. Birincisi özel bir sebep. Mme de Sévigtié, Elstir gibi, Dostoyevski gibi, olayları mantık sırasına göre, yani sebepten başlayarak sunacağına, önce sonucu, bizi şaşırtan yanılsamayı gösterir. Dostoyevski de kişilerini bu şekilde tanıtır. Kişilerin davranışları, Elstir'in yarattığı, denizi gökyüzündeymiş gibi gösteren izlenimler kadar aldatıcı gelir bize. Sinsi adamın aslında son derece iyi yürekli olduğunu veya tam tersini öğrenince, şaşırıp kalırız." - "Evet, ama Mme de Sévigné'den bir örnek verseniz." - "Doğrusu," dedim gülerek, "pek zorlama olacak, ama bazı örnekler bulunabilir. Mesela şu tasvir."Peki, Dostoyevski hiç cinayet işlemiş mi? Benim bildiğim romanlarının her birinin adı, Bir Cinayetin Öyküsü olabilirdi. Onda bu bir saplantı, sürekli bundan bahsetmesi normal değil." - "Sanmıyorum Albertine'çiğim, Dostoyevski'nin hayatını pek bilmiyorum. Herkes gibi o da bir şekilde, muhtemelen yasalara aykırı bir şekilde, günahı tatmıştır şüphesiz. Bu anlamda herhalde o da kahramanları gibi biraz caniydi; onlar da tam cani değildirler, hafifletici sebeplerle mahkûm edilirler. Hattâ cani olmasına da gerek yoktu belki. Ben romancı değilim, ama yazarların, bizzat yaşamadıkları kimi hayatlara ilgi duymaları mümkündür. Kararlaştırdığımız gibi Versailles'a birlikte gidersek, size dünyanın en dürüst adamı, en iyi kocası olduğu halde dünyadaki en korkunç, en sapıkça kitabı yazmış olan Choderlos de Laclos'nun portresini gösteririm; tam karşısında da, ahlâki hikâyeler yazan ve Orléans Düşesi'ni aldatmakla da kalmayıp çocuklarını ondan uzaklaştırarak düşese acı çektiren Mme de Genlis'in portresi vardır. Yine de Dostoyevski'nin bu cinayet takıntısının olağandışı, bana çok yabancı gelen bir yanı olduğunu kabul ediyorum. Baudelaire'in şu mısraları bile afallatır beni:
    Tecavüz, hançer, yangın ve zehir...
    Heyhat! Çünkü ruhumuz cesur değildir.
    Ama hiç değilse Baudelaire'in samimi olmadığını düşünebilirim. Oysa Dostoyevski... Bütün bunlar bana çok uzak şeyler gibi geliyor; hiç bilmediğim bazı yönlerim yoksa tabii; insan kendini ancak zaman içinde anlayabiliyor çünkü. Dostoyevski'de müthiş derinlikler buluyorum, ama sadece insan ruhunun tek tek belirli noktalarında. Yine de müthiş yaratıcı bir yazar. Her şeyden önce, tasvir ettiği dünya, gerçekten onun için yaratılmış sanki. Tekrar tekrar karşımıza çıkan bütün o soytarılar, Lebedev'ler, Karamazof'lar, İvolgin'ler, Segrev'ler, bütün o inanılmaz resmi geçit, Rembrandt'ın Gece Nöbeti'ndeki insanlardan daha olağanüstüdür. Bununla birlikte, belki de olağanüstü görünmeleri, Rembrandt'ta olduğu gibi, ışık ve kostüm sayesindedir, belki de aslında olağandırlar. Ne olursa olsun hem son derece gerçek, hem de derin ve benzersizdirler, tamamen Dostoyevski'ye özgüdürler. Bu soytarıların, tıpkı Yunan komedyalarındaki bazı kişiler gibi, adeta artık geçerli olmayan bir işlevleri vardır, buna rağmen, insan ruhunun ne kadar gerçek yönlerini ortaya koyarlar! Benim canımı sıkan, Dostoyevski'den tumturaklı bir şekilde söz edilmesi. Dostoyevski kahramanlarında izzetinefsin ve gururun oynadığı rol hiç dikkatinizi çekti mi? Sanki Dostoyevski'nin nazarında aşk ve çılgınca bir nefret, iyilik ve kalleşlik, çekingenlik ve küstahlık, aynı mizacın iki yönüdür; izzetinefis ve gurur, Aglaya'nın, Nastasya'nın, Mitya'nın sakalını çektiği yüzbaşının, Alyoşa'nın düşman-dostu Krasotkin'in, aslında oldukları gibi görünmelerini engeller. Ama bunun dışında birçok muhteşem özelliği daha vardır. Kitaplarının çok azım biliyorum. Yine de, zavallı deli kadını hamile bırakan baba Karamazof'un işlediği suç, sonra annenin esrarengiz, hayvani, anlaşılmaz bir güdüyle, bilmeden kaderin intikamına âlet olup, anlaşılmaz biçimde annelik içgüdülerine ve belki tecavüzcüye karşı hınçla karışık, fiziksel bir minnete de boyun eğerek, doğumu yapmak üzere Karamazof'un evine gidişi; ilkçağ sanatına yakışır, heykelsi sadelikte bir tema, İntikam'la Kefaret'in birbirini izlediği, kesintili ve tekrarlanan bir friz değil midir bu? Bu birinci bölüm, Orvieto'daki bir 'Kadın'ın yaratılışı' heykeli kadar esrarengiz, yüce ve muhteşemdir. Buna cevaben, ikinci bölümde, yirmi yılı aşkın bir süre sonra baba Karamazof'un öldürülüşü, deli kadının oğlu Smerdiakov'un Karamazof ailesine sürdüğü leke ve nihayet, baba Karamazof un bahçesindeki doğum kadar esrarengiz, heykelsi ve anlaşılmaz, onun kadar karanlık ve doğal bir güzellikle yüklü bir başka eylem: cinayeti işledikten sonra Smerdiakov'un kendini asması. Az önce Tolstoy'dan söz ederken, Dostoyevski'den zannettiğiniz kadar uzaklaşmıyordum aslında, çünkü Tolstoy onu çok taklit etmiştir. Tolstoy'da açılmış haliyle göreceğimiz birçok şey, Dostoyevski'de henüz gergin ve somurtkan halde mevcuttur. Dostoyevski'de, tilmizlerinin dağıtacağı, primitiflere özgü bir kasvet vardır."
  • Vermeer'in bazı resimlerini gördüğünüzü söylemiştiniz; her resminin, aynı dünyaya ait birer parça olduğunu fark etmişsinizdir; nasıl bir dehayla yaratılmış olursa olsun, gördüğümüz hep aynı masa, aynı halı, aynı kadın, aynı yeni ve benzersiz güzelliktir; konuların benzerliği açısından başka eserlerle ilişki kurmaya çalışmayıp, rengin yarattığı kendine has izlenimi ayıklamaya çalışırsak, o dönemde hiçbir benzeri ve hiçbir açıklaması olmayan bir muammadır. İşte bu yeni güzellik, Dostoyevski'nin bütün eserlerinde de, aynen mevcuttur: Dostoyevski'nin kadınları, esrarengiz çehreleri ve aniden değişiveren sevimli güzellikleriyle, (esasen iyi yürekli sayılabilecekleri halde) görünürdeki iyilikleri, sanki bir rolden ibaretmişcesine birden korkunç bir küstahlığa dönüşen (ve Rembrandt'ın kadınları kadar kendine has olan) Dostoyevski kadınları hep aynı kadın değil midir? Bu kadın, Aglaya'ya aşk mektupları yazan, sonra ondan nefret ettiğini açıklayan Nastasya Filipovna da olabilir, onun bu ziyaretine –ve ayrıca, Ganya'nın anne babasına hakaret ettiği ziyarete– özdeş bir ziyarette, kendisini korkunç bir kadın zanneden Katerina İvanovna'nın evinde bir melek kadar iyi yürekli olan, sonra (aslında iyi kalpli bir insan olduğu halde) ansızın içindeki kötülüğü dışa vuran ve Katerina İvanovna'ya hakaret eden Gruşenka da olabilir. Gruşenka ve Nastasya, Carpaccio'nun kibar fahişeleri kadar, Rembrandt'ın Batşeba'sı kadar özgün ve esrarengizdirler. Dikkatinizi çekerim, Dostoyevski'nin bildiği tek kadın çehresi, bu çarpıcı, ikili ve kadını olduğundan farklı gösteren ani gurur patlamalarına maruz çehre değildi şüphesiz (Ganya'nın anne babasına yapılan ziyarette Mışkin Nastasya'ya, 'Sen bu değilsin,' der, aynı şeyi, Katerina İvanovna'ya yapılan ziyarette, Alyoşa da Gruşenka'ya söyleyebilir). Buna karşılık, 'tablo izlenimi' uyandırmak istediğinde çizdiği sahneler hep aptalcadır ve olsa olsa, Munkacsy'nin, bir idam mahkûmunu belirli bir anda, Meryem Ana'yı belirli bir anda tasvir eden tablolarına benzetilebilir. Dostoyevski'nin dünyaya sunduğu yeni güzelliğe geri dönecek olursak, tıpkı Vermeer'in kumaşlara ve mekânlara özgü belirli bir ruh, belirli bir renk yaratması gibi, Dostoyevski de insanlar yaratmakla kalmayıp onların evlerini de yaratır; Suç ve Ceza'da, dvornik'iyle[kapıcı] birlikte 'Cinayet'in işlendiği ev', Budala'daki o 'Cinayet'in işlendiği ev' şaheseri kadar, yani Rogojin'in, Nastasya Filipovna'yı öldürdüğü o kapkaranlık, upuzun, yüksek evi kadar harikulade değil midir? Dostoyevski'nin dünyaya sunduğu benzersiz şey, işte bir evin bu yeni ve korkunç güzelliği, bir kadın çehresinin yeni ve iki yönlü güzelliğidir. Edebiyat eleştirmenlerinin Dostoyevski'yle Gogol arasında, Dostoyevski'yle Paul de Kock arasında bulduğu benzerliklerin hiçbir değeri yoktur, çünkü onlar bu gizli güzelliğin dışında kalırlar. Ayrıca, farklı romanlarda aynı sahnenin tekrarlandığını söyledimse de, roman çok uzunsa eğer aynı romanın içinde de aynı sahneler, aynı kişiler tekrarlanır. Bunu Savaş ve Barış'ta rahatlıkla gösterebilirim sana; bir araba sahnesi vardır ki..." - "Sözünüzü kesmek istemiyordum, ama Dostoyevski'den başka konuya geçtiğiniz için sonra unuturum diye korktum. Yavrucuğum, geçen gün, 'Mme de Sévigné'nin Dostoyevskivari yanı gibi' derken, neyi kastetmiştiniz? Anlamadığımı itiraf etmeliyim. İkisi bana o kadar farklı görünüyor ki..." - "Gelin küçük hanım, söylediklerimi bu kadar iyi hatırladığınız için sizi öpeyim, piyanonun başına sonra dönersiniz tekrar. İtiraf etmeliyim ki, söylediğim oldukça saçmaydı. Ama iki sebebi vardı. Birincisi özel bir sebep. Mme de Sévigtié, Elstir gibi, Dostoyevski gibi, olayları mantık sırasına göre, yani sebepten başlayarak sunacağına, önce sonucu, bizi şaşırtan yanılsamayı gösterir. Dostoyevski de kişilerini bu şekilde tanıtır. Kişilerin davranışları, Elstir'in yarattığı, denizi gökyüzündeymiş gibi gösteren izlenimler kadar aldatıcı gelir bize. Sinsi adamın aslında son derece iyi yürekli olduğunu veya tam tersini öğrenince, şaşırıp kalırız." - "Evet, ama Mme de Sévigné'den bir örnek verseniz." - "Doğrusu," dedim gülerek, "pek zorlama olacak, ama bazı örnekler bulunabilir. Mesela şu tasvir."


    "Peki, Dostoyevski hiç cinayet işlemiş mi? Benim bildiğim romanlarının her birinin adı, Bir Cinayetin Öyküsü olabilirdi. Onda bu bir saplantı, sürekli bundan bahsetmesi normal değil." - "Sanmıyorum Albertine'çiğim, Dostoyevski'nin hayatını pek bilmiyorum. Herkes gibi o da bir şekilde, muhtemelen yasalara aykırı bir şekilde, günahı tatmıştır şüphesiz. Bu anlamda herhalde o da kahramanları gibi biraz caniydi; onlar da tam cani değildirler, hafifletici sebeplerle mahkûm edilirler. Hattâ cani olmasına da gerek yoktu belki. Ben romancı değilim, ama yazarların, bizzat yaşamadıkları kimi hayatlara ilgi duymaları mümkündür. Kararlaştırdığımız gibi Versailles'a birlikte gidersek, size dünyanın en dürüst adamı, en iyi kocası olduğu halde dünyadaki en korkunç, en sapıkça kitabı yazmış olan Choderlos de Laclos'nun portresini gösteririm; tam karşısında da, ahlâki hikâyeler yazan ve Orléans Düşesi'ni aldatmakla da kalmayıp çocuklarını ondan uzaklaştırarak düşese acı çektiren Mme de Genlis'in portresi vardır. Yine de Dostoyevski'nin bu cinayet takıntısınınolağandışı, bana çok yabancı gelen bir yanı olduğunu kabulediyorum. Baudelaire'in şu mısraları bile afallatır beni:

    Tecavüz, hançer, yangın ve zehir...
    Heyhat! Çünkü ruhumuz cesur değildir.

    Ama hiç değilse Baudelaire'in samimi olmadığını düşünebilirim. Oysa Dostoyevski... Bütün bunlar bana çok uzak şeyler gibi geliyor; hiç bilmediğim bazı yönlerim yoksa tabii; insan kendini ancak zaman içinde anlayabiliyor çünkü. Dostoyevski'de müthiş derinlikler buluyorum, ama sadece insan ruhunun tek tek belirli noktalarında. Yine de müthiş yaratıcı bir yazar. Her şeyden önce, tasvir ettiği dünya, gerçekten onun için yaratılmış sanki. Tekrar tekrar karşımıza çıkan bütün o soytarılar, Lebedev'ler, Karamazof'lar, İvolgin'ler, Segrev'ler, bütün o inanılmaz resmi geçit, Rembrandt'ın Gece Nöbeti'ndeki insanlardan daha olağanüstüdür. Bununla birlikte, belki de olağanüstü görünmeleri, Rembrandt'ta olduğu gibi, ışık ve kostüm sayesindedir, belki de aslında olağandırlar. Ne olursa olsun hem son derece gerçek, hem de derin ve benzersizdirler, tamamen Dostoyevski'ye özgüdürler. Bu soytarıların, tıpkı Yunan komedyalarındaki bazı kişiler gibi, adeta artık geçerli olmayan bir işlevleri vardır, buna rağmen, insan ruhunun ne kadar gerçek yönlerini ortaya koyarlar! Benim canımı sıkan, Dostoyevski'den tumturaklı bir şekilde söz edilmesi. Dostoyevski kahramanlarında izzetinefsin ve gururun oynadığı rol hiç dikkatinizi çekti mi? Sanki Dostoyevski'nin nazarında aşk ve çılgınca bir nefret, iyilik ve kalleşlik, çekingenlik ve küstahlık, aynı mizacın iki yönüdür; izzetinefis ve gurur, Aglaya'nın, Nastasya'nın, Mitya'nın sakalını çektiği yüzbaşının, Alyoşa'nın düşman-dostu Krasotkin'in, aslında oldukları gibi görünmelerini engeller. Ama bunun dışında birçok muhteşem özelliği daha vardır. Kitaplarının çok azını biliyorum. Yine de, zavallı deli kadını hamile bırakan baba Karamazof'un işlediği suç, sonra annenin esrarengiz, hayvani, anlaşılmaz bir güdüyle, bilmeden kaderin intikamına âlet olup, anlaşılmaz biçimde annelik içgüdülerine ve belki tecavüzcüye karşı hınçla karışık, fiziksel bir minnete de boyun eğerek, doğumu yapmak üzere Karamazof'un evine gidişi; ilkçağ sanatına yakışır, heykelsi sadelikte bir tema, İntikam'la Kefaret'in birbirini izlediği, kesintili ve tekrarlanan bir friz değil midir bu? Bu birinci bölüm, Orvieto'daki bir 'Kadın'ın yaratılışı' heykeli kadar esrarengiz, yüce ve muhteşemdir. Buna cevaben, ikinci bölümde, yirmi yılı aşkın bir süre sonra baba Karamazof'un öldürülüşü, deli kadının oğlu Smerdiakov'un Karamazof ailesine sürdüğü leke ve nihayet, baba Karamazof un bahçesindeki doğum kadar esrarengiz, heykelsi ve anlaşılmaz, onun kadar karanlık ve doğal bir güzellikle yüklü bir başka eylem: cinayeti işledikten sonra Smerdiakov'un kendini asması. Az önce Tolstoy'dan söz ederken, Dostoyevski'den zannettiğiniz kadar uzaklaşmıyordum aslında, çünkü Tolstoy onu çok taklit etmiştir. Tolstoy'da açılmış haliyle göreceğimiz birçok şey, Dostoyevski'de henüz gergin ve somurtkan halde mevcuttur. Dostoyevski'de, tilmizlerinin dağıtacağı, primitiflere özgü bir kasvet vardır." -"Yavrucuğum, bu kadar tembel olmanız ne korkunç bir şey. Oysa bakın, edebiyatı bize öğretilenden ne kadar daha ilginç bir biçimde ele alıyorsunuz; bize Ester'le ilgili verdikleri ödevleri, 'Beyefendi'yi hatırlasanıza," dedi Albertine gülerek; hocalarını ve kendisini alaya almaktan çok, hafızasında, ikimizin ortak hafızasında, biraz eskimiş bir hatırayı canlandırmak için.