Onu haykırarak uğurlamadım, susarak uğurladım. Sesli ağlamadım, aksine çok sessiz ağladım. Uzandım ve yanaklarını, alnını, göz kapaklarını, burnunu, çenesini, yüzünü bir araya getiren her şeyini öptüm. Hıçkırıklarla sarsılarak, metanetimi koruyamadan ona sarılarak, her şeyimi kaybettiğimi bilerek... Bana seslendiler ama bana ulaşamadılar. Gözlerimi kapattım ve beni kurtarmaya gelmiş olan bunca insanın sesinin arasında Oğuz’un seni seviyorum diyen sesini seçtim. Şimdi herkes kurtulduğumu, kazandığımı, her şeyin yoluna girdiğini düşünüyor ama aslında hiçbir şey öyle olmuyor. Ben, bu istasyonda solumu bırakıyorum ve çıktığımda, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, biliyorum. Buradan çıkacağım ama beni ben yapan her şeyi burada bırakacağım. Sadece çıkmış, nefes almış olacağım ama bu yaşayacağım anlamına gelmeyecek.
Kanatlarım ulaşır mı bunca acıdan sonra, göğün denizle birleştiği o ufuk çizgisine?
Toz dumana katarken yaşamı azgın bir yel...
Hiç değilse çabaladı, desinler gülümseyerek baktı ölümüne ...
Cabbar: “Var git git kardeş. Yolun açık olsun öyleyse.”
Memed: “Sağ ol.”
Cabbar: “Seni burada üç gün beklerim. Kürt Temir’in evinde. Üç gün içinde dönmezsen bileyim ki yakalandın.”
Memed: “Bilin ki yakalandım.”
Kalktı, yürüdü. Cabbar arkasından, kendi kendine, gözden kayboluncaya kadar “Seni de yitirdik İnce Memed, seni de,” dedi. “Bu dağlar bir İnce Memed daha göremez. Vay!”