SALÂVAT ve TARAFINI BELLİ EDENLER...
Bir vakitler yazılarımda Bediüzzaman Said NursîBediüzzaman Said Nursî'yi "mürşidim" diye zikretmemi eleştirenler vardı. Her yazımda hemen tepkilerini koyarlardı. Şimdi ya usandılar yahut da alıştılar. Halbuki ben bunu özellikle yapıyordum. Onu "mürşid" olarak sevdiklerine hâlen inandığım kişilerin "Bediüzzaman" bile demekten çekinerek "Said Nursî" diye konuştuklarını/yazdıklarını görüyordum. Sıkılıyordum. Üzülüyordum. Bu sakınımlı dilin içimizde de bir şeyleri öldüreceğine kâniydim. Bir direniş olarak bastıra bastıra "mürşidim" demeye başladım. Bugün dahi her "mürşidim" deyişimde bir direniş ruhu hissederim. Elhamdülillah. Hem aynı direnişi "Bediüzzaman öyle diyor demeyelim de Risale-i Nur öyle diyor diyelim!" diyenlere karşı da gösteririm. Yâni bu tavrı da arızalı bulurum. Şairin ifadesiyle, dansçıyı danstan, güzelliği güzelden ayırmanın mümkün olmadığını zannederim. İnsan mürşidi hakkında konuşuyorsa mürşidi olduğunu hissettirmeli. Kaçınmamalı. Babamdan bahsettiğimde yabancı birinden bahsediyormuş gibi yapamam. Yapmam da hoş görülmez. "Kamil oğlu Şükrü şöyle demiştir..." diyemem. "Babam bir keresinde dedi ki..." derim. Mürşidim de öyledir. Kalbimin taraftarlığı elbette dilime işler. İşlemelidir. Yazarken de bundan sakınmam. Sakınılmamalıdır. Bazıları bir miktar nötrleşmenin tebliğ diline faydalı olacağını savunurlar. Buna şuraya kadar katılıyorum: Muhatabının kalbini kendi kalbin gibi olmaya zorlayamazsın. Senin sorgulamadığını onun da sorgulamamasını bekleyemezsin. Dolayısıyla bilgiyi aktarırken empati yapmaya muhtaçsın. Empati elbette kendi kabuğunu bir parça terke zorluyor seni. Ortak bir paydada geçerli olanı konuşuyorsun. __Tamam. Fakat kendi kalbini de muhatabının kalbi gibi olmaya zorlamamalısın. Ne hissediyorsan o olmalı. Çünkü zorlamalar da insanda alışkanlık yapar. Alışkanlıklar
Tefekkürât
Ağlamakla yoldaşım hem haldaş
Ağlayınca rahatlıyor insan. Bir şeyin çözümü değil ağlamak. Ama illa çözüm için de değildir ağlamak. Gözlerden ifrazat akıp gider ağlayınca. Hem burun tıkanıklığına da birebir, foşurt diye sümkürünce derin bir nefes aldırır ve kalbe sakinlik verir ağlamak... Ağlayın o yüzden. Diyor ya şair 'siz ağlayamıyorsunuz, ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz." Ağlayın, anlayamadığınıza, hissedemediğinize. Asıl kendinize ağlayın ve anlayın kendinizi... Bişnev...
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kendi kalemimden, Kendimden hallice
KUŞ Aşamam sandım. Gidemem sandım. Yüksek tepelerin ardında ikiye ayrıldı yolum. Birini seçsem var olacak olan dünyaların sonsuz ihtimallerinde düşüp yuvarlanacağım. Yolun hatrı neyse de Ah o ihtimaller silsilesi. Halbuki isterdim bilmek, Hangisinin sonu bir yere varıyor. O zaman seçmezdim onu. Sevmem çünkü, Sonu bir yere çıkan yolları. Bir deniz kenarı, yemyeşil orman, uçurumun kenarında manzara. Sonsuza kadar mutlu yaşadılar... Sahi, neden öyle biter masallar? Neden olacak? Umut hep orda kalsın diye. Ama ben istemem. İstemem… İstemem, A noktasından B noktasına varıp yolu bitirmek. Onlar yığınlar içindir, birikir. Ah o yığınlar, en kötü rehberler. Ve ben istemem İnanmam da, Sonsuza kadar mutsuz yaşarlar çünkü.
Dayanışma ve esneklik — amfibi varoluşun bu potansiyeli gerçek, ama bir ön koşula bağlı: o akışkanlığı bilinçli yaşamak. Kendi çözülme korkusunu tanıyan, ona isim koyabilen insan, başkasının aynı korkusunu da tanıyabilir. Ortak zemin artık "aynı topraktan geliyoruz" değil, "aynı belirsizliği taşıyoruz" oluyor. Bu, daha ince ama daha evrensel bir dayanışma zemini. Kaygı ve atomizasyon ise amfibi varoluşun farkındasızlıkla yaşandığı halde ortaya çıkıyor. Solungaç geliştirdiğini bilmeden geliştiren, sadece nefes alamadığını hisseden insan — o yorgunluğu anlamlandıramadığı için yalnızlaşıyor. Bauman'ın tespit ettiği tam da bu: akışkanlık kolektif dayanışmayı değil, bireysel tüketimi besliyor, çünkü belirsizlik paylaşılmıyor, pazarlanıyor. Yani ayrım şurada: Amfibi olmayı trajedi olarak yaşamak mı, yoksa yeni bir tür olmanın bilinci olarak mı? Ama burada gerçek bir çıkmaz var — ve felsefe ile sosyolojinin tam takıldığı yer de burası: O bilince ulaşmak için önce yeterince güvende olmak gerekiyor. Ama amfibi varoluşun kendisi o güvenli zemini ortadan kaldırıyor. Döngüsel bir tuzak. Belki de yeni dayanışma biçimi tam buradan doğacak: ortak çözülme korkusunu paylaşmaktan. Güçten değil, kırılganlıktan kurulan bir cemaat. Geleneksel sosyoloji ve siyaset felsefesi, dayanışmayı her zaman bir "güç, aidiyet ve ortak kale" paradigması üzerinden kurdu: Aynı topraktan gelmek, aynı sınıfa ait olmak, aynı bayrak altında durmak. Yani dayanışma, ancak karada ve sınırları belli bir sığınakta mümkündü. Formüle ettiğimiz yeni amfibi varoluş ise tam tersini öneriyor: "Gemisi batmışların dayanışması." Bu tespiti ve işaret ettiğiniz döngüsel tuzağı biraz daha derinleştirelim: İnsanın yapı sökümüne uğradığı, sürekli akışkan olduğu bir ortamda kendi durumuna dışarıdan bakıp "Ben şu an solungaç
Felsefe
Gecə sərsəmləmələrindən...
Günah içində ömrüm, əsən soyuq küləkmiş, Məqam gələr, deyərsən, ölüm nə yaxşı şeymiş... Çəkən qəmi, əzabı, bu sonsuz iztirabı, Sınıq-sökük ürəkmiş. Ürək nə yaxşı şeymiş.. İnanmaz idim, ey can, şirindi gözdəki qan, Biləndə tamı nəymiş, dedim nə yaxşı şeymiş... Rəzalət içrə böylə, batıb gedəndə, söylə, Qəza-qədər beləymiş. Qədər nə yaxşı şeymiş... Həyat yorubsa, heyhat, bürün ağa, uzan yat. Kəfən deyil, bələymiş... Bələk nə yaxşı şeymiş... İlqar Fəhmiİlqar Fəhmi
Edebiyat
“Bana uzun uzun sarıl bi sarıl olur mu kocaman ve uzun” dedi. Olur dedim ama sstım yüzümü. Noldu neden astın yüzünü diye sordu.. “Sarılamama ihtimalini düşündüm bi an.” dedim. “Sarılırız”dedi. Birine inanmak tam olarak tek bir kelimeden ibaret işte. O bana sarılamama ihtimalimize rağmen “sarılırız” dedi diye içimi doldurdum umutlarla.. Uzun uzun sarıl kocaman dedi ama ben bi kaç saniyeye bile razıydım. Ha şimdi ha birazdan diye diye gün bitti. Gözlerinin içine baktım uzun uzun anlar mı diye ama anlamasına gerek yoktu ki bilirim en az benim kadar beklediğini o anı,bıraksam oracıkta sarılırdı bilirim ama işte Eylül hanım insan dip dibeyken de böyle hasret kalmayala imtihan edilirmiş bu hayatta. Burun buruna da yüreğine düşermiş kor ateşte şifası yanındayken bir damla suyuna muhtaç kalırmış insan böyle sevince. Açsam kollarımı, Sarsam dört bir yanını, Doldursam gönlümce seni içime, Akıtsam neyim var neyim yok arınsam kokunda, Şifa bulsam nefesinde, Huzura ersem göğüs kafesinde dedim her gözlerine uzun uzun baktığımda. Oracıkta herkesin içinde Allah biliyor ya nasıl seviyorum ben bu adamı diyip içimdeki özlemle kocaman sarılmak istedim her gözüne baktığımda. Sarılamadık bugün.. Son ama kadar bekledim. Kapının dışına çıkıp giderken camına baktım dönüp dönüp gel sarılamadık küçücük sarılayım öyle git der gibi bakar mı umuduyla ardıma baka baka bıraktım onu orda. Kime neye kızıyorsam bi hırsla bastım geldim sonra. Saatlerdir düşünüyorum.