“Her ölümden sonra, her doğumdan sonra olduğu gibi, dünya yeniden başlıyor. Kişisel takvimimiz değişiyor ve yeni çağlar açılıyor. Şöyle demeye başlıyorsunuz
- a, bu babam ölmeden önceydi. Ya da babam hayattaykendi.
Dünya aniden ikiye bölünüyor. “
Ama geçip giderken insanoğlunun yaptıklarını silip süpüren çağlar hayalleri yok edemediği gibi yürekten gelen duyguları da zayıflatamadı, çünkü duygular ve hayaller ruh kadar sonsuzdu.
İnsanlar hakikatin uzakta, evrenin dışında, en uzak yıldızın ötesinde, Adem'den önce ve son insanın ardında olduğunu sanır. Sonsuzlukta elbette hakiki ve yüce bir şeyler vardır. Fakat bütün bu zamanlar, mekânlar ve durumlar gelip geçicidir. Tanrı tam da şu anın içinde yücedir, çağlar geçtikçe daha da yücelmeyecektir. Biz yüce ve soylu olanı yalnızca etrafımızı saran gerçekliği sürekli damıtarak ve onun içine dalarak idrak edebiliriz. Evren bizim bu idrakimize daima uysalca yanıt verir, bizim hızlı ya da yavaş olmamız önemsizdir, yolumuz belirlenmiştir. O halde, gelin hayatımızı idrak etmeye çalışarak harcayalım.
Erkek kadından farklıdır. Kadın şimdiki zamana bağlıdır ve bir tek, anlık gereksinimleri bilir. Biz onun onurunun üstündeki onuru, onun en çılgın gurur tasavvurunun ötesindeki gururu biliriz. Bizim gözlerimiz yıldızları gözetleyelim diye uzak görüşlüyken, onun gözleri, ayağını bastığı sert topraktan, göğsünün üstündeki âşığının göğsünden, kollarının arasındaki gürbüz bebekten ötesini görmez. Ama yine de çağlar boyunca kimyamız böyle oluştuğundan, kadın düşlerimizde ve damarlarımızda sihir yaratır, bu yüzdendir ki âşıkların doğru biçimde söylediği gibi dünyanın tamamına bedel kadın, bizim için düşlerden, uzak görüntülerden ve yaşamın özsuyundan daha fazlasıdır. Yine de yalnızca budur, yoksa erkek erkek olmazdı, tüm öteki ve aşağı yaşamı ayakları altına alıp kendi kızıl yolunu çizen savaşçı ve fatih olmazdı; erkek âşık, soylu bir âşık olmasaydı asla soylu bir savaşçı da olmazdı. Sevdiğimiz için en iyi biçimde savaşır, en iyi biçimde ölür ve en iyi biçimde de yaşarız.