Bir bilge öğrencisi ile birlikte akarsu kenarında oturuyormuş. Öğrenci öfkeyle sormuş:
" Neden hayat bu kadar zor ? Neden engeller hiç bitmiyor?"
Bilge suyu işaret etmiş.
"Bak suya engel çok. Taşlar, çamur, kökler... Ama su hiçbirini düşman görmüyor. Onları geçiyor , dolaşıyor, sabrediyor. Ve sonunda denize varıyor. Sen de su gibi ol. Çünkü deniz seni bekliyor."
Akarsu acele etmez, kendi ritminde akar. Damlalar yavaş yavaş ilerler ama sonunda dağları deler. Bu, insana gösterilen bir sabır dersidir. İnsan çoğu zaman hemen sonuç ister, hemen görmek, hemen bilmek ister. Ama akarsu gösterir ki sabırla akan yol, en sağlam olandır.
“Hayat beni sıkıyor..." dedi. "Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar... Hele kızlar... Hepsi beni sıkıyor... Hem de kusturacak kadar..."
Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti: "Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!... Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında. Bu bile biraz palavralı bir rakam. Gecen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt etmeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatin bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir suru bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları seklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insani nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bizde ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adi unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak yahut üç bin sene sonra kolsuz bacaksız, bir müzede teshir edilsin diye ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akollı işi gibi gelmiyor." Sesine mühim bir eda vererek ağır ağır mırıldandı: "Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam
Kimi insan, sahada kan ter içinde kalan bir futbolcu gibi yaşar her anını. Triübünde değildir. Yağmur çamur olsa da kazansa da kaybetse de hep sahadadır. Her güne "Kendi yaşamımda varım, kendi yolculuğumu yapıyorum. " kıvancıyla başlar.
Buradan da bazen çok ileri gidiyor ve ışığı bazılarından saklayıp bazılarına göstererek, ama yine de herkesten aynı ödevleri yerine getirmelerini beklemesinin eşyanın doğasına aykırı, keyfi bir adalet olduğunu düşünerek Tanrı'nın egemenlik alanının sınırlarını zorluyordum. Fakat bunları kafamdan kovup düşüncelerimi şu kanaatle frenliyordum: Birincisi, bu insanların hangi ışık ve yasayla mahkûm edildiklerini bilemeyiz, ama Tanrı doğası gereği sonsuz bır kutsallığa sahiptir ve adildır; bu yaratıkların, nedenini bilemediğimiz, Tanrı'dan mahrum kalma yazgıları yüzünden, Kutsal Kitap'ta yazıldığı gibi kendi bilinç ve vicdanlarıyla kavrayabilecekleri o ışığa karşı günah işlemelerı gerekmez; ikincisi de, hepimiz çömlekçinin elindeki çamur parçasıyken, çömleklerden hiçbiri kalkıp da, "Beni niye böyle yarattın?" diyemez.
İyisi mi yine can