O ruh güzelliği kadınların her hareketine yansır, onları korkularından ve basitliklerinden arındırırdı. Erkekler de kadınları ilk başta bunun için severlerdi. Yoksa Cellini'nin elinden çıkmış bile olsa ince ruhlu olmayan bir kadın, içi boş ve zehirli bir et parçasından başka nedir ki? Erkekler kadınları o tatlı ve yüce hâlleriyle düşlerler, bunun aksi bir tavırla karşılaşırlarsa taparcasına sevdikleri kadınlardan bir anda vazgeçebilirlerdi.
Korkularımı aşan bir gerçekle karşılaşmıştım; Ahab kaptan güvertesinde ayakta duruyordu. Üstünde bildiğimiz hiçbir hastalığın izleri görünmüyordu; hastalıktan yeni kurtulmuşa da benzemiyordu. Alevler tüm gövdesinin içini dışını yaladıktan sonra, gürbüz yaşlı bedeninin hiçbir yeri yanmadan, sapasağlam ateşten çıkarılmıştı sanki bu adam. İri yarı gövdesi, Cellini'nin Perseus’u gibi bozulmaz bir kalıba dökülmüş, tunçtan bir heykeldi. Kır saçlarının arasında başlayan soluk, beyaz, upuzun bir yara izi, yanık esmer yüzünün bir yanından boynuna inip, ceketinin yakası altında yok oluyordu. Bu yara izi, ulu bir ağacın dimdik gövdesini yukardan aşağı diklemesine yaran bir yıldırım izine benziyordu. En küçük bir dala dokunmadan, ağacın kabuğunu delip, ta tepeden köke kadar derin bir oluk açtıktan sonra toprağa gömülen bir yıldırım izine benziyordu. Böyle bir ağaç, yemyeşil, dipdiri kalır ama yediği damga bir daha silinmez üstünden. Bu damga doğuştan mıydı, yoksa korkunç bir yaranın izi miydi? Kimse kesin olarak bilmiyordu bunu. Herkes sessizce anlaşmış gibi, tüm sefer boyunca hiç sözü edilmedi bunun; hele kaptanlar hiç lâfını etmiyorlardı bu izin. Yaşlı bir Kızılderili tayfa, Ahab’ın kırk yaşından önce böyle olmadığını, insanlar arasında bir kavgada değil, denizde doğayla boğuşurken böyle damgalandığını ileri sürdü. İhtiyar Man Adalı’ya göre. Ahab herkes gibi toprağa gömülecek olursa -olacak iş değildi ya bu- doğuştan taşıdığı bu damganın tepesinden tırnağına kadar uzandığını görecekti onu kefene koyanlar.
Ahab bir tek düşünceye saplanmış, tüm insanlara karşı, doğaya karşı, Tanrıya karşı, hattâ kendi benliğine karşı savaşan bir monomandır. Ahab korkunçtur; Ahab lanetlenmiştir. Ama onun bir tanrıyı andırdığı, onda insanı büyüleyen gizemli bir güç; Melville’in dediği gibi, "acılarından gelen, anlatılmaz, dayanılmaz bir yücelik" olduğu da besbellidir. Yalnız kişiliğinde değil, dış görünüşünde bile, biçiminde bile göze çarpar bu yücelik: "Alevler tüm bedeninin içini dışını yaladıktan sonra... hiçbir yeri yanmadan sapasağlam ateşten çıkarılmış" gibidir gövdesi. "Cellini'nin Perseus’u gibi bozulmaz bir kalıba dökülmüş, tunçtan bir heykele" benzer. Melville, onu yüce tragedyalar için yaratılmış, güçlü, görkemli bir varlık olarak anlatır. Gerçekten de Prometheus’u -içini kemiren atmacayı kendi düşüncesiyle yaratan bir Prometheus’u- andırır Ahab. Yüceliği bizleri büyülediği gibi, gemisinin tüm tayfasını da büyüler.
Cellini* bir adam öldürür. Papa’ya şikâyet ederler. Kaşlarını çatar kudsiyetmeap: “Bizim kanunlarımız avam içindir” der, “dâhiler için değil.” Celâl Sılay da bir tarafıyla Celline idi: Serazat, derbeder, küstah.
Sahiden de, ona gelinceye kadar saatçilik, sanatın çocukluk döneminde kalmış sayılırdı. Milattan dört yüz yıl önce Platon'un gece saatini geceleri bir flüt sesiyle saatleri bildiren bir çeşit su saati icat ettiği günden beri, bu bilim neredeyse yerinde saymıştı. Ustalar işin mekanik kısmın dan çok sanat kısmı üzerinde çalışmışlardı; demirden, bakırdan, ahşaptan, gümüşten yapılmış, Cellini'nin bir ibriği gibi incelikle yontulmuş güzelim saatlerin devriydi bu. Bir oymacılık şaheseri söz konusuydu, zamanı epeyce hatalı ölçüyordu, ama yine de bir şaheserdi. Sanatçının hayal gücü biçimsel kusursuzluğa yoğunlaşmadığında, hareketli figürleri, melodik zilleri olan ve son derece eğlenceli mi zansenler sunan şu saatleri yaratma peşine düşüyordu.
Üstelik, o devirde, zamanın ilerleyişini düzenlemek kimin umurundaydı ki! Hukukta zamanaşımı icat edilmemişti, fizik ve astronomi bilimleri hesaplarını titizlikle elde edilen kesin ölçümlere dayandırmıyorlardı; ne belli bir saatte kapanan kurumlar, ne de dakikası dakikasına yola koyulan katarlar vardı. Akşamları yat borusu çalınıyor, geceleri de, sessizliğin ortasında avaz avaz saatler bildiriliyordu.
Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: 3.Basım Mayıs 2018, Istanbul - Fransızca aslından çeviren: Alev Özgüner·Kitabı okudu
...yabancı müşteriler bizim fabrikalarımızda üretemeyeceğimiz, dedelerinden kalma eşya ile borçlarını ödeyecekler; tablo, heykel, mücevherat, halı, eski eşya ve kitap, tarih eserleri, başka kopyası olmayan elyazmaları ve makinelerimizle bizim meydana getiremeyeceğimiz daha başka şeyler. Asya'da ve Avrupa'da altmış uygarlık yüzyılının müzelere ve özel koleksiyonlara yığdığı taklidi olanaksız servetler var. Avrupalılarda olduğu gibi Asyalılarda da her gün modern makineli aletlere sahip olmak merakı gittikçe artıyor, buna karşılık eski kültür eserlerine bağlılıkları azalıyor. Ellerindeki Rembrandt ve Raffaello'ları, Velasquez ve Holbein'ları; Mainz Kutsal Kitapları ile Homeros'un eski metinlerini, Benvenuto Cellini'nin mücevherleriyle Fidias'ın heykellerini otomobil ve motor alabilmek için bizlere vermek zorunda kalacakları zaman pek uzak değildir. Böylece, dünya uygarlığının başlangıcına ait eserleri görmek için Amerika'ya gelmek gerekecektir ki, bunun birçok yararı arasında turizm endüstrilerinin ilerlemesi vardır.