Göğsümün üstünde taşıdığım aleti kollaya kollaya Sirkeci’ye geldim. Orası daha dert. Bir dolmuşa kırk kişi saldırıyor. Ben, yavrusunu koruyan kartal gibi, hassas alete kanat germişim. Dolmuş diye saldırırken, tam da arabadan içeri gireceğim sıra, önüme geçmek için biri çelme taktı, beni yere yıktı. Ben yuvarlandım, o dolmuşa daldı. İnsan nazik bir aleti taşırken ne kadar da çevik oluyor. Artık canımı unuttum, aletin derdine düştüm.
Hayat beni böyle köşeye sıkıştırmayı, gözümün içine baka baka çelme takmayı severdi. Hayatın unuttuğu bir şey varsa, o da bir yerden sonra daha fazla düşülmediğiydi.
Kader bazen bize çelme takar. Hud'ın vardığı sonuç buydu. Hayatı boyunca olup biten pek çok şeye ancak böyle anlam verebilmişti. Onu -herkesi- belirli bir geleceğe doğru yönlendiren el her kiminse... hiç hata yapmamasının imkanı yoktu.
düşlerimize katran sağan düşünceden,
kuduruyor cehennem!
ey yekiniş! yürek taşkını
ey yekiniş! imkânsız delta
ben sana gelsem, sevişsek
yenilesek yerle bir edilen düşlerimizi
imlasını şaşıran heceden
gün eğrisidir,tutulur nutku
dağların, ovaların, kuşların
akışını aşkınlaştıran ırmak
damlanın itişi, meneviş sağanağı
imkânsız şelale
ne zaman seni istesem
karşı çelme siyah tehlike
ey büyük aldanış;
büyülü elma, gizemli cazibe
derinliğine yoruldum.
hep ötekinin öznesine çalışmaktan
geciktim kendime
yetinmedim; 'yandı yürek döndü köze'
yenildim! Herkes kendi hayatını tamamlıyor
kuşatılmış dil, direnen heceden
sağdım aklın ışığını imge bahçesine
uç verir nar çiçekleri, ince mercan bilgisi
ne/densiz neden: tirşe tehlike...
ey unutuş! çelikteki pasın gürültüsü
ey unutuş! bellek tutulması gece