İstanbul. Bir mübarek şehir. Hazreti Peygamber aleyhissalatü vesselam'ın işaret buyurduğu bir şehir. Manevî değerinin büyüklüğünü ifade etmek gayesiyle bir zamanlar denirdi ki: "İstanbul'a gelen yarı hacı olmuş sayılır". Dünyanın incisi. Dünyanın merkezi. Ehemmiyeti sebebiyle fethi neticesinde bir devrin kapandığı ve yeni bir devrin açıldığı bir büyük şehir. Osmanlının mahiyetine girdikten sonra devletin baş şehri olan incimiz. Daha elli sene öncesine kadar bahçeli, havuzlu köşklerinin arz-ı endam ettiği bir güzellik şehri. İlim arayanların ona gitmek için yollara düştükleri bir ilim, irfan, kültür başşehri olan mübarek şehir. Dünyanın başşehri. Altı ile üstü ile mimarîsi ile kültürü ile insanı ile bir büyük zenginlik şehri. Aranılan her şeyin bulunduğu şehir. Kucağında milyonları besleyen ve her yeni geleni de geri çevirmeyen bir bereket timsali olan şehir. Taşı ve toprağı altın şehir. Öyle olmasaydı bu şehir bu kadar dolup taşar mıydı? Her köşesi bir tarih olan ve mâzide kalan asırların nice miraslarını muhafaza eden bir mübarek şehir. Ayasofya burada, Süleymaniye burada, Yerebatan Sarnıcı burada, Kız Kulesi burada, Galata Kulesi burada, Dikilitaş burada, Çemberlitaş burada, At Meydanı burada, Topkapı Sarayı burada, Anadolu Hisarı burada, Rumeli Hisarı burada, Eyüp Sultan burada, Yuşa Peygamber burada. Deniz mi istersin burada, denizin ortasında adalar mı istersin burada, boğaz mı istersin burada, orman mı istersin burada, tarihi çeşmeler mi istersin burada. Şair Nedim ne güzel demiş:
"Altında mı üstünde midir cennet-i âlâ,
El-hak bu ne hâlet bu ne hoş âb-u havâdır."
(Yüce cennet acaba onun altında mıdır, yoksa üstünde mi? Hakikat şu ki, onun hâli, havası, suyu ne hoştur.)