Çalışma Mangası
Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu, Kayarak ve dengesini kurarak, botlarıyla el yordamıyla yol bularak; Bazen takılıyor ve sırılsıklam kireç torbalarına Ellerini sürterek duvarlara doğru yalpalanıyordu. Önünde yürüyen adamı göremiyordu; Yalnızca, siper tahtaları üzerinde ilerleyen ayakların Tambur ve tıkırtısını duyuyordu — çamurun ayak bileğine ulaştığı yerlerde Sefilce sıçratıyordu suları sık sık. Sesler homurdanıyordu, "Sağdan geçin, yol verin!" Cephe hattından gelen adamların yanından sıkışarak geçerken: Beyaz yüzler bakıyordu, kırmızı bir noktayı (sigarayı) üfleyerek; Mumlar ve mangallar parıldıyordu sığınakların Yarıklarından ve perde kanatlarından; sonra karanlık Yuttu görme duyusunu; eğildi ve küfretti Sarkan bir tel boynuna takıldığı için. Bir fişek yükseldi; parıldayan beyazlık yayıldı Ve yukarı doğru titredi, kıvrak fareleri Ve yağmurla ağarmış, parıldayan kum torbası yığınlarını göstererek; Sonra o yavaş, gümüşi an karanlıkta öldü. Rüzgâr buz gibi esintilerle hızla geçip gidiyordu, Köşeleri dövüyor, ince ve kasvetli bir sesle Ötüyordu çatlaklardan; tüfek atışları Gece boyunca yarılıyor, çatlıyor ve vınlıyordu, Ve mermiler çiseleyen havada sakince süzülüyordu Tepenin aşağısında boğuk bir gümlemeyele patlamak için. Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu; Şimdi o yolu bir daha asla yürüyemeyecek: Geriye taşınmalı artık, sarsılan bir kütle olarak,
Her şeyi görmemek daha iyidir!
Görüntü olarak izlediğimiz olayların duygusal dünyamıza etkileri yazılı olarak bize ulaşan haberlerden çok farklı. Video imgeleri, sol yarıkürenin dil, düşünce ve mantığa yönelik alanlarının yanından geçip giderek doğrudan sağ beyin yarıküresine ulaşıyor. Dolayısıyla, neredeyse her akşam en azından bir ceset görüntüsüyle karşılaşıyor olmamızın duygusal dünyamıza etkileri, televizyon habercilerinin düşünemeyeceği kadar karmaşık ve kalıcı izler bırakabilir nitelikte.
Alıntı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Mesela bir gün bir arkadaş bana "Ben hayatı kaliteli yaşamayı çok seviyorum. Sırf çorba içmek için bile Gaziantep'e giderim" dedi. Oysa insan çorba içmek için başka bir şehre giderken namaz için camiye gidemiyorsa kaliteli hayat yaşamıyordur. Bir kişi nefsi için kilometrelerce yol giderken Allah için bir adım atmıyorsa bunu övünerek değil, utanarak söylemesi gerekir. Çünkü ruh efendi; ceset ise efendinin bindiği attır. İnsan ruhunun ihtiyaçlarını karşılamadan sadece cesedine yatırım yaparsa bu durumda kaliteden bahsetmek mümkün değildir.
İstihdam tesellisi
Habib Baba, Nalıncı Baba'yı çağrıştırdı. Onun hikayesiyse Sultan 4. Murat'la değil, bir önceki Sultan 3. Murat'la. Sultan 3. Murat Han, rüyasında bir zatın cenazesini kaldırmak için manevi bir emir alır. Sultan, Veziriazam Siyavuş Paşa'yı da yanına alır ve yine tebdil-i kıyafet dışarı çıkarlar. Hala gördüğü rüyanın tesirinde olan sultan, gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada gözüne yerde yatan bir ceset ilişir. İşte aradığı, rüyada kendisine gösterilen zattır bu. Etraftakilere onun kim olduğunu sorar. Ahali, "Ayyaşın tekidir" dediğinde hayretler içerisinde kalakalır. ​Sultan, "Nereden biliyorsunuz?" diye sorduğunda ahali anlatmaya başlar: "Aslında iyi sanatkardır, Azaplar Çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını ya içkiye ya fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede mimli bir kadın varsa takar peşine." ​Cenazenin başındaki ahali çekip gider. Sultansa olduğu yerde düşünceler içerisinde çakılıp kalır. "Bu adam bizim tebaamızdır, defin işini halletmek gerek" der. Kimsenin sahiplenmediği cenazeyi sultan ve vezir birlikte yıkar ve kefenlerler. Sultan, belki bunun bir eşi, bir ailesi vardır diye düşünerek mahalleyi kolaçan etmeye başlar. Sorar soruşturur ve nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hanım, kocasının öldüğü haberini metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir ve şunları anlatır: ​"Bizim efendi bir alemdi vesselam... Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya, 'Ümmet-i Muhammed içmesin' diye... Sonra malum kadınların ücretlerini öder, eve
Sayfa 137·Kitabı okuyor
Alıntı
Ey yaşamayı kendilerinin saymayanlar Ey kendilerini kendilerinin saymayanlar Ovanın düzündeki ceset soldu artık Yırtık çarıkları toprak çürüttü Büyük gecenin dibinde derinde Hıçkıran biri var Unutulmuş bir yas gibi hıçkıran
Sayfa 209 - Yaban Yazıları·Kitabı okudu
Alıntı
Bunlar Gerçek Mi? (Anı, sadece anı ve yalan da olabilir?)
Kitap, Gökçay'ın Harbiye son sınıf öğrencisiyken katıldığı savaşa ilişkin olarak yazdıklarını içeren Çatalca Cephesi'nden daha çok, Birinci Dünya Savaşı'nda Teğmen olarak görev aldığı Doğu/Kafkas Cephesi anılarına ayrılmıştır. Özellikle de Sarıkamış harekâtını tasvir eden sayfalar ilginç ve dramatiktir: HAYRE GORÇAY BİR TÜRK'Ün HATIRAT İNTİKAMI "Bir gün gene tâlimle meşgüldüm. Yanıma bir er gelerek, karlar altında bâzı cesetlerin görüldüğünü haber verdi. Haberi kayıtsızlıkla karşılayamazdım. Gidip vaziyeti tetkik ettim. Bir de ne göreyim? Bunlar, köprücük vazifesini gören bir geçitte bir kış evvel şehit düşmüş askerlerimizin cesetleri değil mi? Vakit geçirmeden, cesetlerin toplanmasını emrettim. Bilir misiniz kaç ceset toplandı? Tam 88... Şurasını da ilave edeyim: 1914 yılında hayata gözlerini kapayan şehit kahramanların, 1915 yılında karlar altından çıkarıldıktan sonra, üzerlerinden çıkarılan elbiseleri birliğimize getirildi. Bunların tevzi ve taksimi sırasında, 'Sana çok, bana az düştü; bana daha yenisi, bana daha eskisi isabet etti' gibi tatsız tartışmalar oldu. Yâni ölü elbiselerini bile paylaşamayacak kadar kötü durumda idik."
Sayfa 97·Kitabı okuyor
Tarih