Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.
dayan buna, diye düşündüm. senin düşüncelerini değiştirip kendilerininkine nasıl olsa uyduramayacaklar. seni görmek istedikleri gibi olmayacaksın hiçbir zaman. tanımadığın sürece her acı dayanılabilir.
İşte, hep buydu olan: Annen beni gerçekten sevdi, biliyorum; ama neydi bu ‘sevgi’ — onun yalnızca daha önceden edinmiş olduğu bakış biçimlerine verdiği addı. Beni, hep, ya yanlış anladı, ya da hiç anlamadı. Beni hiçbir zaman sahiden ben olarak göremedi ki — o zaman kimdi Annen’in ‘sevdiği’?... Bende ben olmayan birini —hatta bir şeyleri— ‘sevdi’; sonra, beklediklerini bulamadıkça, duyguları — o sevgi’si— nefrete dönüşmeğe başladığı zaman da, ne yazık ki, gene, ben değildim nefret ettiği kişi... Beni tanıyarak, bilerek, görerek; sahiden ben olan benden nefret etseydi, inan, sevinirdim buna.
Öyle olmadı.
Ivan tuhaf bir biçimde Margaret’ın bir şekilde yakınında olduğunu, onu sözcüklere gerek kalmadan anladığını ve sevdiğini hissediyor, her şeyin yolunda olduğunu anlıyor.