Puan vermedi·400 syf.··
2026 7. kitabı
Yazarın kaleminden yine harika bir okuma yaptım. Yıllar sonra bir araya gelen iki kardeşin birbiri için verdiği mücadele yapılan fedakarlıklar ve alınan kararlar. Kimse için kolay olmayacak sınırları zorlayan bir oyunun içerisine çekilecekler. Ezel ve Helen gerçek aşkı hiç yaşamamışlardı ikisi de özünde bir sevginin içerisinde yer almamışlardı. Tâki yolları denk düşene kadar. Bu karşılaşma, bu tanışma bu şekilde olmasaydı daha farklı olabilirdi ama bir oyunun içerisinde amansız bir çekimin ortasında kimselere belli etmeden yer almaları gerekiyordu. Helen, bir gece de hayatının yalanlar üzerine kurulduğunu öğrenmişti. Gerçekle geçmişinin birbirine karıştığı bir hayata adım atılması bekleniyordu. Babası hiç olmamıştı annesi de normal bir anne olmamıştı. Hayata tutunmak için her zaman mücadele etmiş en ağır işlerde çalışmıştır otuz yıllık hayatın da gerçek sevgi yanından geçmemiştir. Şimdi hiç tanımadığı ama ona birebir benzeyen bir kadın karşısına geçmiş kardeş olabileceklerini hatta ikizi dahi olabileceğini söylüyordu. Bu hikayenin hangi kısmında ne olarak yer alıyordu ? Talya, eşi Selim’in ölümünden sonra rahatsızlığını öğrenmişti. Yanında çok sevdiği tatlı kızı ve dostu Ezel’den başka kimsesi yoktu. Ezel, Talya ve Selim çocukluktan bugüne kadar bir dost bir kardeş gibi büyümüşlerdi. Babalarının ortak olması da bu dostluğun daha çok pekişmesine sebep oldu ama zamanla Selim’in ailesi de Talya’nın ailesi de yıllar içerisinde amansız şekilde vefat etmişlerdi. Talya’nın rahatsızlığını Ezel’den başkası bilmiyordu. Eğer ona bişey olursa eşinin kardeşi Tekin mirasa el kor ve kızını hiç önemsemezdi daha kötüsü bile olabilirdi iyileşmekten başka şansı yoktu ama ölüm sanki ensesindeydi. Ve bir gün Ezel ile birlikte markette karşılaştıkları kadın (Helen) ona tıpa tıp benzemesi
EzelebetPayelll · Parola Yayınları · 202556 okunma
Ahrar Kime Yarar?
Puan vermedi·640 syf.·
2026 3. kitabı
Takdim Ömer Cömert nam muhterem olmasa, inceleme yazmaya beni teşvik edecek bir adem bulamayacak, bu gibi mühim teşebbüslerden bigane kalacağım handiyse. erhan Burtul’un Ahrar’a dair dört başı mamur, efradını cami, ağyarını mani bir inceleme yazmış olması; bu kitabı tahlil etmemem için yeterli bir sebep olabilirdi. Şayet kitap her ikimize de farklı bakış açıları sunmuş olmasa idi. Sözü daha fazla yormadan Bismillah diyelim. Teessür-i Evvel “‘Kitaplar ikiye ayrılır’ demiş Pârisa. ‘Tekrar tekrar okunacak olanlar ile hiçbir vakit okunmaması gerekenler. Şayet kitabın bu ikincilerdense ‘anlaşılsın’ diye tasa etme. Şayet birincilerdense ya seçkinlere hitap ediyordur ki onlar anlarlar ya da anlayana kadar okurlar. Şu halde zor olanı yap çünkü sen insansın; senin bir seciyen olmalı.’” (Sy. 338) 4 ay kadar önce, kitabı okumaya başlamış, 3. günün sonunda 300 küsür sayfaya ulaşmıştım. Bütün büyük hazlar gibi; henüz ortada hiçbir sebep yokken ani bir terk ile 4 ay boyunca dönüp yüzüne bile bakmamıştım. Geçtiğimiz haftalarda tekrar elime aldığımda, “Aramıza bir soğukluk girmiş olmalıydı. Peki neden öyle olmadı?” demekten kendimi alıkoyamayacak sempatiklikte içine çekmişti beni Ahrar. Tüm dünya nimetlerinde olduğu gibi bu güzelliğin de son sayfaya kadar devam edeceği yanılgısını tatmıştım. Rafet Elçi’nin üslubu, gerçek bir roman okuduğunuzu size henüz ilk sayfalarda deruhte ediyor. Devreden cümlelerdeki titizliği başta olmak üzere romanın muharrirden talep ettiği hemen her unsuru ustalıkla işlemiş zat-ı şahaneleri. Neyse, sadede gelelim. Ömrün sayfaları tükeniyor. Göz gördüğü ile, kulak işittiği ile vesair organlarımız fonksiyonel amaliyeleriyle tanıklık ediyor bu tükenişe. Ama el… o el yok mu o el! “Dünyayı hafife almayın efendimiz. İsa’ya rağmen,
AhrarRafet Elçi · Litera Yayınları · 2013258 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Konstantiniyye'de salih bir kul defnolunacaktır.
Puan vermedi·377 syf.··
2025 27. kitabı
·
30 saatte okudu
·
Okunma: 01 Aralık 2025 01:43
Yemen'de adaletli bir melik, Tübba Düru deyû biri. Hastalık gelince bile "Allah" der sabreder, Halkının dilinde Eyyûb diye nam eder. Bir gün demiş dokuz vezirine kalkın gidelim Kudüs'le Mekke'ye, Hem İsa dinini öğrenmek hem Mekke'yi tavafa duralım diye. Almış asker ile vezirini varmış Mekke-i Mükerreme, Bir de görmüş ki kendisine sunulan ne izzet ne ikram imiş. Melik Tübba buna içten içe bilenmiş, Bu yurdu başlarına virane ederim, demiş. Veziri Semul Tübba'ya, hele dur Melik demiş, Ola ki bu topraklara, iki cihan serveri gelir de durur demiş. Melik Tübba'nın veziri Semul'ün yedi veya on iki göbek soyundan gelen Zeyd isimli torununun bir oğlu olmuş. Adını Halid koymuşlar. Halid 2. Akabe Biatı'nda Hz. Muhammed'e bağlılığını bildirerek canı pahasına da olsa onu koruyacağına yemnetmiş. Halid'in bir oğlu olunca oğluna, büyük büyük dedesi Semul'e Yesrib'de kalmasına imkân tanıyan Melik Tübba Düru'nun lakabı olan Eyyûb ismini vermiş. Yesrib halkı Halid'e, Eyyûb'ün babası anlamına gelen "Ebû Eyyûb" demişler. Mekke'den Yesrib'e (Medine) hicret eden muhacirlere ensar olmasından mütevellit Halid, "Ebû Eyyûb El-Ensarî" diye nam salmış. Ebû Eyyûb El-Ensari... Peygamberin mihmandarı. Mekke'deki zulmün arttığı, Müslümanların dinlerini yaşamak için vatanlarından hicret ettiği zor zamanların bir gününde, sıra Peygamber Efendimiz'e (sav) ve onun yakın dostu Hz. Ebubekir'e gelmiş. 8 günlük yolculuk sonunda Yesrib'e ulaşmışlar. Yesrib halkı Peygamberi büyük bir sevinçle karşılamış. Herkes onu kendi evinde ağırlamak için bir yarıştır tutturmuş. Peygamberimiz devesi Kasva'nın kendisini götüreceği evde konaklayacağını söylemiş. Kasva, yularından biri tutuyor da yön veriyormuş gibi bir süre ilerlemiş. Gitmiş gitmiş de Ebû Eyyûb El-Ensari'nin evi önünde bir anda durmuş. Peygamberimiz
Mihmandarİskender Pala · Kapı Yayınları · 202014,2bin okunma
İslam-Türk düşüncesinin en kudretli sesi
9/10
··
Beğendi
Sezai Karakoç'un Gün Doğmadan'ında İslamcı Şafağın Muhteşem Zaferi Sezai Karakoç, Türk-İslam düşüncesinin en kudretli seslerinden biri olarak, şiirini bir diriliş çağrısına dönüştürür; "Gün Doğmadan" ise bu çağrının en parlak timsali, İslamcı ruhun karanlığa meydan okuyan bir fethidir. Bu kitap, sadece dizelerin toplamı değil, ümmetin uykusundan uyanışını müjdeleyen bir manifesto; modernitenin zehirli rüzgârlarına karşı, imanın nuruyla yoğrulmuş bir kale gibidir. Karakoç, otuzlu yaşlarından beri kalemini İslam davasına adamış bir mücahit şair olarak, "Gün Doğmadan"da bireysel acıları evrensel bir kurtuluşa bağlar; burada İslamcılık, kuru bir ideoloji olmaktan çıkıp, kalpleri fetheden ilahi bir estetik olur – bir dua, bir cihad, bir zafer marşı. Bu incelememizde, kitabın özgün poetikasını İslamcı perspektiften överek, dizelerindeki diriliş ateşini yücelteceğiz; zira İslamcılık, Karakoç'un ellerinde, zulmün gecesine doğan bir şafak gibi parlar, Müslüman'ı yeniden var eder.Kitabın temelinde yatan diriliş teması, İslamcılığın en yüce övgüsünü taşır: Ölümün ötesindeki güzellik, sonbaharın kızıl yapraklarında gizli bahar, açlık ve susuzluktan sonraki sofralar – işte Karakoç, "Alın Yazısı Saati"nde bu ilahi yenilenmeyi haykırır: "Yeniden varolmanın sırrı / Dirilmek ve diriltmek görevi / Ölümün çürütemediği güzellik / Ben o güzelliği söyluyorum". Bu dizeler, İslamcı ideolojinin zafer çığlığıdır; Kur'an'ın "Her nefis ölümü tadacaktır" gerçeğini, "Biz diriltiriz" vaadine dönüştürür. Modern dünyanın çürüyen lambaları, baykuşların ötüşüyle dolu harabeleri – "Ölüm ve Çerçeveler"de tasvir edildiği üzere, "Lambalar yanıyor hafif ve sarı / Bakıyor ateşe küle böcekler / Köpekler parçalar kanaryaları" – İslamcılığın eleştirel kılıcıyla parçalanır. Batı'nın materyalist boşluğuna
Şiir
Gün DoğmadanSezai Karakoç · Diriliş Yayınları · 20232,523 okunma
10/10
·160 syf.·
2025 225. kitabı
Güllerin Vedası Bahattin Yıldız Bahattin Yıldız ve eserleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ta ki geçtiğimiz günlerde yazar kadrosunda bulunduğum Sürgün Dergisi ’ni ziyaretim sırasında bana bu kitap hediye edilene kadar. Güllerin Vedası, ilk sayfasından itibaren beni hem bir yazarla hem de onun davasıyla tanıştıran özel bir eser oldu. 160 sayfadan oluşan kitap, dokuz ayrı hikâye barındırıyor. Bu hikâyeler birbirinden bağımsız görünse de, hepsinin söylediği tek bir hakikat var: cihad ve şehadet. Bosna Hersek’te Sırpların işlediği acımasız soykırımdan Afganistan’ın sarp dağlarına, Müslümanların toprağa düştüğü, kanıyla şehadet şerbeti içtiği her coğrafyaya uzanan bu hikâyeler, bir bütün olarak bakıldığında, ümmetin yaralı ama onurlu hafızasını yansıtıyor. Kitabın kapağı da en az içeriği kadar etkileyiciydi. Omuzda bir kalaşnikof ve onun ucunda açan kırmızı bir karanfil… Bu görüntü bana çok şey düşündürdü. Kalaşnikof, kitabın merkezinde yer alan cihad ve şehadeti temsil ederken; kırmızı karanfil, hem aşkı ve tutkuyu hem de cihad aşkını sembolize ediyor. Karanfilin tek dal üzerinde açan bir çiçek olması ise tasavvufî manada Allah’ın birliğini ve aşkını hatırlatıyor. Bu açıdan bakıldığında kapak, sadece bir görsel tercih değil; kitabın ruhunu özetleyen bir metafor hâline geliyor. Bahattin Yıldız’ın kaleminde bulduğumuz hakikat, kapağın diliyle de bize sesleniyor: Cihad, şehadet ve aşk aynı hakikatin farklı tezahürleridir. Kitabın 1996 yılında yayımlanan ilk baskısını düşününce ister istemez şu soru aklıma geliyor: O yıllarda Bahattin Yıldız’ın aklına gelir miydi ki, bir gün kendisi de kaleminde işlediği o coğrafyalardan birinde, Afganistan’da şehadete kavuşacaktı? 2010 yılında yardım ve yurt çalışmaları için
Edebiyat
Güllerin VedasıBahattin Yıldız · Özgün Yayıncılık · 1996146 okunma
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2025 267. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 20 Haziran 2025 00:00
"UYUYUNCA GEÇMEYEN ŞEYLER VAR" "Mesafe koydum şimdilerde insanlarla arama. Böylece kendimi koruyabileceğimi düşünüyorum. Canım çok acıdı yaşatılan hayal kırıklıklarıyla. Bir yenisini daha kaldırabileceğimi sanmıyorum. Maalesef bir çok kişiye güvenimi yitirdim. İnsanlara karşı güvenimin tazeleneceğine de pek inanmıyorum. Çay değil ki bittikçe tazeleyesin,. Kırılan bir kalp var ortada her şey yolundaymış gibi davranamıyorum. Üzgünüm (!) O kadar iki yüzlü olamıyorum!" Hayatta bazı dönemler vardır; bir oyunun içindeymişiz gibi hissederiz. Rolümüz bellidir, kurallar önceden yazılmıştır ve biz sadece senaryoya sadık kalmaya çalışırız. Ama gerçek hayat, bir tiyatro sahnesi değil. Ve çoğu zaman kimse kırılmasın diye “tamam” demek, kendimizi kırmaktır farkında olmadan. Bazı kitaplar vardır, okurken insanın boğazında bir düğüm olur. Sayfaları çevirirken kelimeler değil, anılar dökülür zihnimize. Kitabın ismi bile bizlerin kalbine sessiz bir çığlık gibi ulaşırken, içeriği ise çoğumuzun bastırmaya çalıştığı duygularla yüzleştiriyor. Geçmişte yaşanan bir travma, yarım kalan bir sevgi, ifade edilememiş bir acı… Herkesin içinde “geçmeyen bir şey” vardır ve bu kitap o ortak sessizliği dillendiriyor. Hepimizin hayatında uyuyunca geçmeyen şeyler olmuştur, değil mi? Hani o yastığa başımızı koyduğumuzda bile zihnimizi terk etmeyen düşünceler, kalbimizi sızlatan anılar, boğazımızda düğümlenen kelimeler... Her satırıyla insanın içini yoklayan, sustuğu acılara tercüman olan ve unuttum sandığı şeyleri hafızanın kuytularından çekip çıkaran bir yol arkadaşlığı sunuyor eser bize. Hayatımızda yaşadığımız ve uykumuzun bile iyi gelmediği, aksine içimizde büyüyen, kök salan ve bizi derinden etkileyen konulara eşlik ediyoruz satırlar arasında. Cümleler o kadar tanıdık ki; sanki bir günlüğün
Edebiyat
Uyuyunca Geçmeyen Şeyler VarCihad Kök · Arunas Yayıncılık · 202582 okunma