Puan vermedi·208 syf.·
2025 626. kitabı
"Fas asıllı Fransız yazar Leïla Slimani Amerika’da 2012 yılında yaşanan bir olaydan esinlenmiş. Dadıları tarafından öldürülen Krim kardeşlerin hikâyesinden sadece olayın aynen alınıp tamamen serbest bir çağrışımla mekânın Paris’e dönüştürüldüğü, karakterlerin yeniden kurgulandığı bir roman. Olayın yeterince korkunç olduğunu düşünürsek aslında oldukça zorlu bir işe girişmiş Slimani ve romanı bitirdikten sonra kesinlikle zoru başarmış olduğunu düşünüyorum. Olay konusunda spoiler verme gibi bir derdim yok çünkü yazar zaten ilk bölümde neredeyse okurun midesine yumruk atarak sondan başlıyor: “Bebek öldü. Birkaç saniye yetti de arttı. Doktor acı çekmediğini söyledi. Onu gri bir ceset torbasının içine koydular ve oyuncakların ortasında duran hareketsiz bedeninin üzerinden fermuarı çektiler. Küçük kız ise kurtarma ekipleri geldiğinde canlıydı hâlâ.”  Bu cümlelerle başlayan romanın ilk bölümü şöyle bitiyor: “Adam öldü. Mila hayatta kalamayacak.” Evet, yumruklarımızı yediysek anne ve babayı tanımaya başlayabiliriz. Leïla Slimani ustalıklı bir biçimde anne Myriam’ı yavaş yavaş açıyor okura. Avukat olduğunu, çocukları Mila ve Adam’dan sonra işi bıraktığını, ev kadınlığı ve anneliğin yavaş yavaş üstüne bir kabus gibi çökmekte olduğunu öğreniyoruz önce. Hem bebeklerinin büyümesine tanıklık etme, hem kariyerini çöpe atmama isteği, hem içgüdüleri nedeniyle bırakmak istemedikleri, hem toplumsal baskılar nedeniyle vazgeçemedikleri.." "Bu arada hep çocuklarından bahsettiği için yavaş yavaş uzaklaşan arkadaşlardan, gittikçe daha çok dışarda takılmaya başlayan kocası Paul’den, parklarda mecburen kurulan sıkıcı anne ittifakından da bahsedebiliriz. Modern dünyada çocuğu olan her annenin yaşadığı ve nasıl çözüleceğini bilemediğimiz sorunlar. Ama burada Slimani’nin bize bir sonraki adımda
Roman-Edebiyat
Hoş NağmeLeila Slimani · Kırmızı Kedi Yayınevi · 2021364 okunma
Kendi Şiirini Yaşayanlar (Necip Fazıl Kısakürek)
7/10
·128 syf.··
2025 151. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 17 Mart 2025 19:07
Şiirimizin mihenk taşlarından olan başta Üstadı Azam Necip Fazıl ve yolu muhakkak O’ndan geçmiş Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve İsmet Özel’in hayatlarını yüzeysel bir şekilde anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. Dili sade, içeriği basit bir kitap fakat şairleri yeni tanıma yoluna girmiş olanlar okuyabilir. Benim asıl üzerinde durmak istediğim kitapta bolca anılan, bana göre şiirin Socrates’i; Necip Fazıl Kısakürek ‘tir. Şiiri ekmek gibi aziz, sevenin de sevmeyenin de kabullendiği şair... Hatta sadece şair değil yeri geldiginde hatip, nasir ve dava adamı.. Necip Fazıl Kısakürek ! Şiire bağlamasına o elleri öpülesi annesi vesile oldu. ilk gençlik yıllarında çeşitli okulları dolaştı. Felsefe bölümünde karar kıldı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa gibi ünlü isimlerle arkadaşlık ettiği ilk gençlik yıllarının ardından, Paris yani bohem hayatı başladı. Daha sonraları kabus şehir diye adlandırdığı Paris'te yelkensiz bir gemi gibi, başsız kalmış ayaklar gibi dolandı durdu. Entelektüel kriz deyin, çile deyin, buhran deyin, adı farklı farklı da olsa sonunda bir arayış haliyle yılları geçti gitti. Ta ki 'Öyle bir devim ki ben hakikatte pireyim/ Bir delik gösterince utancımdan gireyim' dizelerini söylettirecek olanla tanışana kadar. O artık kendi deyimiyle tek ayağı yanık bir köpek olsa da artık kaptanı olan bir gemideydi. İster paspas, ister geminin en nadide incisi olsundu. Fark etmezdi. Artık gürül gürül ağlayan bir ırmaktı. Peyami Safa’nın 'Türkçülük dediği,Nazım Hikmet’in 'materyalist düşünceyi' yansıttığı, Cahit Sıtkı’nın 'bunalım' şiirleri verdiği o dönemde, üstad durması gereken yeri çok iyi ayarlıyordu. Aklı putlaştırmadan çıtayı yukarılara çıkarmıştı. Çağrıldığında arkasına bakmadan ben buradayım diyen bir gençliğin özlemiyle yanıyordu O. Şiirlerinin genel çizgisine
Alıntı
Kendi Şiirini YaşayanlarHacire Büküm Yılmaz · Cezve Kitap · 2020277 okunma
Reklam
Hey gidi üstat hey!
Puan vermedi·512 syf.·
2025 35. kitabı
Merhabalardan bir demet. Spoi ve Gilleri bulunmamaktadır. Bir okurdan da görüp uyguladığım gibi önce yazarı araştırır, okur, tanıyabildiğim kadar tanırım... - Biz şairi biliyoruz sen kitaba geç. Baaalım ne kadar tanıyorsun. Çay kahve al istersen, biraz uzun. Dikkat et çenen çıkmasın, çünkü çok şaşıracaksın. Ööle şaşıracaksın yani. Eğitim, Öğrenim Hayatı Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904'te Çemberlitaş'ta doğmuştur (O kadar da uzun değil şimdi abartmamak lazım). Asıl adı Ahmet Necip'dir. Varlıklı bir ailenin çocuğudur. Ahmet Necip eğitimine mahalle mektebinde başlamıştır. 1912'de Gedikpaşa'daki Fransız Frerler Okulu'na geçmiştir. Bir süre sonra bu okuldan ayrılıp Amerikan Koleji'ne devam etmiştir. Bu okulu sevmiş, ancak "haylazlık" yüzünden kovulmuştur. Ardından Büyükdere'de Emin Efendi Mahalle Mektebi'ne geçmiş ama orada da uzun süre kalamamıştır. Daha sonra sırasıyla İstanbul Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi ve Vaniköy'deki Rehber-i İttihat Okulu'na devam etmiştir. Sonra da ailevi nedenlerle Heybeliada Bahriye Okulu'na girmiştir. Ahmet Necip olan adı bu okulda Necip Fazıl'a dönüşmüştür. O günlerde hasta yatağındaki annesi Necip Fazıl'ı şiire yönlendirmiştir. Bu okulda Batı kültürüyle, Batılı bilim sanat insanlarının yazdıklarıyla tanışmıştır. Necip Fazıl 1921 yılında Darülfünun Felsefe bölümüne girmiş, orada Ahmet Haşim, Faruk Nafiz, Yakup Kadri, Nâzım Hikmet, Ahmet Kutsi, Ahmet Hamdi, Peyami Sefa gibi dönemin ünlü edebiyatçıları ile tanışmıştır. İlk şiirlerini de o yıl yayımlamış ve daha sonra O ve Ben adlı eserinde belirteceği gibi, "kendisini artık dünyada tanımayan tek kişinin kalmadığını, kahvede, sokaklarda, salonlarda hep ondan konuştuklarını" sanmaya başlamıştır. Daha sonra hükümet bursuyla Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ne girmiştir. Burada ünlü filozof Henri
ÇileNecip Fazıl Kısakürek · Büyük Doğu Yayınları · 202325,2bin okunma
Üstad
10/10
·301 syf.··
Beğendi
·
2021 44. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 20 Nisan 2021 03:43
Sen benim ilacımsın Fazıl Efendi. Açlığımın, susuzluğumun, uykusuzluğumun, , huysuzluğumun ilacı. Bu ilacı hangi dozda, hangi vakitlerde içeceğimin tarifini arıyorum satırlarında. "Sözümün dostusunuz, çilemin yabancısı Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı" diyorsun ya hani sözünün dostu olmaktan öteye gidememek hastalığım. Dipsiz kuyuda çıkarılamayan o kova benim işte. Çıkarılmak ayrı dert, dolmak ayrı dert. Satırları çize çize tükettim kalemimi. Ne arıyorum O biliyor, ben bilmiyorum. Zindanlarda, kapalı kapılar ardında sırlı aynalara haykırıyorsun. " Hep nefs çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem Kendimden kaçmak kolay, Allah' tan kaçabilsem" derken Çile'nde Hissediyorum ama duyamıyorum.. Sen haykırırken Çile meydanlarında, çilen arttıkça artıyor, çilesini çektiğin mefkurenin meyvesi oluyor tüm kitapların. Ben boşluğumun, bomboşluğumun mesafesini çoğaltıyorum. Seninle arama dağlar dağlar giriyor. Ben o dağların heybetinde eziliyorum. Kim ne derse desin seni okumalara doyamıyorum. Necip Fazıl okuyacak kadar gerici, Orhan Pamuk okuyacak kadar ilericiyim güya. Okumakla oluyorsa bu ileri ve geri gidişler ben bu yolun en gerisindeyim. Ruhumun inkişafında iki kefemde boş. Boşluğa yer yok alemde diye haykırıyorsun #cinnetmustatili nde. Yalnızlık çıldırmaya ramak bırakırken elini tutacak eli arıyorsun dualarında. Senin duaların dilimde. Ruhunun ıstırapı, ruhumun sancısına eş. Beyninin zonklaması seni dolup dolup taşırırken bendeki beyin teneke tıkırtısı. Dedim ya o kuyuda çıkarılamayan kova benim. Kovamı doldurmak için önce çıkmak gerek.. Yanmayan ne bilsin yangını ışık sanıp seyreder dimi. Yangına seyirci etme bizi. Kimsesizlerin Kimsesi duy sesimizi. Üstadın, Şair-i Şüeranın sesini duyduğun gibi duy. Başıboş bir serçe ağzından rastgele düşen bir tohumun kaybolmasına
Cinnet MustatiliNecip Fazıl Kısakürek · Büyük Doğu Yayınları · 20161,768 okunma
Yüreğim yandı...
10/10
·340 syf.··
2020 61. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 23 Kasım 2020 18:42
“Sevdalinka” ya yazacağım incelememe nereden ve nasıl başlayacağımı bilemez haldeyim... Halâ yüreğim yanıyor... Hangi acıyı,hangi kaybı,hangi çaresizliği,dehşeti ve savaşın hangi kirli tarafını ele alacağımı bilemiyorum. Evde kalmak zorunda olduğumuz şu günlerde Ayşe Kulin tuttu ellerimden,bir dost eli gibiydi kalemi tutan elleri...O yazdı bir kadın gazeteci etrafında hikayeye dönüşen Bosnalıların içler acısı halini,ben okudum...Oturduğum yerden beni çetrefilli bir yolculuğa çıkardı Balkanlara doğru... Haçlı Seferinde,Dünya Savaşlarında,Yugoslavyanın dağılması sırasında Boşnakların payına hep acının düştüğüne bir kere daha şahit oldum,okuduklarım ağır geldi dağıldım,sarsıldım... Bir kere daha lanetler okudum savaşı icat edenlere... ‘Bir insan acı duyarsa canlıdır.Bir başkasının acısını duyarsa insandır.’ diye bir söz vardır bilir misiniz? Peki savaşı görmeyen,yaşamayan bilebilir mi? Bomba sesleriyle uykuya dalmanın nasıl bir kabus olduğunu? Bilir mi yiyecek ekmeğini dahi bulamadığın,en temel ihtiyaçlarını karşılayamadığın o çaresiz günleri? Bilir mi elektriksiz kalmayı?Sığınaklarda bir mum ışığında titrek , her an sönecek bir umuda tutunup yinede eğitime devam etmeyi? Karınları deşilen türlü fiziki ve manevi işkenceye maruz kalan erkeklerin acısını bilir mi?Her gün en vahşi işkencelere maruz kalıp kadınların,küçücük kız çocuklarının tecavüz makinesine dönmüş Hırvat ve Sırp kansızlarca tecavüze uğrayıp ölmek isteyip de ölememelerini ...?Gözü önünde çocukları doğrama makinesine atılan annenin acısını kim bilebilir? Açlık,sefalet,acı bunlar değil... İnsanın insanlıktan çıkması; yaşamayanların bilemeyeceği... Asırdır süren, kapı komşuları düşmana dönmüş bir çile Boşnakların dramı.Halâ toprağından kanlar sızıyor Bosnalıların... Bugün ve yarın acılarını yüreğimde
Edebiyat
SevdalinkaAyşe Kulin · Everest Yayınları · 202015,3bin okunma
1/10
·649 syf.·
2018 50. kitabı
Nereden başlasam, nasıl ilerlesem bilmiyorum ama son elli sayfayı okurken yaşadığım işkenceden sonra içimi dökmek zorundayım. Birinci kitap benim için faciaydı, yorumumu okuduysanız çektiğim acının her satırdan taştığını görebilirsiniz. Ciddi anlamda okurken zorlanmış, sinirlenmiş ve kitap bittiğinde derin bir nefes almıştım. Üç kitabı da en başta almak gibi bir hata yapmamış olsaydım, okumayı asla istemezdim ama elimdeler. Yaptık bir hata, bedelini ödüyoruz. İkinci kitaba başlarken bir parça olsun umudum vardı. Çünkü seri hakkında kiminle konuşsam bana ikinci kitabın en iyi kitap olduğunu, elinden bırakamadığını ve çok sevdiğini söylemişti. Hatta birinci kitabı ben de pek sevmedim ama iki öyle değildi falan yazan yorumlar da görmüştüm ve içimde küçük bir umut ışığı doğmuştu. Böylece sakin sakin okumaya başladım. Beni ilk delirten @dexpub çevirisi oldu. Öncelikle Türkçe ile bu kadar az bağları olması beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl olur da "yabalamak", "tünik", "tıpışlamak" gibi kelimeleri bu kadar çok kullanabilir? Kitabın içinde o kadar çok geçiyorlar ki her gördüğümde kan beynime sıçramadı değil. TDK diye bir kurum ve ona ait güncel bir sözlük var. Ara sıra kullanılmasını tavsiye ediyorum. O yetmemiş gibi öyle kaba, argo, itici bir dil ki bazı yerlerde samimiyetle söylüyorum yüzümü buruşturarak okudum. Kabus gibiydi. Kitabı serserinin biri yazmış gibiydi. Orijinal kitap da bu dille mi yazıldı bilmiyorum ama eminim Sarah, "Döşü gıllı ossun!" gibisinden bir yazım tarzı da kullanmıyordur. Demem o ki kitabı sevecekseniz bile çeviriye sinirlenmemek çaba gerektiriyor. Hele de benim gibi redaksiyon konusunda takıntılı biriyseniz. Gelelim kurgumuza... İlk kitap için de söylemiştim, temeldeki ama aşırı temel böyle, çok temeldeki kurgu güzel. Kazan ile kurulmuş bir
Sis ve Öfke SarayıSarah J. Maas · Dex Yayınları · 20204,679 okunma