• 224 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    "Günahlarından kaçamazsın, emin ol bulur seni."

    1 değil, 2 değil, 5 değil, 7 değil tam 10 aşağılık, yasaların dokunamadığı iğrenç 'zenci'(!)

    Öncelikle Agatha Christie'ye bu kitabıyla başladığım için sevinçliyim. Kitap, akış, kurgu, bağlayış, karakterler, konu, olay ve en önemlisi de mekân olarak olağanüstü bir şekilde hazırlanmış. Birçok polisiye kitapları fazlasıyla şaşalı olur, uzattıkça uzatılır ve sadece belirli bir yerinde gereken hazzı sağlar. Hatta ben o kadar alışmışım ki, On Küçük Zenci'yi sipariş ederken '224' sayfa sayısını görünce buruk bir şey oluştu. Yaptığım polisiye incelemelerin tamamında belirttim ve yine belirteceğim:"Olmazsa olmaz görsel." Bu kitapta ne görüyorum? Bir ada ve su... Sadece bir adamı? Peki ya dalgalar? Biraz daha... Peki ya kulübe? Peki ya yanan ışıklar? Peki ya üçgen biçimdeki ağaçlar? Lanet olası, daha iyi bak! Sanırım... 10 tane ağaç var. Ama ama, bu, bu olağanüstü!

    Dikkatli bakıyor musun?

    Kitap, sadist ve hayatta kanunun ve yasaların el sürmediği, büyük günahlar işlemiş, ölümlere sebep olmuş 10 kişinin farklı yollardan davet alarak adaya gelmesini sağlayarak ve ada içinde oynanan dahice oyun ile zevkin boyutunu aşama aşama yaşatıyor. Peki neden bir ada? Neden zenci yaftalanması?

    On küçük Zenci yemeğe gitti,
    Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz.
    Dokuz küçük Zenci çok geç yattı,
    Sabah biri uyanamadı. Kaldı sekiz.
    On küçük Zenci Devon'a gezmeye gitti,
    Biri geri dönmedi. Kaldı yedi.
    Sekiz küçük Zenci odun kırdı,
    Biri baltayla kafasını yardı. Kaldı altı.
    Altı küçük Zenci kovanla oynadı,
    Birinin yabanarısı soktu. Kaldı beş.
    Beş küçük Zenci hukuka merak sardı,
    Biri yargıç oldu. Kaldı dört.
    Dört küçük Zenci denize yüzmeye gitti,
    Birini kırmızı balık yuttu. Kaldı üç.
    Üç küçük Zenci hayvanat bahçesine gitti,
    Birini büyük bir ayı kaptı. Kaldı iki.
    İki küçük Zenci güneşe oturdu,
    Birini güneş çarptı. Kaldı bir.
    Bir küçük Zenci yapayalnız kaldı, gidip kendini astı. Ve kimse kalmadı...


    Dahi adamının bir tekerlemeye, çocukluktan gelme bir sevdasından dolayı oyunu bunun üzerinden başlatıyor. 10 kişi ha? Bunu asla unutmayın:"Şüphe duyulacak kimse kalmazsa, sevdiklerinden başlarsın, onlarda ortadan kalkarsa kendinden başlarsın."

    Suçlular acı çekmeli, acının boyutunu tatmalı, adaleti ciğerlerinde hissetmeliler. Bunu bir gün birileri mutlaka yapacaktır...

    Ben ne diyorum?
    Günahlarından kaçma, yoksa seni bulurum. Günahlarından kaçma, yoksa seni yüzerim.
    Günahlarından kaçma, yoksa seni kemiririm.
    Günahlarından kaç, kacabildiğin kadar kaç, elime düşme.

    Seri katilleri çoğu delildir, çoğu aklını yitirmiştir. Yoksa sen hâlâ dikkatli bakmıyor musun? Dikkatli bakmaya devam etmezsen, gözlerini çıkarabilirim. Akıl sağlığı iki adam satranç oynar biri yenilir biri kazanır. Bu hep böyledir. Peki akıl sağlığı yerinde biriyle, deli biri satranç oynarsa?

    "Ve bir deli, akıl sağlığı yerinde birinden iki kat daha kurnazdır, olmayacak şeyleri düşünebilir." Hamle yapabilir misin? Bana cesaret gösterebileceğini söyle!

    "Neden bu tür kitapları okuyor ve benimsiyorsun ED? Bazen bir deli olduğunu düşünüyorum." Bazen mi? Sahiden üzüldüm. Benimse, benimse, benimse! İblis... Beni bırakma... Raskolnikov, düzelim hepsini...

    "Suç Ve Ceza oldum olası büyülemiştir. Her tür cinayet ya da gerilim romanını okumaktan hoşlanırım. Kusursuz cinayet işlemenin yollarını tasarlamak benim için her zaman bana özgü bir eğlence yöntemi olmuştu."(213)

    D-e-j-av-u!

    Hayat dejavularla doludur. En azından bazıları için...

    Neyse, kitabı özellikle yazarla ilk tanışanlara öncelik vererek bunu alıp okumaları gerektiğini, en azından iyi bir başlangıç olacağını söylemek istiyorum. (U dönüşü?)

    Keyifli okumalar.
  • 265 syf.
    ·16 günde·9/10
    --''Bu kitap beklemediğim şekilde güzel bir kitaptı'' cümlesi yetersiz kalacak. Onun için beklemediğim şekilde farklıydı demeliyim.
    --Bulunulan durumla ilgili tasvirler, psikolojik tasvirler farklıydı, iyiydi. alnı olsa alnı öpülesiydi.
    --Okurken kısa cümleleri okumaya hazırlıklı olun.
    --Üslübuyla anlatımıyla kelimenin tam anlamıyla nevi şahsına münhasır bir adam.
    --Van'da, kış mevsiminde geçiyor ziyan olmuşaların hikayesi.
    -- Soğuğu iliklerinize kadar hissedeceksiniz Hakan Günday ile beraber.
    -- Askere gitmesemde askerin ruh durumunu tam anlamıyla geçirdi diyebilirim.
    -- Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. bitirdikten sonra '' Ben bu adamı okumayan devam edeceğim'' diyebildim. Herhangi bir kitabı bitirdikten sonra bu cümleyi kuruyorsanız beğenmişsinizdir, çok veya az.
    Bunlarla birlikte
    Askerliğin geçtiği yerle ilgili olarak coğrafya insanını hayli güzel anlatmış. Fakat bilgilerin doğruluğu için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Kastettiğim, bölge halkı hakkında söyledikleri;
    - askerleri sevmedikleri
    - kız çocuklarını hor gördükleri
    - genç kızların askerlere kur yaptığı ( evlenip, yaşadığı yerden kurtulsun diyeymiş)
    - en çarpıcı ve kabul edilmez olanı ise kadınları diri diri gömüldüğü
    bunlar gibi.....
    Evet toplum cahil olabilir. Bu gelmiş-gitmiş iktidara gelen hükümetlerin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı birşey olduğunu düşünüyorum. Bu cahil olduklarını değiştirmiyor tabii.
    Romanda da beni asıl rahatsız eden, abrtmasıydı.
    Diyebilirsiniz ki ''Kurgu bu, her şey salt gerçek olacak diye bir kaide yok''
    Haklısınız.
    Benimde kabul ettiğim toplumsal sorunları mübağla ederek dikkat çekmeye çalışmış olabilir. Ama dediğim gibi; bunlar beni biraz rahatsız etti, hatta kitabı bitirmeden, öfkelenip '' Hakan Günday ırkçı pisliğin tekidir.''cümlesini kuracak ve paylaşacak gafletinde bile bulundum. Neyse ki site yönetimi bunun anlık bir öfke ve önyargıyla paylaşıldığını anladı, olaya el attı. paylaşımı kaldırdı.
    Belki öyledir. Irkçıdır. Fakat pislik değildir. Sonuçta karekterini seveceğim diye bir şey yok. Adam yazar ve iyi yazıyor. Sende beğeniyorsun, başka birşeye gerek olduğunu sanmıyorum.
    Ve son olarak kitabı bitirmeden hakkında düşündüklerim için - özrüm umurunda olur mu bilmem :D - Hakan Günday'dan özür diliyorum.
    Okuyun, okutun.
    Kayıt dışı: Ne kadar da çok demişim. Size de Can Yücel'in;
    Biz talebeyken şeydik
    iyi arkadaştık şeylen
    biliyorsunuz şeylen şey olunmaz... diye devam eden ''Şeyist'' şiirini anımsattı değil mi :d
  • 120 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Steinbeck'in okuduğum üçüncü kitabı.. Gazap üzümleri,  Fareler Ve İnsanlardan sonra yine şahane bir öykü.
    Yazar beni şaşırtmadı kendine özgün üslubuyla yine farkını konusturmuş..
    İnsan- doğa ve insanların birbiriyleriyle ilişkilerini ,  özellikle de,  çalışan kesimlerin yaşamlarını anlatmaktadır kitaplarının genel konusunda..

    Salim 'in Önerisiyle okuduğum bir kitaptı. Baya da etkiledi beni.
    Kısa bir öykü. Ama kısalıgına rağmen içinde barındırdığı değerler,  size kattıkları,  verdiği dersler o kadar anlamlı o kadar çok ki. Sanki 100 sayfalık bir kitabı değilde bir koca yaşamı okumuş gibi oluyorsunuz. Ve işte ben böyle kitaplara hayranım.

    "Bir inci ve inciyle gelen bir yok oluş.."

    Elinize bir yerden bir anda yüklü miktarda para geçtiğini düşünün.  Ya piyangodan ya bir akrabanızdan büyük bir meblağ elinize para geçtiyor ne olur ?
    Hiç tanımadığınız akrabalarınız ortaya çıkar değil mi :D

    Bu kitapta da tam da böyle bir şey olmasa da  buna benzer bir şeyler yaşanıyor; bu sefer akrabalardan çok düşmanlarınız ortaya çıkıyor.
    Yoksul bir 'İnci' avcısı olan Kino güzel gösterişli büyük bir inci buluyor. Buluyor bulmasınada sonra neler oluyor ?
    Düşmanları dosta...  Dostları düşmana dönüşüyor.

    Çocuğunu hayatını kurtarmak için İnci arayıp buluması.. o inci yüzünden çocuğunun ölmesi ayrı bir hüzün ayrı bir ders...
    İnsan bir şeye başlarken neler düşünür ne  hayaller kurar ama hayat ona ne verir...

    Para hırsıyla başkasının malına göz diken insanlarla olan mücadelesi çok güzel anlatan bir kitap Aslında mutlulugun parayla hiç bir alakası yok. Evet bunu anlıyoruz ama anladıktan sonra çok geç olabiliyor. Bir çok şeyimiz elimizden gittikten ya da kaybettikten sonra fark ediyoruz.

    Açgözlülükle para hırsı insanları felakete sürükler. Açgözlü olan ve gözlerini para hırsı bürümüş insanların kendileri de mutlu olmadığı gibi çevresindeki insanları da kendi felaket girdabının içine alır.

    Topluma eleştirisel bakış açısı ile gerçek yaşama ayna tutan; İnsanın doğasını çok iyi anlatan bir yazar.

    İnsanlığa dair çok etkileyici bir kitap. İnsanlığı tanımak istiyorsan John Steinbeck okumalısın...
  • 416 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Üzerinde ne kadar büyük bir emeğin olduğunu anlamak zor değil. Marslı, şu ana kadar okuduğum gelmiş geçmiş en iyi kitaplardan biri oldu benim için. Evet, gerek yabancı uzay terimleri yüzünden gerek de bazen olay akışının olmamasından dolayı okurken zorlandım ama bu, kitabın harika olduğu gerçeğini kesinlikle değiştirmiyor.

    Mars'a ulaşan mürettebat ekibi çok şiddetli bir fırtınayla karşılaşır. Mark Watney bu kaza sonucu uyandığında kendini Mars'ta bulur. Mürettebat ekibi onun öldüğünü sanıp onu kızıl gezegende bırakmıştır. Mark'ın yapması gereken bir şekilde onlarla iletişim kurmak ve kurtarılana kadar hayatta kalmayı başarmaktır. Ama Mars'ta, canlı hayatının sözünün bile geçmeyeceği bu gezegende bunları başarmak ne kadar kolaydır?

    Yazar umudun her zaman her yerde var olabileceğini bize mükemmel bir şekilde anlatıyor. Kitapta en çok sevdiğim şey Mark'ın mizah yönüydü, bu durum kitaba ayrı bir hava katmıştı bence.

    Marslı'nın filmi de var ki ben filmini daha çok sevdim çünkü onu izlemek beni hiç zorlamamıştı :D ayrıca filmin sonu bence daha güzeldi. Kitabın sonunda ya da ortalarında, neresinde olursa olsun, Mark ile Johanssen arasındaki diyalogların da daha fazla olmasını isterdim.
    Keyifli okumalar, Marslı'yı mutlaka okuyun. Ya da izleyin :D
  • Batının aydınlanma çağından yaklaşık üç asır önce yaşamış bir sosyal bilimci olan İbn Haldun ortaya koyduğu fikirlerle çağının çok ötesine dahi ışık tutmuştur. Tespitleri günümüzde bile hala birçok sosyal bilimci için yön verici konumdadır. Bu çalışmada İbn Haldun’un iktisat ve ekonomi hayatı hakkında ortaya koyduğu bazı tespitleri üzerinde durulacaktır. Devletlerin ve bireylerin temel yaşam öğelerinden olan ekonominin önemi, özelliği, unsurları İbn Haldun’un görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır. Bu minvalde vergi sistemi, emek, kazanç yolları, piyasanın belirlenmesi, şehir hayatının ekonomiye etkisi, ticaret ve mesleki sanatlar gibi konular üzerinde durulacaktır.  

    Anahtar Sözcükler: İbn Haldun, İktisat, Ekonomi, Mukaddime.


    Abstract

    Ibn Khaldun, a social scientist who lived about three centuries before the enlightenment of the West, shed light on his ideas even beyond his age. Even today, their determinations are still a guide for many social scientists. In this study, some determinations of Ibn Khaldun on economics and economy will be discussed. The importance of the economy, which is one of the basic life elements of states and individuals, will be discussed within the framework of Ibn Khaldun's views. In this context, the tax system, labor, earnings paths, determination of the market, the impact of city life on the economy, trade and professional arts will be focused on.

    Key Words: Ibn Khaldun, Economy, Mukaddime.



    GİRİŞ

    İbn Haldûn’un asıl adı Ebu Zeyd Veliyyüddin Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî’dir. Soy itibariyle Yemen’e dayanan İbn Haldûn 732 (1332) de Tunus’ta doğdu. Kendisi Yemen’in Hadramut bölgesinden olduğu için Mukaddime’de Hadramî nisbesini kullanmıştır. Tunus’ta doğmuş olması sebebiyle Tûnisî, hayatının büyük kısmını Kuzey Afrika’da geçirmesi dolayısıyla Mağribî nisbeleriyle de anılmıştır. İbn Haldûn’un mensup olduğu kabile lideri Vail b. Hucr Hz. Peygamber’i ziyaret etmiş ve kabilesiyle birlikte İslam’ı kabul etmiştir. Sonraki yıllarda Vail’in torunları Endülüs’ün fethine katılmışlardı. Bu aileden Endülüs’e ilk gelen Halid b. Osman b. Hânî’dir. Halid’in ismi Endülüs’te "Haldûn" olarak anılmıştır. Onun soyundan gelenler de Beni Haldûn diye tanınmıştır. Endülüs’te etkin olan bu kabile Endülüs’ün işgalinden sonra Tunus’a yerleşmişti. İbn Haldûn’un dedesi Muhammed, Tunus’ta bir süre siyasi vazifeler üstlendi. Babası Muhammed ise kendisini ilme ve ibadete verdi.[2]

    İbn Haldûn ilk eğitimini babasından almıştı. Daha çocukluk yaşından itibaren Kur’an’ı ezberleyip kıraat dersleri aldı. Çeşitli âlimlerden Arap dili ve edebiyatı konusunda dersler aldı. Daha sonra Hadis ve Fıkıh dersleri aldı. Onun zamanında Tunus’ta Hafsîler, Fas’ta Merînîler, Tilimsan’da Abdülvadîler, Endülüs’te Nasrîler (Beni Ahmer), Mısır’da Memlükler hüküm sürmekteydi. Bir birleriyle mücadele içerisinde olan bu devletlerin yapısı, yaşadığı siyasi ortam İbn Haldûn’un ilmi ve içtimai anlamda kendisini yetiştirmesine fırsat sağlamıştır.[3]

    İbn Haldûn, 749’daki (1348) veba salgınında anne ve babasını kaybetti.  Hafsîler Tunus’ta iktidarı ele geçirince Vezir İbn Tafragîn, ibn Haldûn’u sultanın "alamet kâtipliği" görevine getirdi. Daha sonra Merînîler’in başşehri Fas’a giden İbn Haldûn, sultan Ebû İnan’ın ilim meclisini oluşturan âlimler arasında yer aldı. Bir yıl sonra da kâtiplik ve mühürdarlık görevine getirildi. İbn Haldûn bu sırada Fas’taki kütüphanelerde çalışmalar yaptı. Endülüs’ten buraya göç eden âlimlerden de faydalanarak bilgisini genişletti. Bu sıralarda Ebû İnan hakkında düzenlenen bir komploda parmağı olduğu gerekçesiyle iki yıl hapiste kaldı. Ebû İnan vefat edince veziri tarafından affedilip serbest bırakıldı. Ebu Salim 760’ta ( 1359) Merîni sultanı olunca ibn Haldûn’un itibarı arttı ve sır kâtipliğine getirildi. 764’te (1362) Endülüs’e gidip Gırnata’ya (Granada) yerleşti. 766 (1364)’te tekrar Bicaye’ye döndü. Burada Haciblik görevine getirildi. Bir müddet sonra çeşitli kabileler arasında arabuluculuk gibi vazifelerle dolaştı ve kabile yapısı hakkında geniş malumat sahibi oldu. İbn Haldûn Fas’ta çıkan karışıklıklar sonucunda Ebü’l-Abbas Ahmed’in tahta çıkması üzerine 776’te (1374 ) kendisine güvenmeyen yeni yönetim tarafından tutuklandı. Serbest bırakıldığında artık Fas’ta rahat edemeyeceğini, gidecek başka bir yeri de olmadığını anlayınca Ailesini Fas’ta bırakarak Endülüs’e gitti. Orada fazla kalamadan Tilimsan’a geçti. Burada yaklaşık 4 yıl boyunca kabileler arasında sakin bir yaşam sürdü. Burada el-İber adlı tarihini yazmaya başladı. el-İber'in birinci kitabı olan ünlü Mukaddime’sinin müsveddelerini 779’da (1377) tamamladı. Kaynaklara rahat ulaşmak için 780’de Tunus’a gitti. Burada Sultanın himayesinde el-İber’i tamamlayarak sultana ithaf etti. Eserin bu kısmına “Tunus nüshası” denilmektedir. 

    İbn Haldûn, Tunus’taki karışıklıklardan dolayı 784 (1382)’te Kahire’ye gitti. Buraya geldiğinde Ezher Camii’nde verdiği dersler büyük ilgi gördü. Makrizî, İbn Tağriberdi ve Sehavî gibi tarihçiler İbn Haldûn’un geniş bilgisi ve etkili hitabetiyle hayranlık uyandırdığını kaydederler. Altunboğa el-Cübani tarafından himaye edilen ve Sultan Berkuk’la iyi ilişkiler kuran İbn Haldûn ailesinin Tunus’tan ayrılmasını sağladı. Daha sonra ailesinin de içinde bulunduğu geminin İskenderiye yakınında battığını öğrendi. 789 (1387) yılında hac görevini yerine getirdikten sonra Kahire’ye dönen İbn Haldûn, 791’de (1389) Sargatmışiyye Medresesi müderrisliğine getirildi. Timur’un Suriye’ye saldırıp Halep’i zaptettiği ve Dımaşk’a yürüdüğü haberi Kahire’ye ulaşınca Sultan Ferec’in ordusuyla birlikte Dımaşk’a geldi. Bu sırada Timur’la da bir görüşme yapmıştı.[4]

    İbn Haldûn Mısır’da iken el-İber üzerindeki çalışmalarına devam etti. Doğu’daki kavimlerin ve hanedanların tarihlerini de ekleyerek eseri genel bir tarih haline getirdi. Mukaddime’ye de birtakım ilavelerde bulundu. Son şeklini verdiği nüshayı Fas’ta Camiu’I-Karaviyyîn Kütüphanesi’ne vakfedilmek üzere Sultan Ebu Faris Abdülazîz b. Hasan’a gönderdi. el-İber’in ve Mukaddime’nin Tunus nüshasından farklı olan bu nüshası "en-Nüshatü’I-Farisiyye" diye bilinmektedir. İbn Haldûn 803-808 ( 1401 -1406) yılları arasında dört defa daha kadılık makamına getirildi. Bu görevi yürütürken 26 Ramazan 808’de (17 Mart 1406) Mısır’da vefat etti.[5]

    Batı dünyasında iktisatla ilgili ilmi çalışmaların ortaya çıkışı XVIII. asrın ikinci yarısından sonra çıkmaya başlamıştır. Ancak İbn Haldûn bundan yaklaşık dört asır evvel sosyoloji yanında sosyal hayatın iktisat alanında da ilmi görüşler ortaya koymuştu. İktisat ilmi XIX. asrın sonlarına doğru iki tür çalışma yöntemiyle sistematize edilmeye başlanmıştır. Bunların biri siyaset sosyolojisi diğeri iktisat sosyolojisi tarzında çalışmalardır. İbn Haldûn’un Mukaddimesinde ele aldığı iktisat düşünceleri ikinci tür çalışmalara yani iktisat sosyolojisine daha yakındır.[6]   

    1.     VERGİ SİSTEMİ

    İbn Haldûn, devletlerde vergi sistemini de özgün görüşü olan Umrân teorisi çerçevesinde izah eder.[7]Ona göre devletin oluşum ve başlangıç dönemlerinde toplanan vergi, devlet giderlerine kâfi gelir. Bu dönemde vergi oranları da vergi kalemleri de az olduğu halde bu vergiler yeterlidir. Hatta elde edilen vergi gelirleri çoğu zaman fazla bile kalır. Devlet kurumlarının daha tam teşekkül etmemiş olması bundan dolayı harcamaların az oluşu en önemli sebep olarak zikredilir. Bunun dışında başta hükümdar olmak üzere devlet ricali henüz sade bir hayat yaşamakta lüks ve israfa girmemektedirler. Devletin başlangıç aşamalarında başta saray olmak üzere her kurumda hala bedevi toplumun izleri görülür. Bu da israf ve lüks hayattan uzak bir yaşam sürdürmelerini sağlar. Daha sonra devlet ricali medenileştikçe yeni hayat tarzları oluşmaya başlar. Bu dönemde artık lüks yaşam devlet gelirlerini aşacak seviyelere ulaşır.[8]

    İbn Haldûn, halktan alınan vergi oranlarının azalmasıyla birlikte iktisadi faaliyetlerin canlılık ve hız kazanacağını ifade eder. Ödenen vergilerin az olmasından hoşnut olan bireyler, iktisadi faaliyette bulunmaya istekli olacaklardır. Bu durumda medeniyette ilerleme meydana gelecektir. Medeniyetteki bu ilerleme ise vergi gelirlerinin çeşidini artırarak, vergi tabanını genişletecektir. Yani vergi oranlarının makul bir seviyede olması, devlet gelirlerinin yükselmesini sağlayıp, iktisadi faaliyetlere hız kazandırır. Neticesinde de iktisadi ve siyasi istikrarın sağlanmasına yol açar. Nihayet bu durum, Umrânın ilerlemesine katkıda bulunur.[9]

    İbn Haldûn’a göre, devlet yöneticilerinin elde ettikleri vergi gelirlerini elde tutmak yerine bir şekilde piyasaya sürmeleri gerekir. Bu gelirler, piyasadaki dolaşıma sokulmaz ya da etkin bir biçimde kullanılmazsa, atıl duruma gelir ve ekonomiyi durgunluğa iter. Dolaysıyla devlet sahibi, halktan aldığı vergileri, çeşitli yollardan halka aktarmalıdır.

    Devlet ve hanedan gelişip büyüdükçe devletin ilk dönemde uyguladığı vergi politikasının aksi bir durum söz konusu olacaktır. Bedevî hayat tarzının, yavaş yavaş özelliklerini yitirmeye başlaması, hükümdar ve çevresini çok daha yüksek bir hayat standardına özendirerek, lüks tüketim mallarına olan taleplerini artırır. Bu durum devletin giderlerini artırarak, neticesinde de toplumun üretici güçlerine yüksek oranlı vergi tarifeleri uygulanmasına neden olacaktır.[10]

     İbn Haldûn hükümdarın ve devlet ricalinin devletin yükselme döneminde zenginleştiğini ve servet sahibi olduğunu anlatır. Bu dönemde hükümdarın ülke ve devlet yapısı üzerinde hâkimiyeti ve nüfuzu pekişirken yanında bulunan devlet ricalinin de konumları nispetince güçleri ve nüfuzları artar. Bu durum başta hükümdar olmak üzere devlet adamlarının zenginleşmesine ve servet sahibi olmalarına yol açar. İleriki zamanlarda bu devlet adamlarının çocukları babalarının servetini suiistimal etmeye başlar. Zamanla hükümdarla devlet adamları arasında bu durumdan dolayı çatışmalar başlar. Bazı devlet adamları bu süreçte ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar.[11]

    İbn Haldûn, vergi sisteminin bozulma sebeplerini şöyle izah eder: Ortak asabiyetlerin kontrolü altında olan devlet yapısı zamanla hükümdarı rahatsız etmeye başlar. Hükümdar saltanatını pekiştirmek için devleti yöneten ortak asabiyet unsurlarını bertaraf edip tek başına devlete hükmetmeye başlar.[12]Bu sırada hükümdar devlet bürokrasisinde oluşan boşluğu kendisinden daha zayıf asabiyetlere bağlı veya herhangi bir asabiyete bağlı olmayan unsurlarla doldurur. Ancak hükümdar için bu yeni bürokratlarla devleti yönetmek o kadar da kolay değildir. Yönetimin yeniden oluşumu onlara bol miktarda para dağıtmakla ancak mümkün olur. Yani hükümdar önceden devleti asabiyetin gücüyle yönetirken zamanla gerek askeri gerekse bürokrasi yönetimini artık parasal güçle oluşturmaya başlar. Bu yolla ülke üzerinde hâkimiyetini sağlamak için bol miktarda para harcamaya başlar. Bu da devlet giderlerinin zamanla artmasına yol açar. Belli bir dönemden sonra artık devlet gelirleri giderlerini karşılayamaz olur. Devlet sisteminin devamı için hükümdar artık vergi artırımına gitmeye başlar. Gelirlerin arttırılması için yeni vergi alanları ve fahiş vergi oranları artık öyle bir duruma gelir ki halkı bıktıracak seviyelere ulaşır.[13]İşte bu seviye devletin dağılma sürecini başlatır. İbn Haldûn’a göre devletin zayıflama süreci vergiler bağlamında döngüsel bir çözülmeyi başlatır.[14]Hükümdar ülke üzerinde hâkimiyetini kurmak için daha fazla askere ve bürokratik harcamalara ihtiyaç duyar. Buradaki açık daha fazla vergi toplamak, yeni vergi alanları oluşturmak veya vergi oranlarını arttırmakla gerçekleştirilir. Vergiler halka ağır gelmeye başlayınca toplanan vergi oranı düşer, isyanlar ve çözülmeler başlar. Hükümdar isyanları bastırmak hâkimiyetini pekiştirmek için bu sefer asker sayısını arttırmaya bürokratik harcamaları arttırmaya başlar. Bu döngü neticede devletin dağılmasına ve sonlanmasına yol açar. 

    İbn-i Haldûn’un meşhur olmasının nedenlerinden biri de vergi hakkındaki görüşlerinin, 1970’den sonra popüler olmaya başlayan arz yönlü ekonominin görüşleriyle arasındaki benzerliklerdir. Yukarıda da ifade edildiği üzere İbn-i Haldûn’a göre vergiler artırılmaya başlandığı zaman bir noktadan sonra vergi gelirlerinde bir düşüşe neden olurlar. Ona göre vergilemede öyle bir nokta vardır ki o noktaya kadar bireyler vergilere tepki göstermezken, bu orana ulaştıktan sonra birden toplam vergi gelirlerinde bir düşüş meydana gelmektedir.[15]

    Vergi sistemini sıkıntıya sokan diğer bir hususu İbn Haldûn ülke piyasasının belkemiği hükmünde olan devlet piyasasının bozulmasına bağlar. Devlet çalışanlarına ve yöneticilere ödediği maaşlar sayesinde piyasayı canlı tutar. Canlı piyasa ise devlete vergi yoluyla artan gelirler şeklinde yansır. Eğer devlet ödemelerde yani maaşlarda kısıtlamaya giderse harcamalarda azalmalar meydana gelir. Bu da piyasanın canlılığını kaybetmesine neden olur. Neticede dönmeyen bir piyasa devlete vergi kaybı şeklinde yansır.[16]  

    İbn Haldûn’un üzerinde durduğu bir diğer vergi sistemi sıkıntısı ise hükümdarın veya devlet adamlarının ticaret yapması bir diğer deyişle devletin piyasaya girip ticaret yapmaya başlamasıdır. Ticaretle uğraşan servet sahipleri bir birine denk sermayelere sahiptirler. Piyasa ve ücret dengeleri bu tüccarlar tarafından dengeli bir şekilde belirlenir. Bunların elde ettiği gelir sayesinde devlete akan ciddi bir vergi vardır. Devlet piyasaya girmeye başlayınca dengeler sarsılmaya başlar. Devletle rekabet etme gücünü kendinde bulamayan servet sahipleri yavaş yavaş piyasadan çekilmeye başlar. Neticede bu şekliyle devletin kaybettiği vergi geliri yaptığı ticaretle kazandığından çok daha fazla olur.[17] 

    İbn Haldûn’a göre devletin vergi sistemi bozuldukça halktan toplanan vergiler de artmaya başlar.Bu süreçte zamanla halkın vergi yükü tedrici bir surette arttığından, halk bu artışların kim tarafından yapıldığının ve kimin koyduğunun farkına bile varmaz. Ancak uzun vadede, vergilerdeki bu artışlar ağırlığını hissettirmeye başlayıp itidal halini aşar. Çünkü halk, üretim faaliyetleri sonucu elde ettikleri kâr ve kazanç ile ödedikleri vergi borcunu karşılaştırdıklarında, ortaya çıkan durum, onların üretime katılma isteğini yok ederek, bu da Umrâna katkıda bulunmalarını engeller.[18]

    2.     FİYAT OLUŞUMU

    İbn Haldûn insanların ihtiyaç duyduğu temel maddeleri zaruri ihtiyaçlar ve tamamlayıcı ihtiyaçlar diye ikiye ayırır. Ona göre zaruri ihtiyaçlar insanların hayatlarını idame etmeleri için ihtiyaç duydukları temel gıda malzemeleridir. Bunlar buğday, arpa, baklagiller gibi temel ihtiyaçları teşkil eder. Diğeri ise tamamlayıcı maddelerden oluşan temel ihtiyaçlardaki eksiklikleri giderici maddelerdir. Bunlar da meyveler, elbiseler, kap kacak, binitler ve binalar gibi ikinci derece hayatı idame ettiren ihtiyaçlardır.[19]

     İbn Haldûn’a göre fiyatların belirlenmesinde arz ve talep dengesini oluşturan temel saik popülasyondur. Ona göre bedevi yaşam koşulları çerçevesinde insanların ihtiyaç duyduğu şey, temel gıda malzemeleridir. Buğday, arpa, baklagiller gibi ihtiyaç malzemeleri bedevi yaşam ortamlarında veya nüfusu az olan yerleşim merkezlerinde daha pahalıdır. Bunun nedeni buralarda iş gücü azlığından veya kıtlık korkusundan insanlar ellerindeki malzemeyi depolayıp saklarlar. Böylece piyasada az bulunan bu malzemelerin değeri yükselir. Kalabalık yerleşim yerleri veya büyük şehirlerde ise temel gıda malzemeleri daha ucuz olur. Bunun nedeni ise herkes kendisine yetecek kadar gıdayı alıp depoladığı için elde kalan stokların piyasası ucuzlar.[20]

    İkinci derecede ihtiyaç maddeleri olan tamamlayıcı malzemelerin fiyatı ise temel gıdaların tam tersinedir. Çünkü nüfusu az olan yerlerde servet az olduğundan dolayı insanlar zaruri ihtiyaç sayılmayan bu malzemelere çok rağbet etmezler dolaysıyla fiyatları da ucuz olur. Şehirlerde ise insanlar nispeten servet sahibi ve lüks yaşama alıştıkları için ikinci derece ihtiyaç malzemesi olan bu maddelere çok talep gösterirler. Dolaysıyla nüfusun kalabalık olduğu yerlerde bu malzemeler pahalı olur.[21]

    İş gücü fiyatına gelince İbn Haldûn’a göre kırsal kesimlerde iş gücü ucuzdur. Şehirlerde ise sanayi ve binalar gibi maharet ve ustalık isteyen iş gücü lüks yaşam, zenginlerin hassas talepleri ve ustaların kendilerini ağırdan almaları nedeniyle pahalı olur.[22]

    3.     EKONOMİ ve ŞEHİR HAYATI

    İbn Haldûn şehir hayatında ekonominin temel unsurunu iş bölümüne bağlar. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları şeyleri yalnız başlarına sağlayamazlar. Ona göre herhangi bir yerleşim yerinde her üretici öncelikle kendi ihtiyacından fazlasını üretir.[23]Üretim fazlası bu mallar, gerek üretim araçlarına gerekse hayatın diğer gereksinimlerine harcanır.[24]

    İbn Haldûn’a göre şehirlerdeki refah seviyesi o şehrin popülâsyonuyla doğru orantılıdır. Yani bir şehrin nüfusu kalabalık ise orada canlı bir hayat vardır. İnsanlar daha zengin, daha modern ve daha lüks içerisinde yaşar. Bunun nedeni o şehirlerde ihtiyaç dışında üretim fazlası malların lüks yaşamı tetiklemesidir.[25]Lüks yaşam ise yeni sanat ve meslek dallarının ortaya çıkmasına alanında ihtisas sahibi olan mümeyyiz sanat ve meslek erbabı kişilerin doğmasına yol açar. Bunun sonucunda süslü binalar, daha lüks ve konforlu giyecek ve ev araçları ortaya çıkar. Dolaysıyla bu yeni meslekler piyasayı ve şehri daha da canlı tutar. Tabi büyük şehirlerdeki bu yaşam tarzı sadece üreticilerle sınırlı değil her türlü meslek ve iş sahibini etkiler.[26]

    İbn Haldûn yaşadığı dönemi esas aldığı için her şehirde yaşayan insanların gelir ve giderlerinin denk olduğunu söyler. Aslında meslek sahibi veya ticaret ehli için geçerli olan bu durum günümüzde hizmet sektörünü dışarıda bırakır. Muhtemelen İbn Haldûn’u hizmet sektörü içinde bu görüşe sevk eden unsur o zamanda devletlerin birçoğunda merkezi yönetim yerine feodal yönetimler söz konusu olmasıdır.        

    4.     RIZIK ELDE ETME ve EMEK 

    İbn Haldûn rızık ve kazancı birbirinden ayrı tutar. Ona göre rızık kişinin faydalanıp ihtiyacını giderdiği semerelerden oluşan kazançtır. İhtiyaçların giderilmesinde kullanılmayan mal, sahibi için rızık değil kazanç olarak isimlendirilir. Kişinin çalışarak elde ettiği ihtiyaç fazlası mal ve servet de kazanç kategorisine girer. Bu konudaki görüşlerini Ehl-i Sünnet âlimlerine dayandıran İbn Haldûn’a göre, miras olarak bırakılan mal ölen kişi için rızık değil kazançtır. Çünkü ondan yararlanmamıştır. Ancak o mirasla ihtiyacını karşılayan mirasçılar için o mal rızık olarak isimlendirilir.[27]

    Bir üretim faktörü olarak emek iktisadi faaliyetin en önemli unsurudur. İktisadi hayatta, iktisadi faktörler içinde en değerli ve en fazla yaratıcı olan faktördür. Toplumsal refahın kaynağı olup bireylerin kişiliğine bağlıdır. İnsan emeği olmadan ne doğanın kıt kaynakları çoğaltılabilir, ne de kıt olan mal ve hizmetler üretilebilir. Bu açıdan emeği, insanın ekonominin emrine sunduğu fikri ve fiziki kabiliyet olarak tanımlamak mümkündür. İbn-i Haldûn iktisadi düşünce tarihinde emeği, değerin kaynağı ve mülkiyetin temeli olarak gören ilk düşünürlerdendir. Ona göre üretimin temel faktörü emektir.[28]İbn Haldûn’a göre rızık elde etmek için mutlaka çalışıp çaba sarf etmek gerekir. Ona göre rızık veya kazanç elde etmek için emek sarf etmek şarttır. Emek, her türlü kazanç ve servetin olmazsa olmazıdır. Ona göre kazanç, insan emeğinin kıymetinden ibarettir.[29]

    Dünyadaki bütün mal ve birikimler için kıymet ölçüsü iki şeydir bunlar ise; altın ve gümüştür.[30]Ayrıca kazancın bolluğu ile Umran arasında da ciddi bir ilişki vardır. Bir yerde kalabalık bir Umran varsa orada rızık ve kazanç elde etmek daha kolaydır. Umranın eksilmesiyle çalışma ve emek azalır. Bu da neticede piyasanın durmasına ve kazancın azalmasına yol açar.[31]    

    5.     KAZANÇ YOLLARI 

    İbn Haldûn geçim ve kazanç yollarını yöneticilik (emirlik), ticaret, çiftçilik ve sanat olarak taksim eder. Ona göre emirlik tabii bir geçim yolu değildir. Emirlik halktan toplanan vergi ve harçlar üzerine kurulan devlet yönetiminde bulunan herkesi kapsamaktadır. Günümüz ifadesiyle memuriyet veya hizmet sektörü dediğimiz alanı kapsamaktadır ki İbn Haldûn bu tür geçim yolunu tabii yollardan saymamaktadır.[32]İbn Haldûn’a göre hizmet sektöründe çalışanların bir kısmı devlet görevlileridir. Bunlar asker, polis, kâtip gibi görevlilerdir. Bunların geçimi devletin topladığı vergilerden sağlanır. Diğer kesim ise kişilerin hizmetinde çalışan kişilerdir. İbn Haldûn’a göre başkasının adamı olarak emrinde çalışmak tabii bir geçim yolu değildir. Aynı zamanda bu tür çalışma yöntemleri insanların kişiliklerini dahi değiştirecek niteliktedir.[33]

    Çiftçilik bilinen en eski geçim yöntemidir. Çiftçilik için çok düşünmeye, ilme ve ince hesaplamalara çok ihtiyaç olmadığından insanlığın ortaya çıktığı tarihten beri bilinen en basit geçim yoludur. İbn Haldûn kara ve deniz avcılığının yanı sıra hayvancılığı da çiftçilik kategorisinde inceler. Yine ona göre çiftçilik zayıf ve bedevilerin geçim yolu olarak tanımlanır. Çiftçilikle uğraşan kişilerin refah ve zenginlik seviyesine ulaşamayacağını söyler.[34]

    Bir diğer geçim yolu olan sanatlar çiftçilikten sonra ikinci sırada gelir. Sanat ilme, düşünmeye ve ince hesaplamalar yapmaya ihtiyaç duyan kompleks bir uğraştır. Sanat işleri ile bedeviler değil şehirliler uğraşır. Bu yüzden de belli bir Umran birikimini gerekli kılar.

    İbn Haldûn’a göre ticaret, kazanç için tabii bir yol olmakla birlikte bu yolla kazanç elde etme usulü birtakım kurnazlıklara, mal alıp satarken araya eklenen kâr üzerinden bir kazanç sağlanır.[35]Ona göre bu şekilde kazanç elde etmek bir nevi kumara benzese de elde edilen mal bir karşılıkla sağlandığı için meşru bir yoldur.[36]

    İbn Haldûn define ve hazine arama yoluyla kazanç elde etmenin de tabii bir yol olmadığını vurgular.[37]Ona göre bu işlerle uğraşan insanlar kıt akıllı insanlardır. Koca yeryüzünü tarayıp toprağın altından define çıkarma boş bir uğraştır. Ancak binde bir defa tesadüfen bu tür definelere denk gelmek mümkün olur. Bu konularla ilgili haritalar, tılsımlar ve sair işler de tamamen bir aldatmadan ibarettir. Çünkü hiç kimse yerin altına gömdüğü servetini istikbalde tanımadığı insanlara bulmaları için bir harita veya pusula oluşturmaz. Serveti olan onu kendisinden sonra gelen mirasçılarına veya akrabalarına bırakır.[38]

    6.     TİCARET

    İbn Haldûn ticareti kısaca “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak tanımlar. Ona göre ticaret; un, ziraî mahsuller, hayvan ve kumaş gibi ticari malların ucuza alınıp pahalıya satılmasıyla gerçekleşir. Bazen de piyasada gerçekleşen deflasyon neticesinde elindeki mal sayesinde tüccar bir anda servetini birkaç kat arttırır.[39]  

    Ticaretten kazanç elde etme yolları şöyledir: 1- Eldeki malın piyasanın havale geçirmesiyle çok yüksek fiyata satılması,[40]2- Eldeki malın çok daha yüksek miktara satabileceği başka bir yere götürülmesi, 3- Ya da eldeki malın vadeli olarak yüksek fiyata satılmasıyla gerçekleşir. Genellikle satılan mal ne kadar yüksek fiyata verilse de aradaki kar payı düşük kalır. Bu yüzden sermayenin miktarı arttıkça elde edilecek karın miktarı da artacaktır.[41]Ticaret içerisinde en çok risk barındıran mesleklerdendir. Ticarette aldatma, hile, ölçü tartıyı eksik tutma,[42]malın bedelini geç ödeme veya inkâr etme gibi kritik durumlarla karşı karşıya kalmak her zaman mümkündür. Bu durumda ticaret erbabının yazıyla kayıt veya şahit tutması çok önem arz eder. Ticarette bazen büyük meşakkatlerle elde edilmiş bir sermayenin bir anda tamamen elden çıkması da mümkündür. İbn Haldûn’a göre büyük tüccarların bazı devlet makamlarıyla gelecek olumsuzluklardan korunmak için iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgular.[43]  

    İbn Haldûn ticaretle uğraşan kişilerin karakterleri hakkında da ilginç tespitlerde bulunur. Ona göre, genellikle ticaretle meşgul olan kişiler düşük ahlaklı olur. Çünkü ticaret yapan kişi sürekli karşısındaki kişiye karşı üstün gelmek ister. Bu durum zamanla karakter halini alır. Daha da kötüsü ticarette hile ve aldatmayı meslek ve karakter haline getiren tüccar ise rezillikle tavsif edilir. Ticaretle meşgul olanlar arasında onurlu ve üstün ahlaklı kişiler de vardır. Ancak bunların sayısı çok azdır.[44]   

    İbni Haldun’a göre kazancın bütününü sermaye ile ilişkilendirmek doğru değildir. Bunun sebebi sermayeden kar elde etmede ve kazanca dönüştürmekte emeğin payının inkâr edilemez olmasıdır. İbni Haldun’a göre emekten yoksun olan ve spekülasyona, hileye, aldatmacaya başvuran bir tüccar kumarbaz gibidir. Bu tür bir ticaret varlığı itibariyle meşru olmadığı gibi bireyin ahlakı ve psikolojisi üzerinde de sakıncalı etkiler meydana getirebilir. İnsanın yaradılışı gereği az sürede çok mal kazanma arzusu onu hile ve spekülasyona yönlendirebilir.[45]

    7.     SANAT ve MESLEKLER

    İbn Haldûn’a göre sanatı oluşturmanın iki yönü vardır. Bir yönü ilmi ve fikri, diğer yönü ise cismi ve maddidir. Sanatın maddi-cismi yönü onun en mükemmel yönüdür. Çünkü bu suretle nakli daha rahat olur. Bir haber veya düşüncenin nakline oranla mücessem bir sanatın taşınması ve ona bakılarak elde edilecek olan meleke daha mükemmel olur. Sanatın ilmi- fikri yönü tekrar ve sürekliliğe dayandığı için sanatın temelini oluşturan adım meleke olarak ifade edilir.[46]

    İbn Haldûn sanatı başka bir açıdan üçe ayırır: 1- İster zaruri olsun veya olmasın geçim kaynağı olarak gerçekleştirilen sanatlar, 2- insanın özelliği olan düşünceye özgü sanatlar ve 3- Askerlik sanatı.[47]  

    İbn Haldûn’a göre en iyi sanatlar, medeni umranın mükemmelleşmesi ve çoğalmasıyla gerçekleşir. Ona göre şehir kalabalıklaşıp medenileştikçe sanatlar tezahür eder veya mükemmelleşmeye başlar. Bedevi ve nüfusu az olan toplumlarda insanlar daha çok yeme, içme, barınma ve güvenlik gibi kaygılardan dolayı ince sanatlar ortaya koyamazlar. Ancak bazı kaba sanatlar üretebilirler. Umran arttıkça, nüfus kalabalıklaşıp lüks yaşam tarzları ortaya çıktıkça sanatkârlardan beklentiler de artmaya başlar ve onlardan daha ince sanatlar veya yeni sanatlar ortaya koymaları beklenir. Bütün bunların yanında gerçek nitelikte sanatların ortaya çıkması ancak uzun süre yaşayan şehir ve toplumları gerekli kılar. Dolaysıyla bir toplum ne kadar medeni ve kalabalık olursa olsun eğer gerçek bir sanatı ortaya koyabilecek ömre sahip değilse orada sanat üretimi gerçekleşemez. Bazen bu süre için birçok neslin geçmesi gerekebilir.[48]    

    İbn Haldûn’un sanatı iktisadi hayatın bir parçası olarak ele alması, yaşadığı çağa göre ne kadar öngörülü olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanların fizyolojik ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmadan sanat üretemeyecekleri hakikati en güzel bir surette ifade edilmiştir.


    KAYNAKÇA

    Akşit, Niyazi, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi.Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.

    el- Husrî, Sâtî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar. Trc. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001.

    Erol, Sevgi Işık, “İktisadi Kalkınmada Değerlerin Rolü (İbni Haldun’un Perspektifinden)”. Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    Görgün, Tahsin, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 543-555. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Güngörmez, Zeynep, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013). Haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, 251-259. Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015.

    İbn Haldûn, Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406). Mukaddime. Trc. Halil Kendir. Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.


    Özel, Mustafa, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    Uludağ, Süleyman, “İbn Haldûn”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 538-543. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Yıldırım, Ertuğrul, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006.

    ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, b.y. 2002.



    [1]İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı doktora öğrencisi.


    [2]ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, (b.y. 2002), 3: 330; Süleyman Uludağ, “İbn Haldûn”,Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları 1999), 19:538-543; Niyazi Akşit, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 1: 360.

    [3]Uludağ, “İbn Haldûn”,  19: 538-543.


    [4]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [5]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [6]Sâtî el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, trc. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001), 397-399.

    [7]Tahsin Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi(Ankara: TDV Yayınları 1999), 19: 543-555.

    [8]Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406), Mukaddime, trc. Halil Kendir(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 2: 369.

    [9]Ertuğrul Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri(Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006), 84-86.

    [10]İbn Haldûn,Mukaddime,1: 371.

    [11]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 377.

    [12]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  376.

    [13]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 371.

    [14]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  372.

    [15]Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, 80.

    [16]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  379.

    [17]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  373.

    [18]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,77.

    [19]İbn Haldûn, Mukaddime, 2: 494.

    [20]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 400.

    [21]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 399.

    [22]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 495.

    [23]Mustafa Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    [24]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [25]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 405.

    [26]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491, 492.

    [27]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 520, 521.

    [28]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,31.

    [29]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401; Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 5.

    [30]Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 4.

    [31]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 522; el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401,404.

    [32]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523.

    [33]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 525; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [34]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 540.

    [35]Zeynep Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013), haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, (Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015), 251.

    [36]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523, 524.

    [37]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 407.

    [38]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 527- 530.

    [39]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 541.

    [40]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 253.

    [41]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542.

    [42]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 255.

    [43]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542-543; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 254.

    [44]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 544; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 251.

    [45]Sevgi Işık Erol, İktisadi Kalkınmada DeğerlerinRolü (İbni Haldun’un Perspektifinden), Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    [46]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 553.

    [47]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 554.

    [48]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 555-556.
  • 84 syf.
    ·3 günde
    ŞeffaflıkToplumu ile yeniden karşınızdayım uzun zaman oldu herhalde ilgimi çeken konular üzerinde bir şeyler karalamayalı. :) Kısmet bu kitabaymış. Kitaba kabataslak baktığımızda 84 sayfa gözükmesine rağmen yayınevi reklamı, kitap reklamı ve notları falan çıkarınca okunacak 61 sayfa kalıyor. Yazar 61 sayfada kendi öngördüğü toplum çeşitlerine göre fikirlerini dile getiriyor.

    Yazarın öngördüğü toplum çeşitleri
    a) Olumluluk Toplumu
    b) Teşhircilik Toplumu
    c) Apaçıklık Toplumu
    d) Porno Toplumu
    e) İvme Toplumu
    f) Teklifsizlik Toplumu
    g) Enformasyon Toplumu
    h) İfşa Toplumu
    i) Kontrol Toplumu

    Aslında hepimizin aşina olduğu konular mevcut lakin sistemli birşekilde biraraya getirilmiş hali diyebiliriz bu kitap. Tabiki bazı konularda bildiğimiz yanlış veya yazarın doğrusuyla bizim doğrumuzun kesişmediği yerler mevcut. “ Şeffalık ” kavramıyla başlamamızın doğru olacağını düşünüyorum ne de olsa kitabada ismini vermiş. Birçoğumuz şeffaflığın aslında bir özgürlük olduğu ve hatta özgürlük ve şeffalık kavramını eş tutanlarımızda mevcuttur. Lakin postmodern toplum modern toplumun ( devletin) ideoloji aygıtlarına bilgisayar ve akıllı telefonuda eklemesiyle bence insanları baskılayıcı bir şekilde gözlemeyi örtük bir şekle çevirmiş ve hatta insanların gönüllü olarak kendini teşhir etmesini sağlamıştır. Gerek yer bildirimi gerek fotoğraf bildirimi gerek video bildirimiyle…7/24 gönüllü olarak toplum kendini evini devlete açmıştır. Yazar bunu önsözünde “ Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil kontrol toplumudur.” diyerek ifade etmektedir.

    Bir diğer şeffalığın yararına(!) baktığımızda ise farklılıkları tek tipleştirmektedir. Bunun nasıl olduğunu herhâlde çoğumuz idrak edebilmektedir. Son zamanlarda epey toplumu rahatsız eden konulardan biri ünlü sanatçılar,biliminsanlarının…giydiği tek tip kıyafetler. Ne de olsa paraları olmasına rağmen bu insanlar neden hep tek tip kıyafetler giyiyorlar diye soruyorlar kendilerine. Hatta pazarladıkları şeylerden kendileri uzak durmaya çalışıyor bu adamların kafaları hiç çalışmıyor herhalde. :):) Kim bu deliler eski ABD başkanı Barack Obama hep lacivert ve gri takım elbise, New York’un ünlü sanat direktörü Mathilda Kahl hep aynı kıyafetleri, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg aynı tişörtü, ünlü yönetmen Christopher Nolan siyah pantolon ve mavi gömlek, ünlü fizikçi Albert Einstein gri takım, Apple mucidi Steve Jobs aynı kıyafeti…giyiyormuş. Peki niye giydiklerine baktığımızda bu insanlar zamanlarını ne giyeceklerini düşünüp zamanı harcamamak için ve ayrıca giydikleri şeyin onları stres altına sokup verecekleri kararlara etki etmemesini sağlamak için bu yolu seçmişler. Herhalde bizde olsa cevabı bunlar cimri, para harcamamak için tek tip giyiniyorlar olurdu. Buda bizim ne kadar teknoloji ile iç içe geçtiğimizi güzel gösteriyordur. Yazarımız bu konuda “ Şeffaf iletişimin her şeyi düzgünleştirici, hizaya getirici bir etkisi vardır. Eşzamanlılığa ve bir örnekliğe yol açar. Ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlaması şeffaflıktan kaynaklanır. Böylelikle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir.” diyor. Şunun unutulmaması gerekir burada bir zorlamadan çok gönüllü bir kölelik mevcuttur. Hani biz kendi özgür irademizle karar alıyoruz söylemi vardır ya. Oysa size sunulan seçenekler arasından seçim yapmak özgür bir iradenin kısmi seçeneklere hapsolmasıdır. Bir nevi simülasyondan tercihlerde bulunmaktır.

    Günümüzde “ Özlem duymak “ kavramı tozlu raflara kaldırılmıştır. Çünkü insanlar arasındaki mesafeler maalesef şeffaflığın ikiyüzlülüğüne feda edilmiştir. Asla iletişimin özgürleştirici yanını yadsımıyorum. Lakin insanlar artık olduklarından çok ideal bir ben çizmektedirler sosyal ağlarda ve bu şekilde karşı tarafı aldatmaktadırlar. İlişkilerde bir boşluk olması gerekir, mekânsal veya zamansal çerçevede. Eğer bu boşluk bulunmazsa bu tarz ilişkilerin kısa süreli veya bir amaç üzerine kurulduğuna emin olabilirsiniz. Misal bir çift birbiri hakkında her türlü bilgiye sahipse bu ilişkinin süresi kısalmış ve ölme yoluna girmiştir. Boşluk olarak nitelediğimiz gizem ilişkileri ayakta tutmaktadır. Günümüzde şeffaflık ilişkilerde çekicilik ve canlılıktan yoksun bırakmaktadır tarafları. Şeffaflık kavramını burada doğru söylemekle bir tutmuyorum asla bu anlaşılmasın tabiki ilişkilerde doğru söylenmelidir lakin arada gizem bırakılması bu ilişkinin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Bu konuda yazara kulak kabarttığımızda ise “ Almancada ‘mutluluk’ ( Glück ) kelimesi ‘ boşluk ‘tan ( Lücke ) gelir. Bu kelime Ortaçağ Almancasında ‘Gelücke ‘ şeklindeydi. Yani boşluğun olumsuzluğuna yer vermeyen bir toplum mutluluk içermeyen bir toplum olacaktır. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk bırakmayan düşünme ise bozularak hesaplamaya dönüşür.” diyor.

    Hiç dikkatinizi çekti mi sosyal ağlarda genelde like/beğendim yargısı olmasına rağmen dislike/ beğenmedim yargısı ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Bunun sebebi her şeyi olumlu gösteren toplumun ilişkileri sekteye uğramasın düşüncesi olabilir mi? İletişimin olumsuzluğu sosyal ağları sekteye uğratıp üye sayısını düşürebilir mi? Bunların cevaplarını size bırakıyorum. Bu eleştiride 1000kitap kadrosu nerede? :):)

    Hatırlayanlarınız vardır hatta benden yaşça büyüklerim bunu daha iyi anlayıp daha iyide anlatacaklarını düşünüyorum : Fotoğraf. Fotoğraf 2008 yılına kadar herhalde hala o basılı olma halindeki anlamı çok yüksekti. Çünkü başkada bir örneği olmayan ve bir geçmişin karelenmesinden çok daha anlam yüklü olan anın ölümsüzleştirilmesi. Her fotoğraf karesi özellikle seçilir ve dikkat kesilirdi insanlar o karenin boşa harcanmaması için. Çünkü çok önemliydi o karenin yanmaması ve şahısların en ideal hallerini sergilemesi. Ne de olsa bir daha çek ben çirkin çıktım demek gibi bir şansınız yoktu. Herkes en güzel elbisesini giyer olmadı kendine bir çekidüzen verir, saçını düzeltir gülümsemesini veya o andaki hüznünü takınırdı. Sonra ne mi oldu fotoğraf makinesi olan akıllı telefonlar, çok fonksiyonlu fotoğraf makineleri…icat oldu hani tüfek icat oldu mertlik bozuldu denir ya aynı şey burda da geçerli o anlar o anlam başını alıp gitti. Şimdi onlarca fotoğraf karesine sığdırılamayan samimiyetsiz anlar, tek çekimlik tek paylaşımlık olan bir daha geri dönüp bakılmayan anılmayan fotoğraflar dolu telefonlar. Aslında basılı fotoğraflar bir maddeye basıldığından dolayı bir olma hali mevcuttu. Hadi Roland Barthes ve yazara kulak verelim “ Dijital fotoğrafçılıkta negatif yoktur. Ne karanlık oda ne de banyo gerekir. Öncesinde bir negatif bulunmaz. Pozitiften ibarettir. Olma, yaşlanma ve ölme. ( Fotoğraf ) sadece ( çürüyüp giden ) kağıdın kaderine ortak olmakla kalmaz, daha sert bir maddeye basıldığında da aynı derecede fanidir. Canlı organizma gibi filizlenen gümüş parçacıklarından doğar, bir an serpilir ve hemen sonra yaşlanmaya başlar. Işık ve nemin hücumuyla solar, zayıflar ve yok olur…” diyor. Aslında belkide biz abartıyoruz sonuçta her nesil nostalji özlemi duyar. :)

    Kitap okuyan, sinemaya veya tiyatroya giden, ilgilendiğimiz konuya ilgi duyan birilerini görünce nedense sebepsiz bir mutluluk kaplar içimizi oysa olağan şeylerdir yoksa olağan değil mi? Belkide bize empoze edilmeye çalışılan şeylerden farklı bireyler gördüğümüz için mutlu oluyoruzdur. Hani ülkesinin istikbalini düşünüp ama müfredat var demeyen öğretmenleri görmektir mutluluk. Bize televizyonlarda veya diğer iletişim araçlarında örnek diye gösterilenlere hiç dikkat ettiniz mi? Misal konuşmalarına, el hareketlerine, mimiklerine … nedense ben çoğu zaman onların ne dediklerinden ( zaten pekte kayda değer bir şey anlatmıyorlar ) çok bu özelliklerine dikkat ederim. Çünkü ben insanların söylediklerinden çok ne yaptıklarına bakmayı tercih ediyorum. Çokta yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Peki bu tipleri tasvir etmeye çalışsak herhalde çoğu şık giyinen, albenisi olan, diksiyonuna dikkat eden, belli sorulara hazırlanıp gelmiş, iki eylemi aynı anda organize edecek kabiliyeti olmayan…şahıslardır. İç birikimden yoksun dışa yatırımlık şahıslardır. Sonuçta iş yapan iç değil dış görüntü fikri mevcut toplumda da. Hatta içe yatırım yapılmaz dışa yatırım ise epey revaçta olan bir durum haline gelmiştir bu tarz toplumlarda. Misal estetik ameliyatlarında çığır açmaya başlar bu ülkeler. Ben de mi yaptırsam ne bildiğiniz gibi bende de kellik var neyse bu başka bir konu bunu bi ara konuşalım. Sonuçta görüntü önemliymiş öyle deniyor. :)

    Birazda şeffaflığa güç ve dini çerçeveden bakalım. Şeffaf olan bir şey kutsal olur mu? Hakkında her şeyi bildiğiniz bir şeyi kutsal atfedebilir misiniz? Galiba şeffaflıktan uzaklaşan bir şeyin kutsallaştırılması daha kolaydır diyebiliriz sonuçta bunu mitler ve mitoloji ile veya gizem ile desteklemek daha kolaydır diye düşünüyorum. Dinlere bakıldığı zaman Semavi dinler daha çok tarihsel öğelerle desteklenmektedir bir felsefi altyapıdan uzaktır Uzakdoğu dinlerine baktığımızda ise tarihsel arka plandan çok bir felsefi altyapıyla ayakta durmaktadırlar. Burada hangisi doğru demek hata olacaktır ben burada sadece durum analizinde bulunmaya çalışıyorum takdir sizindir bu konuda. Augustinus, Tanrı’nın arzu uyandırmak amacıyla metaforlar kullandığını ve Kutsal Metni kasıtlı olarak müphemleştirdiğini söyler: “ Bu şeylerin adeta mecazi bir giysiyle örtülmüş olmasının nedeni inanç içinde araştıran insanın zihnini çalıştırmak ve çıplak (nuda ) ve açık (prompta) olarak sunularak değersiz bir görünü kazanmalarını engellemektir… Mecazi esvap kelamı erotikleştirir, onu bir arzu nesnesi düzeyine yükseltir. Kelam mecazi olarak giydirilip kuşandırıldığında baştan çıkarıcı etkisi artar. Saklılığın olumsuzluğu yorumbilgisini erotik hale getirir. Keşfetme ve çözme , haz dolu bir ifşa halini alır. Enformasyonsa çıplaktır. Çıplaklığı Kelamın bütün cazibesini yok eder. Onu düzleştirir. Sırdaki kapalılık ( die Hermetik ) şeffaflık uğruna ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir şeytanlık ( Diabolik ) değil, bir simgecilik, hatta görünüşte bile olsa derinlik oluşturan özel bir kültür tekniğidir. “

    Bu konu üzerindeki düşüncelerime son verirken bi noktaya daha değinmek istiyorum. Kontrol toplumu, öznesi dış bir zorlama sonucu değil kendi ihtiyacı nedeniyle şeffaflığa soyunmaktadır. Bu da kurban ve faili aynı kişide toplamaktadır.

    Bugün gözetleme, genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor. İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa. Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar. Dijital panoptikondaki mahkum aynı zamanda hem kurban ve hem faildir. Özgürlüğün diyalektiği budur işte. ( syf. 72 )

    Kitapla kalın.
  • 416 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Belki de bunu baş­latmak için en doğru nokta, bazen bizim için kabul etmesi zor olan şeyler yapmış olan ama güçlü bir düzen ve din ku­rarak dehasını kanıtlayan karmaşık, tutkulu bir adamı, Hz. Muhammed'in kendisini anlamaktır; sonuçta unutulmaması gereken bir şey vardır ki Batılı mitlerin aksine, Hz. Muham­med dinini kılıç gücüne değil, barış ve uzlaşma kavramlarını vurgulayan "İslam" anlayışına dayandırmıştır.
    Bu kitabı okurken aklıma Dinler Tarihi Prof. Dr. Kadir Albayrak Hocam geldi (Ilk Karen Armstrong kitabınıda onun sayesinde Tanrının Tarihini okumuştum). O da ders anlatırken karşısında ki ogrenci onu anlattığı dinden zanneder bu kadar objektif bir ders anlatır iyi biliyorum bazı öğrencilerin dersde hangi dine inanıyorsunuz sorusu sorduklarını ve o da cevap olarak gülerek arayıstayım dediğini Karen Armstrong objektif olmasada objektif bir kitap kaleme almış.
    Kitabın için kaynak gosterimi batılı yazarların sözleri konusunda biraz az olsa da ve 3. el kaynaklardan başvurmuş olması zorlaştırdı. Bizim islami kaynaklara gelince Kur'an kerimden sonra Ishak ve Taberi'yi çokca yararlanılmış fakat Ibni Ishak ya da daha fazla önemli IBNI Hişam ve Ibni Sa'd'a yer vermemiş bu kitabın eksilerinden birisi. Ama peygamberimiz hakkında yazılan batılı kaynaklar içerisinde en iyilerinden birisi diyebiliriz. Bir çok kişinin aktardığı rivayetlerde kaynak göstermemiş bu durum kitaba zarar verecek bir durum değil. Uslubu bilimsel eser olmasına ragmen akıcı ve düzenli ve dogru sekilde okuru sıkmayan betimlemelere yer vermiş.

    Kitabın içeriğinde ise yazar tartışmalı gelen rivayetlere yer vermiş ve kendine yakın gelen rivayeti söylemekten sakındaysa da anlatımın içeriğinde anlayabiliyorsunuz. Garanik hadisesi ve onun üzerine yazılmış olan Salman Rusdi Şeytanın Ayetleri kitabına islam dünyasının tepkisinin uzerinden yapılan batılıların elestirini elstirmis. Kitabı ve kitapla ilgili kitabı yazmamın nedeni, Batılı insanların çoğunun İslamiyet ile ilgili bilgilerinin büyük ölçüde Rüşdi'nin kita­bına dayanmasıydı. Hz.Muhammed'in gerçek hayat öyküsünün de okurlara sunulması gerektiğine, çünkü dünya tarihi boyunca gelmiş geçmiş en önemli insanlardan biri ol­duğuna inanıyordum. Çoğu kişi benim gibi kafir bir kadının sevgili peygamberleri hakkında yazma cüretini göstermesi karşısında Müslümanların sert tepki vereceğine inandığından, kitabım için bir yayıncı bulmam çok zor oldu ve çoğunluk bu kitap yayımlandığı takdirde, benim Rüşdi'nin kategorisine sokulacağımı söylüyordu. Ama o zor dönemde Müslümanla­rın kitabıma gösterdikleri yakın ilgi beni çok etkiledi. Müs­lümanlar ve ciddi İslamcılar, sorun çıkarmaya çalışan kaçık bir rahibeden fazlası olduğuma inanarak beni ciddiye alan ilk insanlar oldular. Sonraki on yıl boyunca, Batı'daki özgün
    İslamiyet korkusu yatışmaya başladı. Eski önyargılar zaman zaman hala ortaya çıkıyordu, ancak insanlar Müslümanlara karşı giderek daha hoşgörülü olmaya başladılar.

    Diyerek yazma sebebini ve onunla ilgili önyargılarını anlatmıştır.

    Ebrehe ve fil vakası olayında ilk önce az tutulan hastalık rivayetini vermiş sonra çok bilinenen ebabil kuşları rivayetini vermiştir.
    Rahip Bahire olayına değinmesi beni şaşırtmadı.

    Gençlik yılları ve güvenirliği konusuna değinilmiş ve Hacer-ül Esved olayinda ki hakemliğini de ornek göstermiş.

    Ilk vahiyle ilgili cesitli rivayetlere yer vermiştir.
    ... ..
    ..... .....

    Kitabı okuyun