Olaylara yalnızca pencereden bakmıyoruz. Bizden götürdüklerine de, bize getirdiklerine de bakıyoruz. Her kış baharıyla gelir. Hayatın kendisi acı tatlı değil midir ki zaten? Hep bir mücadele, uğraş alanlarımız, hayata tutunma hayatta kalabilme, ideallerimiz, yapmak istediklerimiz, hayallerimiz, imtihan dünyasında yolcu değil miyiz ki? Bu yolculuk hem çok derin, hem de uzun bir yolculuk. Kimini alıp götürür, kimini de alıp getirir uzaklardan yanıbaşımıza.
"Hüznün tatlı hiçbir tarafı yok. Çok uzun süre kalırsa, üzüntü insanı tüketebilir. Kök salıp kendini insanın ruhuna gömer, ta ki her düşünce çok ağır, çok acı verici gelene kadar."
.
Tarifin sonuna “ Ağız tadıyla yiyin” yazmış. Diğer tariflerde bu yok. Babaannemin oralarda bir yerlerde olduğunu hissettim. Ağız tadıyla yemek.. Ağız tadının ne olduğunu Selime Teyze’den dinlemiştim. Mustafa’m giderken ağzımın tadını da aldı götürdü, demişti. Benim ağzımın tadını da böyle alıp alıp gitmişlerdi. Oysa ne severdim tatlıyı çocukken. Bütün o tatlar, kalbimi kıran, canımı yakan, içimi sızlatan anılarla silinmişti damağımdan. Şimdi sütlaç karıştırıyordum. Fırat mutfak masasında oturmuş keyifle beni izliyordu. O “ Altı harfli bir tatlı mısın sen Meltem” diye sordukça küçülüyordum. Üstümdeki ağırlık gidiyor, yeniden sevilen, çok sevilen bir kız çocuğu oluyordum.
.
.
Bana bir şey olmuştu o gün. Beni çocukluğun tatlı, uysal,tülsü dünyasından palas pandıras çekip çıkaran bir şey. Sadece çok güzel şeylerin insanın içinde uyandıracağı bir kederle ilk o gün tanışmıştım. Geceleri yüzümü yastığa gömüp ağlarken sevinçten mi, yoksa hüzünden mi ağladığımı bilemediğim bir kendini bilmezlik gelmişti üzerime. Dizginlerini tutmakta zorlandığım yabani at gibi bir şeydim artık. Bıraksalar dünyayı koşacak haldeydim. Aşık olmuştum.