"O, bir tâlibin hâline teveccüh eder ve bu yönelişle isteklinin gönlünde bir pencere açılır. Talib, teveccüh ve ihlâsı miktarınca o deryadan kanar... Demiştik ki, bu faydalanış şeklinde, sâlikin, feyzin nereden geldiğine dair bilgi sahibi olması şart değildir."
"İkinci şekil olarak sâlik, istidat ve ihlâsı noktasından mürşidin kalbine bizzat teveccüh eder ve teveccühünde, yavrunun ana memesinden süt çekmesi gibi, onun feyzini cezbeder. Eğer birinci ve ikinci şartlar bir araya gelecek olursa, en tesirli ilâç meydana gelmiş olur."
"Üçüncü şekil şudur ki, sâlikin kalbinde, Celâl kelimesinin çokça zikrinden, donmuş bir okyanusa benzeyen mürşid kalbi aksetme suretiyle kendisini gösterir; ve bir pencere açılmışcasına müridin üzerine olgunluk ve hidayet yağar. Bu hâlde de yine iki taraf birbirini bilmek ve anlamakla mükellef değildir. Eğer irşad isteklisi, feyz mecrasını bir "bid'at-din usullerinde yenilik uy. durması" ile tıkayacak, yahut Sünnet Ehli itikadına aykırı bir anlayışla körletecek veya istidat cevherini bir ehliyetsize teslim ederek çürütecek olursa bu üç faydalanma tarzından da hisse alamaz ve hayret sahasına düşer."
Sayfa 353 - Ağustos 1994, “BU ASRIN SAHİBİSİNİZ!...”, Vâridât: Mehdi, İbda Yay.