Hani halının üzerine bir koltuk koyarsın, yıllar sonra o koltuğu kaldırdığında bir daha düzelmeyecek olan bir çukur kalır ya halıda. Ben o koltuktum onun hayatında. Kalkıp gittim ve onu yüreğindeki çukurla bıraktım.
Yollar, arabaların geçmesiyle açılmış, oyuk, çukur. Işık yakılamaz; bu yüzden körlemesine, palas pandıras gidiyoruz. Arabalardan aşağı düşmek işten değil. Buna da pek aldırdığımız yok.
Ne çıkar; kırık bir kol, karında bir delikten daha iyi. Bazılarımız sılaya dönmek için böyle bir fırsat gözetiyar adeta.
"Cehennem nedir peki? Bunu söyleyebilir misin?"
"Ateşlerle dolu bir çukur."
"Peki o çukura düşüp orada sonsuza kadar yanmak ister misin?"
"Hayır, efendim."
"Bundan kaçınmak için ne yapman gerekir?"
Bir an cevabımı ölçüp tarttım. Sonunda oldukça münasebetsiz bir cevap verdim. "Sağlığımı korumalı ve ölmemeliyim."
Ölümle ayrılık, iki kör kuyu; birleştiklerinde ebedi bir çukur olmazlar mı? Cevapları aslında bilinen fakat kelimelere dökülünce muhatabını bulmasından korkulan sorulardı bunlar. Çünkü insan, ilerlemeye mahkûmdur. Çünkü ardına bakarak yürüyemez kimse. Geçmişe duyulan özlem, geleceği köreltir. İnsan, bir ölünün hasretine saplanırsa aslında ölen kendisidir.
Öyle ya, kim ve ne hakkında “bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığın bu “ben “i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanmaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.