• 55 syf.
    Söz konusu adam Halil Cibran ise, inceleme yaparken bile iki defa düşünmek gerekirmiş diyerek başlıyorum ikinci incelememi kaleme almaya...

    Bundan bir kaç ay evvel aynı kitaba bir inceleme daha yapmıştım. Çok geçmedi sildim. Kendimi o incelemeyi silmek mecburiyetinde hissettim. Çünkü o incelemede Cibran'ı ele alış şeklim başkaydı. Okuduğum kitaplarından yola çıkarak en saf niyetlerimle güzellemelerde bulunmuştum Cibran'a. :) İçeriği kısaca onun özgürlükçü düşünceleri, dünya vatandaşlığı, dil, dil, ırk, mezhep, dünya görüşü fark etmeksizin herkesi kucaklayışı ile alakalıydı. Yani bir çoğumuzun hasret kaldığı insan tipiydi. Ve benim de öyle. Ki çoğumuz da onu bu vasıflarıyla tanırız zaten. Dünya Vatandaşı diye bir kavram gerçekten varsa, bu kavramı en çok yakıştırdığım kişiydi Cibran. Peki ne değişti de farklı bir inceleme yazma ihtiyacı duydum? O incelemeyi silip şu an yenisini eserlerindeki 25. karede neler saklı olduğunu açıklamak için yazıyorum deyip abartmayacağım, tamam. :) Ancak gerçekten de eserlerinde bir buz dağının görünen kısmı var, bir de Titaniği bile batırmaya gücü yeten görünmeyen o dev kısım. Size az sonra bir gemiyi olmasa da farklı konularda yıkıma sebep olan o görünmeyen kısımdan bahsedeceğim.

    Arap edebiyatına büyük ilgim olduğunu beni tanıyanlar bilirler. İmkanım varsa eğer ki Arap yazarların eserlerini genelde ana dilinden okumayı tercih ederim. Ancak Cibran'ın ve bir kaç bilindik yazarın eserlerini okuduğumda kullandıkları dilde beni rahatsız eden bir şeyler olurdu. Bir cümleyi tekrar tekrar okuyup, hiç bir anlam çıkaramayıp sözlük kullandığım, sözlükle bile çevirdiğimde beni tatmin etmeyen cümle yapıları ile karşılaştığım olurdu. Ancak bu durumu diğer Arapça eserlerde yaşamazdım. İlk başlarda kitabın basımından, yayınevinden, parça parça fotokopilerin zımbalanarak kitap haline getirilmesinden yani okuduğum kaynakların kalitesiz oluşundan gibi sebeplerden bilirdim. Ancak bu durumla sürekli karşılaşmak beni rahatsız edince bir bilene danışmak gerek diyerek çıktım bir araştırma yolculuğuna. Ve sonuç olarak büyük şaşkınlık yaşadım, sizler belki ben zaten fark etmiştim diyeceksiniz, belki de yok artık diye başlayan cümlelerle kendi düşüncelerinizi paylaşacaksınız. Bilemiyorum. Fazla uzatmadan gireyim konuya.

    Halil Cibran (Jubran Khalil Jubran) 1883 yılının bir kış günü Lübnan'da dünyaya gözlerini açar. Doğar doğmaz hem Hristiyan hem de Arap olmak gibi bir çelişkinin içine düşer ki bunu çelişki olarak ilerleyen yaşlarında kendisi dile getirir ve bu durumdan belki de ölene kadar hep büyük bir rahatsızlık duyar. Çünkü ona göre Araplık Müslümanlıkla bağdaşan bir durumdur. Bu çelişki, insanların onu müslüman sanışı onu kimliksizliğe sürükler. Dinini de, ırkını da bir karambole atar ve hiç bir zaman bu iki özelliği hakkında net bir çizgi çizmez. Hep aradadır, araftadır. Ona ne Hristiyan demek mümkündür ne de Müslüman. Hatta konu ile alakalı şöyle bir sözü vardır: "Göğsümün bir tarafında İsa, diğer tarafında Muhammed oturur."

    Dönelim kaldığımız yerden çocukluğuna. 8 yaşında babası vergi kaçakçılığından hapse düşer ve hemen ardından ailesinin varına yoğuna el koyulur. Başlarını sokacak bir evleri bile yoktur artık Lübnan'da. Çaresiz kalan aile (Cibran'ın annesi ve kardeşleri) Amerika'nın Boston eyaletine göç ederler. Cibran burada göçmen çocuklar için hazırlanmış bir sınıfta eğitim görmeye başlar. Yetenekli de bir çocuktur. Çizdiği kara kalem çalışmaları ile öğretmenlerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarır. Elinden tutan diğer yetenekli genç kadınlar sayesinde bir anda kendini sanat camiası içinde bulur. Tabi bunu duyan babası durumdan hiç hoşnut kalmaz ve bir mektupla oğlunun Lübnan'a dönüp, Arapça eğitimini tamamlamasını ister. Babasını kırmak istemeyen Cibran 1898 yılında tekrardan Lübnan'a döner. Beyrut kentinde bulunan Mehadül Hikme adındaki Arap okuluna başlar. Arapça eğitiminin yanı sıra İncil'e de merak salan Cibran her iki konuda da eğitimini tamamladıktan sonra tekrardan Amerika'ya dönüş yapar.
    Amerikaya dönüşünün ardından resim yeteneğinin yanında kaleminin gücünü de ortaya koyup kendi dilinde eserler vermeye başlamıştır. Kendisi gibi çeşitli sorunlardan ötürü Arap ülkelerinden Boston'a göç eden diğer Arap şair/yazarlarla bir edebiyat akımı başlatmışlar, adına da Mehcer Edebiyatı demişlerdir. Yani "göç" edebiyatı. Bu akımı temsilen bir de dernek kurmuşlar, hızla eserler ortaya koymaya, bir de dergi yayınına başlamışlardır. Bu kişilerin başında Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Emin er-Reyhani ve İliyya Ebu Madi bulunmaktaydı.

    Bu edebiyat akımı, alışılageldik Arap edebiyatından çok farklı niteliklere sahipti. Bu sebepten ötürüdür ki bu akıma mensup şair ve yazarlar kendi toplumları tarafından dışlanmaya maruz kalmışlardır. Çünkü bu yazarlar Endülüs Edebiyatını yeniden canlandırmaya yönelik bir çalışma izleyip her ne kadar bu akıma bağlı kalmaya çalışsalar da Batı'dan etkilenmişler ve eserlerinde sıra dışı bir üslup benimsemişlerdir. Eleştiriler arttıkça artmaya devam eder. Bu akımı mistik bir edebiyat olarak niteleyenlerden tutun, psikolojik bir edebiyat akımı diyenlere kadar her kafadan bir ses yükselmeye devam eder. Ki psikolojik bir akımdır diyenlerin de bana göre haklılık payı vardır. Sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz.

    *Çeşitli sebeplerden ötürü göçe mecbur edilmiş şair/yazarların eserlerinde sürekli gurbet ve vatan hasreti konusunu işlemeleri
    *Doğar doğmaz hem Arap hem de Hristiyan olmak gibi bir çelişkiyi üzerlerinde taşımaya başlayan bu kişilerin, bir de geldikleri yere adapte olma çabaları
    *Benliklerini sürdürme arzusunu içlerinde taşırken bir yandan da yavaş yavaş asimile olmanın verdiği iç sıkıntısı
    *Bu kimlik bunalımının üzerlerindeki ağır etki, dini, dili, ahlak anlayışını reddetme, düzene başkaldırma
    *İnsanları bir kimliğe bürüyen, sınıflandıran her şeyden kaçış
    *Özgürlükçü düşünceler
    *Tüm bu karmaşa içinde işledikleri melankolik konular, karamsarlık, hayatın insana yaşattığı türlü sıkıntılar
    onların yaşadığı psikolojinin yansıması bir edebiyat akımıdır aslında belli bir noktadan bakıldığında.

    Tüm bunlar yetmez gibi büyük bir eleştiriye daha maruz kalır genç yazarlar. Genç yaşta ülkelerinden göç etmek zorunda kaldıkları ve bir Batı ülkesine yerleştikleri için karşılaştıkları dil çatışmasından dolayı ana dilleri yavaş yavaş yozlaşmaya başlamıştır. Çeşitli yazım hatalarına düşerler haddinden fazla sert tepkilerle karşılaşırlar. Artık Arapça'yı bırakmaları, bulundukları ülkenin dilinde yazmaları konusunda ağır baskılara uğrarlar. Ve artık daha fazla dayanamayıp, İngilizce, Fransızca gibi dillerde eserler vermeye devam ederler.

    Asıl konuya henüz daha yeni geldik. Biliyorum buradan öncesini biraz fazla uzun tuttum, ancak öncesini aktarmadan buraya geçiş yaptığımda şimdi anlatacaklarım havada kalacak ve bir çok soru işareti oluşacaktı zihinlerde. Tüm bu eleştirilere sıkıntılara rağmen bir anda bu kişilerin özellikle de Cibran'ın yıldızı bir anda parlıyor. En çok okunan isimlerden birisi haline geliyor. Kitapları git gide yaygınlaşıyor. Derken sorunların peşini bırakmadığı Cibran büyük bir sorunla daha karşılaşıyor. Hem de ne sorun! Kilise tarafından toplumun ahlakını bozmaya ve din anlayışını yıkmaya yönelik çalışmalarından dolayı aforoz ediliyor. Anlaması güç gibi geliyor. Bu adam ne yapmış olabilir ki kilise tarafından aforoz edilecek kadar? Anlatayım, bakalım ne yapmış...

    Kalemini satmak diye bir tabir duydunuz hiç daha önce? Ya da kalemi satılmış yazar? Duymadıysanız da şimdi açıklayacağım. Amerika tarafından kaleminin gücü keşfedilen Cibran, gurbette geçirdiği yokluk zamanında hayır diyemeyeceği bir teklifle karşı karşıyadır. Amerika ona çeşitli ideolojiler sunar, bu ideolojileri yansıtırken kalemini konuşturmasını ister ve karşılığında kitaplarının satış propagandasını yapacağını söyler. Şahsi bir idelojiyi benimsememiş bir çok yazar için bu çok cazip bir tekliftir. Ve demek ki Cibran için de öyleymiş ki teklifi kabul eder. Sunulan ideolojiler kimine göre masum, kimine göre ahlaksızlık boyutundadır.

    *Toplumdaki evlilik ve aile anlayışının yıkılması temel amaçlar arasındadır.
    *Dinler yok edilmelidir, din kavramı ortadan kalkmalıdır.
    *İnsanlar arasında Dünya Vatandaşlığı kavramı yaygınlaştırılmalı ve kimlikler yok edilmelidir. (Cibran'ı en çok mutlu eden, belki de bu teklifi kabul etmesine sebep olan madde bana öyle geliyor ki bu maddedir.)

    Bu ve buna benzer maddeler ışığında eserler ortaya koymaya başlamıştır Cibran. Basılan eserleri hızla tükenmektedir. Satış propagandaları işe yaramış, hedefe ulaşma yolunda hızla ilerlemektedirler. Toplumda bir takım sorunlar patlak vermeye başlamıştır. Cibran'ın da birliktelik kurduğu -net bilgi değil, benim duyduğum 12- evli kadın, ve daha bir çok evli kişi evliliğini sonlandırma kararı almıştır. Bir kişiye bağlı kalmayı saçma bulup ve aile kurumunu gereksiz görenler yaygınlaşmaya başlamış, boşanmaların ya da aldatmaların önüne geçilemez hale gelmiştir. İnsanların din öğretilerine başkaldırması ve bunu toplu bir hareket halinde sürdürmesiyle din kavramı tamamen yıkılmaya başlamıştır.
    SONUÇ: Cibran kilise tarafından önce aforoz edilir sonra sürgüne gönderilir.

    ***Kısa bir özet geçip konuyu toparlayacak olursak işin aslı şudur; Cibran'ın yaşadığı gurbet hayatında aldığı belli yaralar vardır ve kalemi de oldukça güçlü biridir. Bunun farkına varan Amerika ona ideolojilerini aşılayıp kalemini satın alır. Sonuç olarak her iki taraf da kazanır.

    Bu durumda sıkıntı görenler de olacaktır, ne bunda gayet normal diyenler de. Ben bu konuda şahsi bir yorumda bulunmayacağım, yorum hakkı sizlerin olsun..

    Peki bu kadarıyla bitiyor mu? Hayır... Arap Edebiyatında şöyle bir gelenek vardır; her bir edebiyat akımı için ülkelerde dernekler kurulur ve eski eserlerin canlılığını koruması adına çalışmalar yürütülür. Ancak ne var ki Mehcer Edebiyatının dernekleri tüm ülkelerde bir anda kapatılır, üstelik diğer derneklerde hiç bir problem yokken. Bu büyük bir problemdir, çünkü bu kişilerin eserleri basılmaya devam edilmeli, unutulmamalıdır. Benim de üniversitede kitaplarını bizzat ders kitabı olarak okuduğum Hüseyin Yazıcı isminde bir Arap Edebiyatı uzmanı ne hikmetse bir anda Amerikaya gider. Uzun süre orada kaldıktan sonra devasa bir tez ortaya koyar. Konu: Mehcer Edebiyatı. En çok üzerinde durulan isim: Halil Cibran. Ve tezde bunların hiçbirisinden bahsedilmez. Cibran, gurbette ömrünü geçirmek zorunda olan, türlü baskılara ve eleştirilere maruz kalmış, tek derdi edebiyat olan, buna rağmen türlü sıkıntılar çekmiş bir yazardır... Okusanız Cibran'a acırsınız. Kendi düşüncelerini neden Amerikada yazma ihtiyacı duydu diye insan düşünmeden edemiyor.

    --------------------
    Ve son olarak ERMİŞ kitabına bir kaç cümlelik yorumda bulunup konuyu noktalayacağım. Kitabın orijinal adı NEBİ'dir. Yani peygamber demek. Ancak zannediyorum ki tepkilere yol açmaması açısından ya da farklı sebeplerden dolayı öyle uygun gördükleri için Türkçe'ye "Ermiş" olarak çevrilmiştir. Arapça'da Ermiş kelimesinin onlarca karşılığı varken yazar neden peygamber anlamına gelen bir kelime tercih etmiş o da ayrı bir tartışma konusudur. Kitapta benim en çok dikkatimi çeken nokta şu idi. Ermiş sıfatına sahip kişi yani El Mustafa, yıllardır kaldığı kentten eve döneceği zaman halk tarafından durdurulur ve kendisine çeşitli sorular yöneltilir. Oldukça bilgili, görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş nitelikte birisi olan Ermiş, yöneltilen her bir soruya şiir niteliğindeki cümleleriyle yanıtlar vermektedir. Aşk, evlilik, güzel, özgürlük, suç, ceza nedir gibi onlarca soruya cevap verdikten sonra, "Din nedir?" sorusuna cevaben "Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki? diye cevap vermesidir.

    Din kimilerine göre gerçekten de budur, güzellikle yaşamak, kötülükten uzak durmak, ahlaklı olmak. Ama bu anlayışın kilise ile çok uyuşan bir yanı yoktur, çünkü kilisenin ve kutsal kitabın insanlara aşıladığı belli din öğretileri vardır. Cibran bu sözüyle tüm bu anlayışın önüne geçmiştir ve kilisenin tepkisini çekmeye başlamıştır. Kitaptan bu örneği yukarıda anlattıklarıma istinaden, kendisine sunulan ideolojiyi kitaplarına nasıl işlediğini belirtmek ve biraz daha somutlaştırmak adına verdim. Sizler dikkatle okuduğunuzda buna benzer bir çok şeyin farkına varırsınız zaten. Ben ilk okuduğumda tüm bunlardan habersiz olduğum için pek farkına varamamıştım, ancak şimdi okuduğumda anladığım şeyler çok daha farklı oluyor.

    // Kitapla alakası yok ama Cibran ile aynı durumda olan hepimizin de çok iyi tanıdığı bir yazar daha var; Amin MAOLUF. Anlattığım çoğu şey onun için de geçerlidir. Ölümcül Kimlikler kitabında konuya hiç vakıf olmamama rağmen onun da kimliksizlik savunması, kendisini Cibran'a çok benzetmeme sebep olmuştu. Zaten araştırdıktan sonra onun kaleminin de Amerika elinde olduğunu öğrendim. Onun kitaplarını okurken de bu anlattıklarımı göz önünde bulundurarak okuduğunuzda önceden fark etmediğiniz sonradan gözünüze çarpan çok şey olacaktır. //

    Bu ikinci incelememde, diğerini sildiğimden beri yaptığım araştırmaların sonuçlarına genel hatlarıyla değinmeye çalıştım. Buna rağmen biraz uzun oldu. Sonuna kadar okuyanlara vakitlerini ayırdıkları için teşekkür ederim. Bol kitaplı günleriniz olsun...
  • Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı.
    -Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, beni laf mermisi manyağı yapan çevreme mi kızayım bilemiyorum.
    -Bitti mi?
    -Evet bitti.
    -Biraz rahatladın mı?
    -Hem de nasıl!
    -O zaman bir kahve içelim, sonrasında sakin sakin konuşalım.
    Kahveler geldi, dumanı üstünde hem de en sadesinden… Yavaş yavaş yudumlamaya başladık. Göz ucuyla da onu izliyorum. Epey bir sakinleştiğini görebiliyorum.
    -Ver şu kağıda bir de ben bakayım.
    Baktım, ama işin doğrusu ben de hiçbir şey anlamadım. Anlaşılacak gibi bir ifade veya ibare de değildi zaten. Anlayacağınız Arapça bir takım karışık kuruşuk harfler. Sağından baktım, solundan baktım, anlaşılır gibi değil. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya okumaya çalıştım hiç bir anlam veremedim. Doğrusu ben de bunu bekliyordum. Aslında bu notu, bilgi sahibi biri de yazmış değildi. Bir ihtimal, üzerinden yüzlerce kopya alınması sonucu bozula bozula bu hale gelmiş, ilk anlamını ve şeklini tamamen kaybetmiş bir ibare. Bir başka ihtimal de, Arapça harfleri yazmasını şöyle böyle öğrenmiş acemi birinin kötü bir şakası… İçimden bunları düşündüm, ama söylemedim. Çünkü olay çok büyümüş ve neredeyse içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Böyle basit bir şey söylemem, hem onu tatmin etmez hem de cinci veya medyum denilen adamların kucağına düşmesine sebep olurdu. Tanırdım, iyi bir insandı. İşinde gücünde. Kimseye bir zararı olduğunu, ne gördüm ne duydum. Böyle birinin elinden tutmak ve müşkilini halletmek gerekirdi. Nice bu yolla işi ve sağlığı bozulan insanlar vardı…
    -Eh artık, bu kahvenin üstüne sohbet gider. Biraz sonra şöyle bir çay da söyleriz, sohbeti biraz daha koyulaştırırız.
    -Vallahi o kadar rahatladım ki, ne işe gitmek ne de bizimkilerin yüzlerini görmek istiyorum.
    -Burası senin, istediğin kadar oturabilirsin. Allah’tan benim de bu gün işlerim çok yoğun değil. Ama önce şu senin sorununu bir konuşalım. Çözebilir miyiz? Bilemem. Ama en azından içindeki derdi boşaltıp biraz rahatlatabiliriz. Ne demiş Ulu Peygamber “çok sıkıldığınızda veya bunaldığınızda pozisyon değiştirin, oturuyorsanız kalkın, ayaktaysanız oturun. Olmadı, gidin bir abdest alın, yüzünüz görünüz açılsın şöyle. O da mı olmadı? Bir dostunuzun yanına gidin sohbet edin…” Bu en son ve en etkili çaredir. Sen bizi dost bilmişin, derdini açmışın, eh bizim de bunun altında kalmamamız lazım. Daha da önemlisi yarın O Ulu Peygamber ile mahşer günü karşılaştığımızda, nasıl bakarım yüzüne? Kalpleri bilen Yüce Allah’a ne cevap veririm? Bir Müslümanın derdiyle dertlenmez, derdine çare aramazsam…
    -Allah senden razı olsun. Beni sakin sakin dinledin ya, bu bile bana yeter. Hele şu kahveden sonra, içim epey bir yatıştı.
    -Gelelim meseleye! Sana büyü yapıldı mı bilemem. Bu kâğıdı oraya koyanın ne maksatla konduğunu da bilemem. Gelişmelerden hareketle şöyle bir tahmin yürütebilirim. Belli ki bunu oraya koyan kişi, kâğıdı senin değil başkasının görmesini istemiş. Ama esas hedef sensin. Niye başkasının görmesini istemiş? Çünkü senin etkilenmeyeceğini biliyor. Seni, çevrende oluşacak panik yoluyla etki ve baskı altında alacağını düşünmüş. Görünüşe bakılırsa, başarılı da olmuş… Öyleyse buradan başlamalıyız. Önce her kimse, o şahsın amacını boşa çıkarmalıyız. Bunun için de, sakin ve sabırlı olmalıyız. Onun amacı bizi önce korkuya, ardından telaşa sevk etmek. Telaş halinde art arda hata yapacağımızı ve kurduğu tuzağa düşeceğimizi düşünüyor olmalı…
    -İyi de bizimkilerin zihnindeki bu büyü meselesini nasıl çözeceğiz. Benim esas sorunum bu kâğıt veya büyü değil, bizimkilerin panik halleri…
    -Onu da sakince ele alalım. Büyü konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. İnsan etki altında kalabilen bir varlıktır. Bazen biyolojisi psikolojisini bazen de psikolojisi biyolojisini etkiler ve bozar… İnsanın ruh-beden bütünlüğü şeklindeki varlığı, buna zemin hazırlayan temel etkendir. İnsanın psikolojisine hem görünmeyen varlıklar hem de görünen varlıklar tesir ederler. Şeytanlar vesvese yoluyla insanın moralini bozmaya çalışırken melekler iyi duygularla insanları iyilik üzere tutmaya çalışır. Ancak son karar, akıl ve irade sahibi insanın kendisine aittir. Şeytan tarafına meyletmek de, melek tarafını tercih etmekte… Aslında şeytanın da, meleğin de insan üzerinde telkinden öte bir otoritesi yoktur. Ancak insan, görmediğinden olacak hem meleği hem de cini kafasında olduğundan daha fazla büyütür. O yüzden cin şeytanı insanın bu abartılı duygusundan da yararlanır. Nitekim Hz. Adem ve Havva’yı İblis, yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekleşecekleri vaadiyle kandırmıştı. Onlar da kanmıştı. Ne zaman gerçeği anladılar? Hata ettikten sonra. Ama olan olmuştu. Hatadan dönüşün tek yolu vardı: Allah’a sığınmak. Onlar da bunu yaptılar. Allah’a sığınarak ve bağışlanma dileyerek hem yanlış düşünceden hem de günahtan kurtuldular. Anladılar ki, melek de bir kuldur. İnsanın melek olması da söz konusu değildir. Hâlbuki Yüce Allah onları daha önceden uyarmıştı. Şeytan sizin düşmanınızdır, diye. Ancak ölmeden önce yapılan samimi her tövbe makbuldür. Hatta böyle içtenlikle tövbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Adem babamız, Havva anamız bu konuda bize güzel bir örnektir. Şeytan insanlardan da olur. İşte bu kâğıdı oraya koyan da, böyle bir şeytandır. Niye, çünkü size kötülük yapmak istiyor. Kötülük peşinde olan her insan bu yönüyle şeytandır. Bu şeytanların tuzağına düşmemenin en iyi yolu, onların kapsam alanına girmemektir. Girilmişse derhal oradan çıkmaktır. Allah insana akıl ve irade vermiş. Bu ikisini sağlam kullandı mı insan, kesinlikte onların etki alanından kurtulur. Sigara bırakmak gibi bir şeydir. Yani her şey, kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanların telkinlerini ciddiye almamak bile, boşa çıkarmanın bir yoludur.
    -Şimdi siz, bana Allah’a sığın ve kurtul mu demek istiyorsunuz… Ama bu büyü olayı biraz farklı değil mi?
    -Biraz farklı görünüyor, ama aslında insanları korkutma noktasında aynı işlevi görüyor. Büyü yaptıranın amacı korkutmak ve yıldırmaktır. Büyü yapılan korktuğunda, amaç yerine gelmiş olur. Korku, telaşı tetikler; telaş, korkuyu biraz daha büyütür. İşte korku sarmalı dediğimiz şey böyle gerçekleşir. Tipiye yakalanmış insan gibi, olduğu yerde dönmeye başlar. Gittiğini zanneder, fakat bir türlü varacağı yere ulaşamaz. Bıkar, yorulur ve olduğu yere çöker kalır. Böyle olan kişinin kendini kurtarması çok zordur. Mutlaka dışardan bir desteğe ihtiyacı vardır. Birisi elinden tutacak, içinde girdiği fasit dairenin dışına çıkartacak onu.
    -Nasıl olacak bu?
    -Büyü tecrübesi, görülebilen ve aktarılabilen bir olgu ve olay değil. Ancak bunun karşısında insanların nasıl bir davranış sergilediği hususunda bir tecrübe birikimi var. Biz de bu birikimden yararlanacağız. Önce bu tecrübeler içinde en güvenilir olanını bulmak lazım.
    -Anladım. Büyü, aslında bizim güven duygumuzu yıkmayı amaçladığına veya yıktığına göre, öncelikle bu güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Bu da en güvenli çareye başvurmakla mümkün.
    -Evet, tam da onu diyorum. Gelen bilgilere göre Peygamberimize Yahudiler bir büyü yapmışlar. Bu büyü, O’nda bazı rahatsızlıklar meydana getirmiş. O sırada vahiy meleği Cebrail, Felak ve Nas surelerini getirmiş ve büyünün etkisinden bu sureleri okuyarak kurtulabileceğini bildirmiş. Neticede Yüce Peygamber, bu sureleri okuyarak Allah’a sığınmış ve büyünün etkisinden kurtulmuş. Bu gelişme, bizim için güvenilir bir tecrübedir. Zaten her iki surede de Allah’a sığınmak emredilmektedir. Felak Suresinde, yarattığı her şeyin şerrinden, gece entrikaları düzenleyenlerin, düğümlere üfleyerek kötülük peşinde olanların ve haset ateşi yakanların şerrinden aydınlık sahibi Yüce Allah’a sığınmamız istenir. Nas Suresinde ise, bize vesvese veren insanların ve cinlerin şeytanlarından yegâne irade ve güç sahibi Allah’a sığınmamız emredilir.
    -En doğrusu bu. Yüce Peygamber’in Sünnetine uyarak ve getirdiği ilahî Kitabı rehber edinerek dertlerimizden kurtulmak. İyi de, bizimkileri nasıl ikna edeceğiz.
    -İnsanları ikna etmek kolay değil. İkna olabilmesi için insanın önce güvenmesi, kabullenmesi ve teslim olması gerekir. Ama hepsinden önemlisi ve önceliklisi güvenilecek insan... O kadar ağzımız yandı ki, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Onun için, işin kolay diyemiyorum.
    -Doğru vallahi, işim çok zor…
    -Aklıma gelen, onları çözümün bir parçası haline getirmek. Bu, ikna etmenin en iyi yolu olabilir.
    -Nasıl olacak?
    -Bu konuda iki hususu halletmemiz gerekiyor. Birincisi sizinkilerin korkusunu gidermek, ikincisi ise kendilerine güven kazandırmak. Bunların ikisi birbiri ile bağlantılı. Onların korkuları bu kâğıdın bir felaket getireceği. Öyleyse önce o korkuyu yenmemiz gerekiyor. Bunun yolu kâğıdın ve içinde yazanların Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremeyeceğini bilmeleri. Bunun için Hz. İbrahim’in putları kırması gibi, o kâğıdı onların gözü önünde imha etmemiz gerekiyor. Yani imha anına hepsi şahit olmalı. İkinci aşama, güven kazandırmak. Güven için iyi bir tutamak lazım. Çünkü Yüce Allah, sağlam kulpa tutunan kurtulur, buyuruyor. En sağlam kulp, Allah’ın iradesi ve gücüdür. O’na sığınmak, bu kulpa tutunmaktır. Anlayacağın, Ulu Peygamber’in yaptığı gibi Felak ve Nas Surelerini okumak. Şöyle ki, kâğıdı onların gözü önünde imha ettikten sonra Felak ve Nas surelerini üçer kez okumalarını söyleyeceksin. Bu mesele, her akıllarına geldiğinde bu sureleri okumaya devam edecekler. Ta ki, unutana veya olayın etkisi kayboluna kadar… Unuttukları veya akıllarına bir daha takılmadığı takdirde kötü niyetli kişinin bütün amacı ve hamlesi çökmüş olur.
    -Doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir düşünce, inşallah işe yarar. Fakat bizimkilerin hallerini düşününce...
    -Önce senin Allah’a güvenmen lazım. Öyleyse buradan eve gidene kadar Felak ve Nas Surelerini oku. İnancımız nedir? Allah’tan büyük güç yoktur. Allah’a dayanan için her daim umut kapısı açıktır. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, buyruğu da bizedir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır, korku ve endişe her zaman olacaktır. Mümin korkuyla ümit dengesini kuran kişidir. Karar verip yola çıktıktan sonra, gerisi Allah’a kalmıştır. Zaten son kertede Allah’a dayanmaktan ve güvenmekten başka tutamağımız da yoktur.
    -Allah sizden razı olsun çok rahatladım. İnşallah bizimkiler de ikna olur da, şu dertten hasarsız kurtuluruz.
    -İyi niyetle, azim ve kararlılıkla yola çıktıktan sonra Rabbim kimseyi yolda bırakmaz. İmtihan dünyası burası, bu sıkıntılar olacak. Mikropsuz bünye olmadığı gibi, şeytansız dünya da yoktur. Esasen cin şeytanlarından çok, insan şeytanlarından korkmak gerek. Cin şeytanı sadece vesvese verir, öteki ise insanı doğduğuna pişman eder. Ama hiçbir şeytan, Allah’tan büyük değildir. Allah her derdin çaresini de yaratmıştır. Her zorluğun yanında, bir kolaylık olduğunu da bize bildirmiştir. Yeter ki sakin ve sabırlı bir şekilde çözüm arayalım… Allah doğruların yar ve yardımcısıdır… Yolunuz aydınlık, yüzünüz ak, alnınız açık olsun her daim…
    Cağfer Karadaş
  • Gözlerinin önünde sadece ıssızlık vardı artık, bir de bütün yolları kapatan, bütün bakışları körleştiren ve korku çığlıklarının yankılarını acımasızca yutan derin ve nüfuz edilmez karanlık vardı. Içinde sadece suskunluk vardı artık; boğucu, soluksuz bir suskunluk, bir ölüm sessizliği.
    "Çünkü tek bir anda içinde çok şey ölmüştü;" henüz doğmamış olan, ama ışığa ulaşmak isteyen bir çocuk gibi hayatına girmeye çalışan aydınlık, neşeli bir kahkaha.
    Stefan Zweig
    Sayfa 51 - Türkiyeiş bankası yayınları
  • 264 syf.
    Hümanizm+Nihilizm+Varoluşçuluk
    Olumluluk+Boşluk+Sarsıntı--Bulantı

    Sartre doğaçlama bilincin adıdır, kelimelere anlam verir. Varoluşçu yaklaşımı ile hiçliği baltalayan, hümanizmi bağlayan bir dili vardır. Dil varoluşluğun içine düşmek isteyenler için iyi ki var! Fırlatıldınız ve dünyadasınız, varsınız...

    Sartre'nin hümanizmi bireyseldir, kendini içinde barındırır. Tüm canlılar ne yapmış olursa olsun sevilmesi görüşünden ayrılmış bir görüştür.

    Tüm izmleri atarak tek başına özden önce geldiğini iddia ettiği varoluşçuluk ile rengini netleştirmiştir.
    Sartre'ye göre bütüncül bir dünya anlayışı mevcuttur. İnsan kendini ötekilerden ayrı tutamaz aynı şekilde insan özgürlüğünü isterken diğerlerinin özgürlüğünü de ister. EŞİT derecede olması önemlidir. Hakkaniyetçilik(özgecilik) bu görüşe göre doğru bir tanımlamadır. İnsan kendi iyilik hali için diğerlerinin iyiliğini ister. Kendi özgürlüğü için başkalarının özgürlüğünü de ister.

    Sartre'nin özgürlüğü, bir kafesten çıkmak ve uçmak istiyorsan geriye kalan öteki kafeslerin kapısını da açmak gerektiğidir.

    Bu kitap ağır ilerleyen, ağır ilerlerken bile zevk veren, yalnızlığı çok iyi anlatabilmiş bir kitaptır.

    Okumadan önce varoluşçuluk ile ilgili biraz bilgi sahibi olmanız gerektiğini düşünüyorum.


    "Kaşınmayan yeri kaşımayın"
    Adolph Meyer
    Siz kaşıyor musunuz varoluşunuzu? Kusacaksınız iyi yaşamayı öğrenene kadar iyi ölmeyi öğrenemeyeceksiniz..

    Varolmayı unutabilmek için metafizik dalgalar üzerinize geldiğinde atlıyor musunuz? Sürükleniyor musunuz? Sürükleniyorsanız sıradan hayatın sıradan canlılarısınız tıpkı bir karnabahar gibi, armut gibi, elma gibi.. Düşünmeden varolmayı düşünebilir misiniz varolmayı?
    Varım ve düşünüyorum. Yüzüme çarpan akşam serinliğini, denizin tuzlu kokusunu, terlediğim zamam esen rüzgarın okşayışını, güneşin ne kadar parlak olduğunu, yalnızlığın da oluşmak için gidilen yolda en makul düşünce olduğunu.. Düşünüyorum dünyaya fırlatılmış istemsiz varlığımla düşünüyorum. Duyuyorum, duyumsuyorum. Hayatın gidişine bakıyorsanız maydonozsunuz ya da hıyar O L U Ş una bakıyorum. Manzara buradan çok güzel. Arada biraz sarsıyor sonra bulantı. Lanet olsun bilincim kusmamı emrediyor. Kusmayacağım derin nefes alıyorum galiba iyi yaşamayı öğrenmeye başlıyorum iyi ölebilmek için. İçime dörtlü kuram kaçtı hümanizm+nihilizm+stoacılık+varoluşçuluk...

    Tercihler yapmak zorundasınız herşey kader ile alakalı değildir yaptığınız tercihlerin sorumluluğunu ve sonucunu üstlenmelisiniz. Kaçtığınız her şey gün gelir sizi bulur. Unutmak mı istiyorsunuz daha çok hatırlayacaksınız. Rasgele birisi olmamak için ya da bir armut olmamak için veya hıyar otantik olmalısınız. Heidegger için unutma sıradan var olma tarzıdır. O T A N T İ K O L M A M A K.
    Farkında olmak için geçmişin var oluşunuzla oluşmalısınız. Özgürlüğünüzle, sınırlılıklarınızla, yargılarınızla, düşünmek için düşünmelerinizle, ölüm-yaşam ikircikliğiniz ile var oluşmalısınız. Mide bulandırıcı kabul ediyorum KUSUN o zaman, kimse size avcunu açmayacak! Hayatın vanası sizin avcunuzda!

    Yüzleşince bulantınızla her şey daha anlamlıdır. Eşyaların bile seninle bilinçlendiği şuan içinde hiçliği kabul edecek antitezin var mı elinde?
    Uykuların kaçacak biraz sonra uyuyacağım eşyalar ben uyurken uyanacak, tenimi sıyırıp geçecek. Var oluyorum (oluyorsun) şu evle, şu yatakla, şu erkekle, şu kadınla, kendime dokunduğum parmaklarımla, şu dünya ile.

    B U L A N T I = Kapana Sıkıştım...
    Kimse çıkaramaz (s)beni (s)ben kendimi çıkarmayı istemediğim zaman.
    Var olmak için olmalı mıyız? Kapana sıkıştım(n)? olamayız var olmak oluşa giden yolu tırmanmaktır. O yol hiç bitmeyecek her şeyi bilincinle anlamlandırdığın sürece..

    Umudunuz var mı? Çok pozitifsiniz:) Siz ve bilinciniz, siz ve eylemleriniz yoksa umut diye bir kavramın varlığından söz etmek olanaksızdır. Fark etmeniz kaçınılmaz yeterince düşündüğünüz zaman oluşmakta olan oluşunuzla hüsrana uğrayacağınızı. Varoluşunuz için bir Tanrı'ya, bir dine, bir ahlak sistemine ihtiyacınız yoktur. Ama İCAT ettiniz çünkü SORUMLULUK bilinciniz sizden kaçıyor. Sınırlılıklarınızla sınırlı bir canlısınız. Sorumluluklarınızı(-mızı) yükleyecek, seçimlerinizin(-mizin) sonuçlarını fırlatıp atacak bir Tanrı'ya, dine, ahlâk sistemine ihtiyacınız(-mız) var. Özgür değilsiniz yaşadığınız her an ile...

    "İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayranlık duyulacak varlıklardır. KUSMAK İSTİYORUM."

    Hümanizmi öldürüyorum kendi var oluşumla.

    Stoacıdan daha fazlası olmalıyım Sartre'nin dediği gibi beni ilk öptüğün zamanı hatırlayabilmek için..

    Hatırlıyorsundur belki...

    "Ama hiçbir zaman bilmediğin bir şey varsa o da benim dikenler üzerine oturmuş olduğumdu; eteklerim sıyrılmıştı, bacaklarım delik deşik olmuştu, kıpırdasam daha fazla batıyordu. Orada Stoacılık para etmezdi işte. Bana dünyayı unutturmuş değildin, seni öpmek için büyük bir istek de duymuyordum, sana vereceğim öpücük çok daha önemliydi; bir anlaşma, bir bağlantı olacaktı bu. Duyduğum acı ne kadar kaba bir şeydi değil mi? Böyle bir anda bacaklarımı düşünemezdim. Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acı duymamak gerekiyordu."

    Şimdi acı duymuyorum, oluşa giden yolda şimdi buradayım ve dünya benim içimde bir köpek gibi nefes alıp veriyor. Yalnızlığın eşlik ettiği acısız bir nefes alışveriş. Hissetmen gerekiyordu sana verdiğim öpücüğün daha önemli olduğunu. Bütünlüğün ayrılışı.

    Mutlak şuursuzluğumuzu anımsıyorum artık. Şuursuzluk, bulantı..
    Hayır kusmayacağım...
    Dikenler ve kan.. Biz bir bütündük yalnız ama yapayalnız olmayan...
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü
  • Önümüzde, yerin altındaki bu esrarengiz yapıya ait dar bir geçit duruyordu. Bizim için heyecan verici bir andı; çünkü o güne kadar bizden önce oraya giren hiç kimse artık hayatta değildi. Baretlerimizi başımıza taktık, lambalarını yaktık ve parlak güneş ışığından uzaklaşarak, zifiri karanlığa doğru yol almaya başladık. Bu ani değişim rahatsızlık vericiydi.

    Aslında, en başında devam etmeye biraz çekinmiştik; çünkü içeride, daha derinlerdeki koşulların neye benzediği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Daha ileride karşılaşabileceğimiz şeyler hakkında yaptığımız tahminler de pek iç açıcı değildi. İtalyan yetkililer uzun süre, bu yeraltı geçitlerinin zehirli gazlarla dolu olduğu konusunda ısrar etmiş ve bu yüzden, içeri giriş için izin vermeden önce, başımıza gelecek ölümcül kazalardan dolayı herhangi bir sorumluluk taşımadıklarına dair bize bir anlaşma imzalatmışlardı.

    Giriş tünelinin tavan yüksekliği; ortalama 180 cm. fakat genişliği sadece 53 cm. di; yani aynı anda iki kişinin yan yana yürümesi olanaksızdı. Tünelin duvarlarında, meşale takmak için belirli aralıklarla, sağlı sollu küçük delikler açıldığını görebiliyorduk. Aşağılara uzanan bu tünel, şaşırtıcı şekilde doğudan batıya doğru ilerleyen bir eksen üzerindeydi. Arkamızda kalan girişteki ışık gözden kaybolduğunda, kendimizi kötü kokulu sessiz bir ortamın içinde bulduk.

    Çok fazla olmasa da sıcaktı ve çok rutubetliydi; fazla geçmeden kıyafetlerimiz terden sırılsıklam oldu. Tünel, binlerce büyük sivrisinekle doluydu; fakat şansımız varmış ki, pek saldırgan değildiler. Zehirli gaz riskine karşı, kimyasal filtreli toz maskelerimizi taktık. Fenerlerimizin ışığı önümüzde parlıyordu. Tünel, düz bir hat üzerinde devam etti. Bastığımız zeminin sağlam olmadığını fark ettik. Ortam, inanılmaz bir yalnızlık ve boşluk hissi vermeye başlamıştı. Her şeye rağmen, yürümeye devam ettik.

    Ortalama yüz yirmi metre kadar ilerledikten sonra tünel değişti. Kendimizi garip bir yapının içinde bulduk. Sol tarafta, tuğla örülerek kapatılmış bir kapı eşiği vardı; sağa doğru dönüldüğünde ise, tünel daha dik bir açıyla aşağı devam ediyordu. Biz de devam ettik. Kırk beş metre kadar ilerledikten sonra aniden durmak zorunda kaldık: Önümüzde bir su kitlesi vardı. Tünelin devamı, daha derinlere doğru giderek, içini dolduran su yüzünden gözden kayboluyordu. Fakat bu yeraltı su yolu da, tıpkı tünel gibi yapay olarak oluşturulmuştu. Suyun içinde atılan birkaç adımdan sonra derinlik artıyor ve ilerledikçe, aşağı yöndeki tünelin tavanına kadar ulaşıyordu. Belliydi ki; eski çağlardan bu yana, suyun yüksekliği epeyce artmıştı. Buradan geçmemiz mümkün değildi.

    Bu sualtı yoluna varmadan az önce, tünelin sağ tarafındaki duvarda bir delik görmüştük; geri döndük ve içine girdik. Buradan geçtikten sonra kendimizi başka bir tünelin içinde bulduk. Bu tünel sola keskin bir dönüş yaparak, dik bir açıyla yukarı doğru çıkıyordu; bu tünelde bizden önce başkalarının da yürüdüğü çok açıktı; ancak şimdi burası molozlarla kaplanmıştı. Zorlanarak yukarı çıktık.

    Altı metre kadar ilerledikten sonra, kendimizi oldukça sıra dışı bir şeyin önünde bulduk. Bu, tuğla örülerek kapatılmış başka bir girişti ve muhtemelen bir yeraltı odasına, dehlizine ya da tapınağına aitti. Burada, tünel sağa ve sola ayrılıyordu. Sağa döndük. Altı metre kadar sonra, tünelin molozla kapatılmış olduğunu gördük; ama tünelin, yeraltı su yolunun bittiği yerle birleştiğini orijinal araştırmalardan biliyorduk.

    Sonra mühürlü girişin olduğu yere geri emekledik ve soldaki tünele girdik. Bu tünel, bizi iki ayrı tünelin önüne getirdi. Bunlardan biri, kompleksin içine ilk girdiğimiz giriş yönünün zıt istikametinde ve yukarı meyille devam ediyordu.

    Bu tünel de, hemen sol yanındaki aşağı meyilli diğer tünel gibi, molozla doldurulmuştu; ama aradan iki bin yıldan fazla bir süre geçtiğinden, moloz biraz çökmüş, tavanla moloz arasında 45 cm.lik bir boşluk oluşmuştu. Fenerlerimizin ışığının gittiği yere kadar boşluğun devam ettiğini görebiliyorduk. Diğer ucunun nereye çıktığı konusunda ise hiçbir fikrimiz yoktu. Ben, bunu keşfetmeye karar verdim.

    Her ne kadar, geçmişte Ortadoğu'da arkeolojik sitelerdeki tünel ve mağara keşiflerinde bulunduysam; normalde, insanı kendini mezarının içinde hissettiren derin ve kapalı yerlerde ortaya çıkan panik duygusuyla başa çıkmayı biliyorsam da durumun klostrofobik olduğunu söylemek, yetersiz bir açıklama olur.

    Ben tünele girmeye hazırlanırken, Robert bana katılmayı reddetti, İtalyan arkeoloji işçileri, Gino ve Pepe de başka tarafa bakarak, anlamsızca sırt çantaları ve halatlarıyla oynamaya başladılar. Sonra bacağıma ip bağlamam gerektiğini söylediler. Amaçlarının, eğer ben tüneldeyken kalp krizi geçirirsem, hemen beni dışarı çekebilmek olmasını umdum. Sonra bu umudun anlamsız olduğunu düşündüm; çünkü bu hiçbir işe yaramazdı.

    Tünelin tavanı okadar yakındı ki; başımı yukarıdaki tırtıklı taşlardan koruyacak olan baretimle, karnımın üzerinde sürünerek, ayaklarımla iterek ve ellerimle kendimi çekerek ilerlemek zorundaydım. Başımı fazla kaldıramadığım için, gittiğim yeri yeterince görmem olanaksızdı. Eğer tünel hep aynı genişlikte -ortalama 50 cm.- devam ediyorsa, geri dönmem de mümkün olmayacaktı. Bunun bir yere çıkmasını ve dönüş yaparak geri gidebileceğim durumda olmasını ümit ettim. Aksi takdirde, geri geri sürünmek zorunda kalacaktım. Bunun zor bir iş olduğu doğruydu; ama yine de başarabilirdim. Bu yüzden fazla endişelenmeme de gerek yoktu. Yüzüm toprağa değecek kadar yakın bir durumda ve sürünerek ilerledim. O anda toz maskem, kendisi için ödenen paranın hakkını veriyordu. İlerlerken, içinde fotoğraf makinelerimin olduğu çantayı önümde itmek zorundaydım; çünkü sırtıma takmak için yeterli boşluk yoktu.

    Tünelin içinde sürünerek ilerlerken, elimden geldiğince hızlı gitmeye çalışıyordum ve aynı zamanda, katettiğim mesafeyi tahmini olarak ölçmeye çalışıyordum. Bir ara durup, arkadaşlarımın bana çok uzak olup olmadıklarını anlayabilmek için ıslık çaldım ve ardından tünelin aşağısından onların da ıslık seslerinin geldiğini duydum. Biraz daha ilerleyince ip bitti. Ben de ipi ayağımdan çözdüm ve yola ipsiz devam ettim.

    Yerin derinliklerinde, daracık bir tünelde yalnızdım ve hiç ses yoktu. Birkaç kez durmak zorunda kalmıştım. Bu tarz düşüncelerden zihnimi arındırmak için gösterdiğim çabaya rağmen, sırtımın üzerinde duran tavanın inanılmaz ağırlığını düşünmeden de edemiyordum. Başım tavana sürtüyor, dirseklerim çeperlere değiyor ve bedenim iki bin yıllık moloz yığını üzerinde yatıyordu. Arkamda uzun bir tünel uzanıyor; önümde ise tam anlamıyla bir gizem duruyordu. Ansızın bu durum bana tam bir delilik gibi göründü.

    Eğer o anda tavan çökseydi; kimse beni almaya gelemezdi: Klostrofobik panik başladı ve tüm zihnimi sardı. Vücut ısım yüksek olmasına rağmen, sırtım ürperdi ve kaskatı kesildim; duygularım kontrolden çıktı ve kendimi, mezarımda durup toprakla kaplanacağım anı bekliyormuşum gibi hissettim. Sakinleşmek zorundaydım; tünel çok uzun zamandır orada duruyordu ve çökmek için benim geleceğim anı beklemiş olamazdı.

    Birkaç kez derin nefes aldım ve sonunda sakinleştim. Fotoğraf makinesi çantamı iterek ilerlemeye devam ettim. Ortalama otuz metre kadar ilerlemiştim ve tünel hâlâ volkanik kayaya doğru, düz bir yönde devam ediyordu.

    Kırk metreye kadar geldiğimde, tünel bir kez daha değişti: Tavanı biraz yükseldi ve eni iki katına çıktı. Yaklaşık her metrede bir, 30 cm. kadar alçalıyordum. Ferahlamıştım; çünkü gerekirse, dönüş yapabilecektim. Bir süre sonra önümde tünelin ikiye ayrıldığını gördüm. Bu ikili giriş, karşımda çifteli tüfek namlusu gibi duruyordu. Önce sağdaki tünele girmeyi seçtim ve emekleyerek içeri girdim.

    Ancak bu tünel çok kısaydı; garip bir şekilde, girişten ortalama elli metre sonra bitiverdi. Bu anlamsızdı. Mühürlenmiş olabilir miydi? Üstünkörü bir tetkikle, durumun böyle olduğuna dair herhangi bir kanıt bulamadım. Solumdaki kayanın içinde bir delik gördüm. Aşağıdaki bir başka tünele doğru gidiyordu. Delikten geçtim. Çok tuhaf bir şekilde, kendimi soldaki tünelin sonunda buldum. Bu ilginç ve karmaşık yapı çok anlamsızdı. Birileri neden aynı yere çıkan iki ayrı tünel yapmış olabilir ki? Ve tam önümde, taş bloklar ve harçla mühürlenmiş bir kapı eşiği gördüm. Bunun solunda, başka bir duvar vardı ve kırılarak delinmişti. Başımı delikten soktum ve başka bir tünel daha gördüm. Ancak bu da az ilerisinde molozla mühürlenmişti. Sonra yeri tekmeledim ve çıkan sesten aşağıda bir tünel daha olabileceğini düşündüm. Çantamda sürekli bir mala taşıyordum; fakat kazmaya başlamanın zamanı değildi.

    Yine de çantamdan çıkardım ve mühürlü kapı eşiğindeki taşlara vurdum. Aynı anda sesimin çıktığı kadar bağırıyordum. Ben bir yankı duymadım; fakat Robert Temple beni duyabilmişti. İlk başta, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonunda, önünden geçtiğimiz tuğlalarla örülmüş duvarın diğer tarafında duruyordum. ( Şu anda bulunduğum yer, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonundaki tuğlalarla örülmüş duvarın öte yanıydı.)

    Bu tünelin, derinlerdeki yeraltı tapınağına giden geçit olduğunu düşündüm; çünkü diğer tünelden daha yüksek bir seviyede ilerliyordu, dolayısıyla altındaki yapay olarak inşa edilmiş su yoluna uğramadan devam ediyordu. Şimdi, bu yerin mantığını çözmeye başlamıştım: Bu tuhaf yapı, aslında Robert Temple'nin şüphelendiği gibi, insanların Öte Dünyanın sırlarının kendilerine verilmesi için geldikleri bir yerdi. Bu adaylar, yapıya girecekler; sağa dönecekler -eski metinlerde her zaman önerildiği gibi- ve yapay nehirden geçerek alt dünyayla tanrıların krallığı arasında bir geçiş noktası olarak hizmet veren tapınağa ulaşacaklardı. Aynı zamanda, alternatif olan diğer tünel ise; rahiplerin kullanımına ait olacak ve adayların varmalarını bekleyecekleri tapınağa, direkt giriş yapmalarını sağlayacaktı.

    Bütün bunlar, klasik yazarların tarif ettiği alt dünya seyahatlerini hatırlatır. Bu hikayeler sessiz kayıkçı Charon'un, Styx Nehri boyunca şeytani yerlerde gezdirdiği ziyaretçilerin anılarıyla başlardı. Sonra, kutsal krallığa girişin ardından ziyaretçiler, Virgil'in şu sözlerle tarif ettiği bir deneyim yaşar: "Mutluluk diyarı, yeşillik ülkesi. Kutsanmış Ağaçların arasında ruhların huzur bulduğu yer."

    Çantamdan, en sevdiğim Leica fotoğraf makinelerimden birini, birkaç objektif ve bir de flaş çıkardım. Sonra, görebildiğim her şeyi kapsamlı bir şekilde fotoğraflamaya başladım. Çeşitli keşiflerde bulunup deneyim kazanmış biri olarak, bir yere girerken hep bir daha dışarı çıkamayacakmışım gibi düşünerek davranırım. 'Kafese girmek' benim ana prensibimdir ve işe yarar. Çünkü dışarı çıkamasanız bile, en azından bu bir sürpriz olmayacaktır.

    Bir saat kadar sonra tünelin aşağısına geri dönmüştüm. Gino ve Pepe oradaydı ve oldukça gergindiler. İp gevşediğinde çekmişler ve ucunda benim olmadığımı görünce endişelenmişlerdi. Dahası sesimi de duyamamışlardı; ben de onları duyamadığım için, çağrılarına bir yanıt verememiştim. Duydukları korkuyu yetkililere anlatmış olmalılar ki; bu komplekse daha sonraki her gelişimde, tünele girişim engellendi. Bundan emin de olamazdım; çünkü bana hiçbir şey söylenmemişti. Ancak birinin sürekli yakınımda durduğunu ve dar tünelin girişine yaklaştığımda, kapının önüne oturup önümü kesmeye çalıştığını görebiliyordum. Emir aldıkları belliydi. Bu tünele giriş çok tehlikeliydi. Öyle ki; fotoğraf çekimi yaptığım yerlere, şimdiye kadar hiç kimse gidememişti.

    BU YERALTI YAPISINI KİMİN inşa ettiği bilinmiyor. M.Ö. 7. yüzyılda Yunanlılar tarafından kazılmış olabilir. Ne için kullanıldığını, şu anda kimse kesin olarak söyleyemiyor. Ayrıca ne zaman mühürlendiğini ve neden gizli tutulduğu da bir sır. Bu konudaki en iyi tahmin; Augustus Sezar zamanında önemli bir Roma Amirali ve imparator Nero'nun dedesi olan Marcus Vipsanius Agrippa'nın, bugün bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı, buranın çok tehlikeli bir yer olduğuna ve yeryüzünden yok edilmesi gerektiğine karar verdiği ve dolayısıyla, yakınlardaki filosunun inşa edilmekte olduğu ve denizcilerinin Roma'nın son muzaffer deniz savaşı olan Sicilya Savaşı'na hazırlık amacıyla Avernus ve Lucrina göllerinde talim yaptığı M.Ö. 37-36 yıllarında, buranın molozla doldurulmasını emrettiğidir.

    Bunun sorumlusu her kim olursa olsun, bu yapıyı sonsuza dek ortadan kaldırma azminde ve bunu yapabilecek güçte olduğu kesin; çünkü bu sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Bu molozla kapama işini tek başınıza yapmaya kalkışsaydınız, tünellere ortalama otuz bin kere girip çıkmanız gerekirdi. Eğer Agrippa yaptıysa, onu korkutan ne olmuştu? Eğer Agrippa değilse, o hâlde kimdi ve neden yapmıştı?

    Bu ortalama iki bin yıl önceydi. Kompleksin dış girişi, 1958 yılındaki arkeolojik kazılar sırasında keşfedildi; ancak o zamanlarda tünelin içinde çok kısa bir mesafe ilerlenebildi. Sit alanının karmaşık yapısının tamamı, ancak emekli bir kimya mühendisi olan Robert Paget'in, 1962'de yaptığı kazılarla ortaya çıkarılabildi. Paget'in çabalarından sonra, İtalyan Hükümeti burayı temizletti ve girişi mühürleyerek, gizliliğini sürdürdü. Ve buraya bir daha hiç kimse girmedi; ta ki kırk yıl sonra Robert Temple ve ben -ve beraberimizde Gino ile Pepe- bu tehlikeyi göze alana kadar. Bu sebeplerden dolayı, sit alanı arkeolojik çalışmaların dışında kaldı. Burası hakkında soru soranlara. Roma döneminde termal banyo olarak kullanılan ve bir sıcak su kaynağına giden sıradan bir tünel olduğu söylendi. Birçok uzman ilgisini kaybetti. Sadece Robert Temple bu siteyi ciddiye aldı.

    21 EYLÜL 1962'de Robert Paget ve bir meslektaşı, ilk kez sit alanına girdi. İki bin yıldır bunu hiç kimse yapmamıştı. Acaba neyi keşfetmişti ki; İtalyan Hükümeti böyle bir tepki vermişti?

    Bölgede bir 'Ölüler Kahini' olma ihtimali Paget'in aklını uzun süredir kurcalıyordu. O, Virgil'in anlattığı, alt dünyayı ziyaret eden Aeneas hikayesinin, aslında gerçek bir olaydan alındığına, yani deneyimsel olarak bu ünlü kahinin gerçekten ziyaret edildiğine inanıyordu. Garip bir şekilde Virgil'in anlatımları, Cuma'daki kahine Sybil'in, Cumaya bir kilometre ve Baia'ya (eski adıyla Baiae) ise bir-iki kilometre uzaklıktaki volkanik bir kraterin içine yağmur sularının dolmasıyla oluşan Avernus Gölü civarında bir yerde olduğu söylenen ölüler kahininden farklı biri olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

    Virgil'in Aeneid şiirinde, Aeneas, Cumalı Sybil'i ziyaret eder ve alt dünyaya nasıl gidebileceğini sorar. Sybil, "Avernus'tan aşağı gitmek kolaydır" diye cevaplar. Diğer bir deyişle Virgil, alt dünyanın girişinin yakınlarda olduğunu belirtir. Görüldüğü gibi, Sybil'in sözünü ettiği yer, yaklaşık bir kilometrelik bir mesafededir.

    Bu, sadece edebi bir eser miydi, yoksa aynı zamanda Virgil'in, hakkında bilgi sahibi olduğu gerçek bir yerde, yaşadığı deneyimleri aktaran bir rapor muydu? Paget, yazılanların gerçek olduğuna inanıyordu. Virgil'in, bir dönem bu bölgede yaşadığı bilindiği için, bu ihtimal göz ardı edilemez.' Paget bu kahinin Cuma'daki kahine gibi gerçekten var olduğundan emindi. Onun bu konuda haklı olduğuna hiç şüphe yoktur. Hannibal, M.Ö. 209'da bölgeyi yağmaladığı zaman, Avernus Gölü yakınlarında olduğu söylenen bir bölgedeki kutsal mekanda kahin için kurban vermişti. Tabii ki kuşkucular, bunun Virgil'in yazılarına kaynak olduğunu ve dolayısıyla da Virgil'in, kahini kendisinin görmesine gerek kalmadığını söyleyebilir.

    Teorisini kanıtlamak için Paget, 1960'ta eşiyle beraber Baia'ya taşındı. Keith Jones ve Napoli'deki NATO üssünde A.B.D. Deniz Kuvvetleri için çalışan, arkeoloji meraklısı arkadaşlarıyla birlikte sistemli bir keşif araştırması başlatarak, kahine ait izleri bulmak için kararlı girişimlerde bulundu.

    Aramaya, Baia'nın yaklaşık 3 km. kuzeybatısında bulunan Eski Yunan şehri Cuma'da başladı. Bölgede, birçok tünel ve mağara keşfetti. 1932'de keşfedilen Kahine Sybil'in tünellerini de araştırdı. Ancak ölüler kahinine ait herhangi bir iz bulamadılar.
  • Gözlerinin önünde sadece ıssızlık vardı artık, bir de bütün yolları kapatan, bütün bakışları körleştiren ve korku çığlıklarının yankılarını acımasızca yutan derin ve nüfuz edilmez karanlık vardı. İçinde sadece suskunluk vardı artık; boğucu, soluksuz bir suskunluk, bir ölüm sessizliği. Çünkü tek bir anda içinde çok şey ölmüştü;