Şubat ayı benim için oldukça verimli geçti. Hem bireysel okumalarımda hem de kulüp kitaplarında hedeflerimi tamamladım ve farklı türlerde keyifli yolculuklar yaptım.
Aya Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile başladım. Hemingway’in bu klasiği, 4 günlük bir süreci öylesine etkileyici bir dille anlatıyor ki, yer yer zorlansam bile elimden bırakamadım.
Sonrasında Stephen King dünyasına daldım: Kujo ’da sadık bir köpeğin korkunç dönüşümüyle gerildim, Karanlığı Seversin ’de her öyküyle yeni bir duyguyu keşfettim. Ardından buyilneokuyoruz Şubat ayı okuması olan ilham verici ve umut dolu Martı Jonathan Livingston ’ı okudum; özgürlük ve kendini aşma üzerine düşündüm.
Felsefi ve toplumsal konulara da göz attım: Erkeksiz Kadınlar , kadınların kendi ayakları üzerinde durma hikayelerini anlatırken; Duma Adası ile Stephen King okumalarıma tekrar döndüm. Katya'nın Yazı ve İntihar , insan ruhunun kırılganlığı ve travmalar üzerine içsel bir bakış sağladı. Hamlet ise ihanet, intikam ve insan doğasının karanlık yönlerini sorgulatan, göz açıp kapayıncaya okuduğum bir kitaptı. William Shakespeare zaten çok sevdiğim bir yazar, Hamlet'i tekrar, buyilneokuyoruz arkadaşlarımla okuyacağım Hamnet öncesinde okumayı tercih ettim.
Klasik gotik dokunuş olarak Dr.Jekyll ile Bay Hyde ’ı yeniden okudum; insanın hem iyi hem kötü yönlerini tek bir bedende öyle güçlü gösteriyor ki, her yıl mutlaka bir kere okumadan edemiyorum.
Şubatı, epik bir fantastik maceraya başlamak üzere
"Un samedi au mois d’août, tu sors de chez toi en tenue de tennis accompagné de ta femme.
Au milieu du jardin, tu lui fais remarquer que tu as oublié ta raquette à la maison.Tu retournes la
chercher, mais au lieu de te diriger vers le placard de l’entrée où tu la ranges d’habitude, tu
descends à la cave. Ta femme ne s’en aperçoit pas, elle est restée dehors, il fait beau, elle profite
du soleil. Quelques instants plus tard, elle entend la décharge d’une arme à feu"
''Ağustos ayında bir cumartesi günü, üstünde tenis giysileri, yanında karın, evinden çıkıyorsun. bahçenin ortasına geldiğinizde, raketini evde unuttuğunu söylüyorsun ona. almaya gidiyorsun, ama girişteki, raketini genelde koyduğun dolaba yönelmek yerine, mahzene iniyorsun. karın bunun farkında değil, dışarıda bekliyor, hava güzel, güneşin tadını çıkarıyor. birkaç saniye sonra bir silah sesi duyuyor.''
Édouard Levé'nin İntihar adlı eserini hem Fransızca hem de Türkçe okudum. Her iki dilde de beni derinden yaraladı, bir insan acıyı iliklerine kadar hissettirebilecek böylesine bir metni nasıl yazabilir? Nasıl kitabını bitirdikten yalnızca 10 gün sonra intihar edebilir? Bir karakter yaşama bu kadar bağlı, bu kadar iyi, bu kadar mutlu görünürken nasıl bu kadar güzel maskeleyebilir gerçek hislerini?
Keşke bu kitabı belleğimden silsem, tekrar okusam. Her bir kelimeyi, her bir paragrafı tekrar tekrar, sindire sindire yeniden deneyimlesem.
Peru'ya gitmedin, siyah potinleri sevmedin, pembe çakıllı bir yolda yalınayak yürümedin. yapmadığın o kadar çok şey var ki insanın başı dönüyor, çünkü bizim de yapamayacağımız ne kadar çok şeyin olacağını gösteriyor. zamanımız yetmeyecek. sen beklememeyi seçtin. sonsuz sanıldığı için yaşama tutunulmasını sağlayan gelecekten vazgeçtin. insan tüm yeryüzünü kucaklamayı, tüm meyvelerin tadına bakmayı, tüm insanları sevmeyi isteyebilir. bizi umutla besleyen bu yanılsamalara sırt çevirdin.