Hitler'in silahlanma bakanlığını da üstlenen Albert Speer, bugün başarılı modern yönetici tipinin bir erken örneğini sunmaktadır: nazik nazik bir adam; nabzı belirleyen akımı hissetmekte ve yararlanmaktaki becerisi dahiyane, şık, kişiselliği aşan, büyük bir amaca bağlandığı anlaşılıyor, her şeye karşı açık - ve bu nedenle ahlakdışı ve tavrındaki mükemmelliğe rağmen iç kimlikten yoksun.
Albert Speer, Nürnberg duruşmaları sırasında Amerikalı başsavcı Robert H. Jackson tarafından sorgulanırken, olanla olması gereken arasındaki çelişki karşısında en küçük bir algılama duygusu göstermeyen bir adam ortaya çıktı. Savaş sırasında ağır cezalı mâhkumları, hakları veya sağlıkları hakkında hiçbir şey düşünmeden silah fabrikalarını göndermişti. Onu ilgilendiren sadece sayılardı.
Göz göze geliyoruz
Bakışmak da olabilir bu emin olamıyorum
Keşke gözlerinde ikimizi de bu karanlıktan kurtaracak
o dahiyane metnin aktığı bir prompter olsaydı
Dehanın ulaştığı bilgi türü esas itibariyle her türlü istençten, iradeyle her türlü ilişkiden arınmıştır ve dâhiyane eserlerin düşünüp tasarlama ya da keyfi seçimden kaynaklanmaması, aksine dehayı burada bir tür içgüdüsel zorunluluğun sevk ve idare etmesi de bundan ileri gelir. Dehanın uyanışı, ilham saati, coşku yahut yücelme anı denen şey aklın bir an için iradeye hizmetinden kurtulup, atalete yahut hissizlige dalmasıyla değil, tersine kısa bir süre için bütünüyle yalnız ve kendi isteğiyle etkin hale gelmesiyle özgürleşmesinden başka bir şey değildir. Akıl o zaman en yüce saflığına ulaşır ve dünyanın saf aynası haline gelir; çünkü kökeninden, yani iradeden bütünüyle ayrılmış olduğundan o şimdi kendisini tek bilinçte yoğunlaştırmış tasarım olarak dünyadır. İşte ölümsüz eserlerin ruhu, deyiş yerinde ise, bu tür anlarda doğmuştur. Buna karşılık her türlü tasarımsal (iradenin amaçlarına hizmet eden) düşünme durumunda akıl özgür değildir, çünkü onu yönlendiren ve ona konusunu buyuran aslında iradedir.
Yüzyıllarca süre zavallı Türk, gaddar sultanların ökçeleri altında ezilmiş, galip geldiği zamanlarda fethettiği beldelerde bile kötü idarelerin perişanlığından ve acz ve gafletten mağlup zilleti çekmeye mahkûm bırakılmıştı. Bütün hayatında bir kürek mahkûmu sefaleti ile beli bükülmüş, uğursuz baskı zinciri ile sürüklenerek tek bir nefes alamamış, tek bir gün görememişti.
Nihayet son savaşın feci hezimeti onu bütün bütün kırdı, bütün bütün yıktı. Hiçbir milletin görmediği kahredici medetsizlikler, yırtıcı çaresizlikler göğsüne yığıldı. Öyle belalar ki en metin, en dayanıklı milletleri hemen yıkarlar ve mutlaka ezerlerdi. Türk'ü de pençeleri altında baş aşağı ve hayatsız bıraktılar; harap ve kahrolmuş yere serdiler. Artık tükenme ve dağılma mutlak ve muhakkaktı...
İşte doğar doğmaz etrafına harikalar ve mucizeler saçan güneş gibi sen o zaman bu karanlık içinde doğdun; ve ancak o zamandır ki başında bir kahraman görünce tarihin kaydetmediği büyüklükleri hiç yoktan ortaya koyacak bir tabiatta yara- tılmış Türk kendini sana kavuşunca buldu. En kuvvetli milletleri yıkmış, harap etmiş bir savaş ve mağlubiyetten sonra bir işaretinle tekrar canlandı; bir emrinle tekrar dikildi ve nefes alamayacak sanılırken tekrar savaşa başlayarak muzaffer oldu.
Yokluktan varlıklar çıkardın. Dahiyane usüllerinle düşmanı avucunun içinde kıstırarak ezdin ve mahvettin. İşte Türk bu ilahi zaferinle vücut buldu ve senin sayende yaşıyor. Bizi kurtaran sensin ve bugünkü Türk'ü tam olarak sen yarattın.
En hakikî ve en sade anlamıyla bir mucizenin üstün eseri olan bu kurtuluş ve zaferi ileriki nesillerin hafızasına işlemek ve tespit arzusuyla yazdığım bu romanın ilk sahifesine perestişkârın ve minnettarın bir yazar sıfatı ile takdis makamında senin yüceltilmiş ismini yazmaklığıma izin ver sevgili