• Bastıbacak ileri fırladı, bir sandalyeye ve oradan da masaya sıçrayarak
    mücevher kakmalı kupalar, fildişi tuzluklar ve meyve tabakları arasında bir
    dansçı çevikliğiyle ilerledi. Masanın sonundaki esrarengiz gri yığının dibine
    kadar koştu, onlara baktı, dokundu ve sonra:
    “Sanırım bunlar savaşamazlar” diye bağırdı.
  • ".. Bir filozofun ruhu zihninde, bir şairinki kalbinde yaşar; bir şarkıcının ruhuysa boğazında ikamet eder fakat bir dansçının ruhu, tüm bedeninde hüküm sürer."
  • 392 syf.
    ·7 günde·6/10
    Bu yazar ile Siyah Kar kitabı sayesinde tanışmıştım ve o kitabı aşırı beğenmiştim. Ve yazarın bir diğer kitabı olan Yağmurda Dans'ı aldım, okudum. Dediğim gibi kitabı beğendim ama şu anda okuduğum zamanla mı yoksa kitapla mı alakalı çözemediğim bir durum var ki; ilk kitap kadar aşırı beğenmedim, tat alamadım. Ama o derece olmasa da yine de merakla okuyup sevdiğim bir kitap oldu.
    Zamanda yolculuk içeren kitaplarını çok severim ve bu yazar iki kitabında da bunu işlemiş, tam benlik.🤗 Claudia Davis, bekâr bir annedir ve büyükannesinin dans stüdyosunda yaşanan bir durumla kendini geçmişte, 1950 yılında, dansçı Ruby Kerrigan'ın bedeninde bulur. Bu durum yetmezmiş gibi, yaşanan bir cinayetin baş şüphelisidir.
    Aslında Claudia'ya bir şans verilmiştir ama bu, kolay yoldan elde edilen bir durum olmayacaktır.

    Kitabı okurken Ruby'den bile şüphe duyarak okuyoruz. Hele ben bir kişiden öyle çok şüphelendim ki ama o kişi çıkmadı. Kitabın ilerleyişi falan güzeldi ve insan durup bir düşünüyor: Bize de böyle bir şans verilse neleri değiştirirdik veya değiştirmek ister miydik? Gerçi kitabın geneline bakarsak zorlu bir kitaptı ama o kadar geçmişe gidilmiş, gerisi de kolay olmayıversin dimi ama.🤣 Kitaptaki aşk bana yeterince geçmedi, ne yalan söyliyeyim, daha çok katil kim çıkacak mantığıyla okudum ama yine de güzeldiler.
  • film hakkında internette okuyacağınız en uzun inceleme benimki olabilir :D

    filmi izlemeyen okumasın, pek bir şey anlamaz

    ayrıca neredeyse adult film kategorisinde olan bu filmi kimseye tavsiye etmiyorum, yalnızca karşılıksız sevgi sendromu yaşayan ve çileli ilişkisi yeni biten çiftler hariç (zaruretler haramları mübah kılar mıydı neydi, neyse fetvayı sonra veririm :D)

    film her şeyden önce bir amerikan filmi. dolayısıyla çok derin ruhsal analizler veya sofistike bir erotizm beklememek gerekiyor. filmi niye izledim, sevgisine cevap veremediğim bir kadına karşı olan duygularımı analiz etmek için izledim. filmin ele aldığı konuları başlık başlık inceleyelim: : 1) İlişkilerde sıradanlaşma, 2)cinselliğin tüketilmesi, 3) tutku ve aşk ilişkisi, 4) şiddet ve aşk ilişkisi, 5) tekeşlilik problemi

    1.İlişkilerde sıradanlaşma

    Bu aslında her filmin ve kitabın rahatlıkla ele alabileceği bir konu. Filmde de Oskar "Aşıklar tutkuları en tepedeyken birbirlerini bırakmalıdır" diyor. Ancak filmde bunu yapmak için geç kalıyorlar. En tepe noktaya çok hızlı çıktıkları için, ilişkinin grafiğinin düşüş ivmesi kurtarılamayacak derecede hızlı oluyor. Sonra Oskar burada ani bir karar alıyor ve Mimi'yi bırakmak istiyor. Sonrasında da bu karar için bana teşekkür edeceksin diyor. Oskar aslında kangrenli bir kolu keserek hastayı kurtardığını düşünüyor. Ancak hastalığın bütün vücuda yayıldığını, kolu kesmekle kurtulamayacağını anlıyor. Benim tecrübemde de, çok hızlı bir ilerleme yaşadık. Yakınlaşmamız çok hızlı bir şekilde gerçekleşti. Sonrasında ise, Oskar'ı henüz dinlemeden onun tavsiyesine uyarak, en güzel yerinde özür dileyerek iletişimi kestim. Burada beni Oskar'a göre avantajlı kılan konum cinsel dürtülerimin uyarılmamış olmasıydı sanırım. Eğer ben de cinsel olarak karşı tarafça uyarılmış olsaydım, hislerimdeki boşluğu belki daha geç anlayacak ve dolayısıyla daha geç harekete geçecektim. Bu da her şeyi daha kötü kılabilecekti. Ancak bu yaklaşımın da bazı sakıncaları olduğunu belirtmek gerekiyor. Karşı taraf için henüz bir olumsuzluk yaşanmadan biten ilişki ( ilişkiyi en genel manada kullanıyorum, iletişimde olma hali) onun muhayyilesini tetikliyor ve sanki hep böyle tozpembe gidecek bir süreç elden kaçırılmış gibi hissediyor. Aslında yaşanan şey uçuruma düşmekten tek bir sert virajla kurtulan birinin durumundan farksız değil.

    Filmde ilişkinin sıradanlaşması aynı zamanda nigel-fiona ilişkisi bağlamında da ele alınıyor. oscar-mimi ilişkisinde ekstremliğin sıradanlaştığını görürken; nigel-fiona ilişkisinde standart ilişkinin sıradanlaşmasını izliyoruz. Kısaca sıradanlaşmadan kaçış yok diyor polanski bize. Bu sıradanlığı aşmak için hindistan seyahati yapmayı planlıyor nigel-fiona çifti ancak yönetmen (bence çok kitsch biçimde) bir hindistanlı adamı çiftin karşısına çıkartıyor ve aslında hindistan'da bir şey olmadığını aradıkları evlilik terapisinin bir çocuk yapmaktan geçtiğini söylüyor. ekşi'de baligim solcu adlı yazarın da belirttiği gibi* birliktelik bir yaratım sürecine evrilmediği zaman sıradanlıkta boğulmamak mümkün olmuyor. yani birbirini keşfetme sürecinde, büyük kıtalar kolayca ve hızlıca keşfedildikten sonra küçük ve ilginç adacıkları keşfetme macerası aynı heyecanı sağlayamıyor. bu küçük yönleri keşfetme süreci çok zaman alıcı ve yorucu olduğundan çiftler birbirlerini "bitirdiklerini" sanıyor ve sıkılma sürecine giriyorlar. İlişkinin ilerleyen döneminde arada bir orta büyüklükte ülkeler bulunduğunda ne kadar çok sevinildiğini bir hayal edin!. İşte bu sıkışmışlık noktasında "çocuk yapmak" yaratıcı bir eylem olarak çiftlere birbirlerinin hiç görmedikleri yönlerini ortaya çıkarma (anne/babalık) ve dolayısıyla yeni keşif haritası sunuyor. Yani bir şeyler anlatmaya çalışan filmin ana mesajlarından biri "sıkıldıysanız çocuk yapın" olarak okunabilir.


    2.cinselliğin tüketilmesi

    film erotizm ile pornografi arasında giden bir tona sahipti. bunun neden böyle olduğunu ilk başta anlamakta güçlük çektim. gereksiz ve estetik olmayan bir şekilde kullanılan bu cinselliğin üç sebebi olabilir diye düşünüyorum: 1) amerikan bir film olduğu için erotizmden anlayacakları budur, dolayısıyla filmin satması için ben bu sahneleri doldurayım demiş olabilir polanski. 2) film çok uzun sürüyor, toplamda 4-5 tane oyuncu var. izleyicileri ekran başında tutmak için bol bol cinsel ögeler koyulmuş olabilir. (primarily critical ekibinin görüşü) 3) oscar ve mimi arasındaki ilişkinin saman alevi gibi parlamasının ve yüzeyselliğinin vurgulanması için. Bu üç sebepten en çok üçüncüye kâni oluyorum. bu meseleyei aşk ve tutku alt başlığında ele almak daha uygun olur. ancak yine de cinsellik bakımından değinilirse çiftin birbirini keşfi cinsellik üzerinden olduğu için aldıkları zevki devam ettirebilmek için hep bir üst perdeye çıkmak zorunda kaldılar ve sonunda sado-mazo teknikleri denemek zorunda kaldılar. yani aslında filmde cinsellikle başlayan karşılıklı bir benlik keşfine şahit oluyoruz.

    üstteki konuyu biraz daha açmak gerekirse, filmdeki cinsellik vurgusu bence hem sebep olmaklık hem de sonuç olmaklık bakımından incelenebilir. karakterlerin cinselliğe yönelmeleri aslında ikisinin de hayatta istediklerini elde edememelerinin bir sonucu. şöyle ki, oscar kırklı yaşlarına dayanmış ama hiç bir kitabı yayınlanmamış bir yazar; mimi dansçı ve fakat (çok başarılı olmadığı için ? ) garsonluk yapmak zorunda. her iki karakter de kendi başarısızlıklarından kaçmak için birbirlerinin bedenlerine sığınıyor ve sonuçta maddi bir şey olan bedensel hazların sonu tükettiğini acı bir şekilde tecrübe ediyorlar. filmde bir hafta evden çıkmadan seviştiklerini hatırlayalım, sadece seksten zevk aldıkları için bir hafta evden çıkmadılar? yoksa dışarıda yüzleşmek istemedikleri acı gerçeklikten kaçmak için mi? cinselliğin bir sebep olmak bakımından da incelenmesi mümkün. yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, çiftler birbirlerini cinsel olarak keşiflerinde sado-mazo eğilimlerini keşfediyor ve bedensel olarak başlayan bu hazzın ruhsal bir karşılığınında olduğunun idrakine varıyorlar. filmin ilk yarısında oscar'ın bu tatmin yöntemini mimi üzerinde uyguladığını görüyorken, ikinci yarısında aynı zevki mimi'nin tattığını görüyoruz. aslında filmde bize aralarında hala aşk varmış gibi yutturulmaya çalışılan şey bence ruhsal olarak yaşanan karşılıklı bir tatmin ilişkisi. oscar ruhsal manada nasıl mimi'yi istismar edip tatmin olduysa, partnerinin de kendisini istismar edip tatmin olması isteğini doğal karşılıyor.

    3.tutku ve aşk ilişkisi

    filmde oscar ile mimi arasında başlayan ilişkinin tutku temelinde yükseldiğini ancak sonradan aşka dönüştüğünü müşahade ediyoruz. yönetmen bize aşkın varlığını aradaki nefret ile göstermeye çalışıyor. oscar mimi'nin kendine yaptığı onca kötülükten sonra: "her şeye rağmen beni hala seviyor olabileceğini düşündüm. sonuçta sana hiçbir şey ifade etmeyen birine zarar vermek eğlenceli değildir." diyerek bu gerçeği vurguluyor. yine filmin sonunda nigel mimi'ye ilan-ı aşk ediyor ve fakat tecrübeli olan mimi bunun aslında yalnızca tutku olduğunu dolayısıyla kendini elde etmesine izin vermeyeceğini söylüyor. yönetmen tutkuyu karşı konulmaz bir ele geçirme isteği olarak yorumlamış. aşkı ise istese de bırakılamayan bir hastalık gibi. her aşk tutkuyla başlıyor ve fakat her tutku aşka dönüşmüyor.

    4.şiddet ve aşk ilişkisi

    oscar ve mimi çifti arasındaki ilişki henüz aşka dönüşmeden daha tutku seviyesindeyken çok hızlı bir tırmanış yaşadıklarını söylemiştik. birbirlerinin sınırlarını o kadar zorluyorlar ki, artık cinsel temasın normal akışı onlara yeterli gelmiyor. özellikle geçirdikleri bedensel hazzın sarhoşluğunun yavaş yavaş geçmesi ve gerçeklikle yüzleşmeleri onları sinirlendirmekte dolayısıyla şiddetin kullanımından da zevk almayı onlar için bir seçenek haline getirmektedir. başlangıçta bu ilişkiye devam ederse hem onu aşağılayacağı hem de kendini aşağılayacağından çekinen oscar, zamanla bundan zevk alır hale gelmiştir. aslında bütün filmin hikayesini özetleyebilecek mısraları shakespeare romeo juliet'inde şöyle ifade etmiştir: " Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar, Ölümleri olur zaferleri, Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi. En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir, Aynı tat isteği, iştahı köreltir. Onun için, ölçülü sev ki uzun sürsün sevgin, Hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır. "

    filmdeki şiddetin önce fiziksel şiddet sonra da psikolojik şiddet olarak çift arasında git gel yaptığını görüyoruz. önceden de belirttiğimiz gibi bir kere sado-mazo dürtüleri uyarılan bir çiftin bu yapılanlardan zevk aldığını düşünmemek naiflik olur. bazı incelemelerde okuduğum gibi kimin daha haklı daha haksız olduğunu tartışmak, oh oldu iyi oldu diye iç çekmek benim asla düşmek istemeyeceğim bir seviye. özellikle kadınların ruhsal istismarının ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini biraz karikatürize şekilde ortaya koyan filmin kadın vatandaşları kalbinden yaralamasını ve onları tetiklemesini anlıyorum. yine de bu kadar kuru bir empati yapmak filme dizi muamelesi yapmak olur ki, bir amerikan filmine bile haksızlık olurdu bu.

    5.tekeşlilik problemi

    filmin tekeşlilik problemini çok derinden ele aldığını sanmıyorum. oscar'ın bazı beyanları mimi ile beraberken kaçırdığı fırsatlar üzerine yoğunlaşıyor. burada tam olarak bilinmezliğin çekiciliği meselesi vurgulanıyor değil. daha ziyade tekeşlilik "açgözlülük" problemi üzerinden ele alınıyor. zaten oscar'ın filmin sonunda da mimi'ye söylediği şey "ikimiz de çok açgözlüydük bebeğim" oluyor. nigel'ın eşini aldatmaya teşebbüs etmesi de, aslında tekeşliliğin doğasına bir başkaldırı değil, orada da kolay ulaşabileceği bir hedef olarak gördüğü mimi'yi hızlıca ve belki de açgözlülükle ele geçirme isteği var. bu yönüyle tekeşliliğin doğasına çok temel bir eleştiri getirildiğini görmüyoruz.

    filmi izleme amacım ve çıkarımlarıma gelirsek :

    1) filmi izlemem iletişimimi kesmemin doğru bir hareket olduğunu anlamama yardımcı oldu.

    2) iletişimimi kesmeme rağmen karşı tarafın benim için acı çekmesini istememin sebebini anlamama yardımcı oldu. çünkü tutku ve aşk ilişkisi alt başlığında değindiğimiz gibi aslında sempati duyduğumuz birinin bizim için eziyet çekmesini istiyor olabiliriz. bizim için hiçbir şey ifade etmeyen birinin acı çekmesi bizim için önemli olmaz. işte film, karşı tarafın beni unutmasının onun için iyi olacağını bilmeme rağmen beni unutmasını istememem; ona kendimi hatırlatarak ona acı çektirme isteğimin her ne kadar kötü niyetli olursa olsunlar ufak bir iyiniyet kırıntısı taşıyabileceğini de anlamama olanak sağladı. her halükarda bu kötüniyetli dürtülerimi kontrol altına alıp bunları yapmaktan vazgeçtim. ancak vicdanen neden böyle şeyleri arzu ettiğimi algılamakta güçlük çekiyordum. bunların tamamen şeytani arzular olması ihtimali beni üzüyordu. en azından şimdi iyiniyete dayanan kötü şeyler olabileceklerini öğrenmem beni biraz rahatlattı. bu temayüllerimi daha iyi analiz edebilmek için marquis de sade'ın eserlerine ve ayrıca yine bu konuyu ele alan "sekreter" adlı filme başvurmaya karar verdim.

    3) hızlı başlayan her duygusal ilişkinin hızlı bir şekilde sönebileceğini anladım. dolayısıyla her adımını kontrol ederek duygusal tecrübeler yaşamam gerektiğini daha iyi anladım.
  • İnsan ruhu, "Bana Bayinda" adlı Afrika şarkısındaki küçük ve muzır dansçı gibidir...

    Çölde, bir ağacın altında bir kadın doğum yaptı. Çocuk kızdı. Yağmur yağıyordu. Ana ile çocuğun üzerine yağıyordu yağmur. Ana öldü. Hala yağmur yağıyordu. Bütün gece, sabaha kadar yağdı çocuğun üstüne. Çocuk ağacın altında yatıyordu. Üç yıl boyunca yattı altında. Sonra birden silindi, doğruldu ve şarkı söylemeye başladı:

    "Herkesin sevdiği bir kadınım ben. Ben şeytanın da sevdiği bir kadınım. Tanrı'nın sevdiği bir kadınım. İnsanların sevdiği bir kadınım. Adım Bana Bayinda' dır."

    Yola koyuldu kız. Bir şehre varıp şarkı söylemeye başladı. Bağırdı herkes: "Böyle bir şarkıyı hiç duymadık!" Bana Bayinda o gece üç kez dans etti. Sonra birden çığlık atarak boğa derisinin üzerine, cansız, düştü.
    Nikos Kazancakis
    Sayfa 24 - Can Modern Yayınları
  • Vudu konumuzla hem ilgili, hem de ilgili olmayan bir sistemdir.
    Okültizm ve Majikal açılardan bakarsak Vudu Satanizm'le ilgili
    değildir fakat dinsel açılardan ve uygulamalarına bakarsak Vudu tam
    bir Satanizm'dir.
    Gene de burada Vudu'yu ele alıp, kitabımızın ölçülerine göre genişçe
    bir yer vermemin belli bir sebebi vardır. Vudu, Satanizm'in ve
    özellikle de yurdumuzdaki Satanizm'in sosyolojik sebeplerini ve
    gelecekteki durumunu inceleyeceğimiz, ilerdeki bölümün daha iyi
    anlaşılabilmesi, daha farklı ve gerçekçi bir ifade ile idrak
    edilebilmesi için en azınan buradaki kadar tanınıp, bilinmesi gereken
    bir konudur ve ilerde Vudu'dan tekrar bahsedeceğim.
    Satanizm'in bazı ekollerinde insan ya da hayvan kurban etmek gibi
    uygulamalara iyi bir gözle bakılmamasına rağmen bazı Satanist
    ekoller de bu gibi şeyleri ön planda tutuyorlar. Vudu'nun kurban
    geleneği ve işkence ile öldürme şekli klasik Satanizm'den
    bahsedilirken anti Satanistlerin en fazla vurguladıkları durumlara
    çok uyar. Vudu ayinlerden sonra yapılan orjiler de Satanizm
    esaslarına uygundur.
    Vudu müridlerinin Hıristiyan tanrısının yanısıra kendi tanrılarına da
    tapmaları, bunları birbirlerine karıştırmaları ve inançları kilise
    açısından bakılırsa Tam bir Şeytan tapımıdır. Buyüzden Vudu'nun
    satanizm başlığı altında olması gerekmektedir. Buna karşılık kişisel
    görüşüm şudur ki, Vudu değişik bir dinsel inanç sistemidir. Adı
    Satanizm olarak belirmenmemiş bir çok Satanit ekol de vardır.
    Mesela Hasan Sabbah ve Alamut kalesindeki uygulamaları ve onların
    felsefsini de gizli Satanizm olarak nitelendiriyorum. Vudu da
    Sataizm denilmeyen bir Satanizm türüdür fakat buna karşılık genel
    olarak benimsenen düşünceye göre de Hırıstiyan Şeytanı'na açıkça
    tapıp, onu Tanrı olarak tanıdığını söylemeyen ekoler Satanizm olarak
    kabul edilmiyorlar ya da kimse bu ayırıma önem vermiyor. Mantıksal
    olarak Vudu Satanizm değildir fakat duygusal olarak Satanizm'dir.
    Vudu ve Satanizm'in buradaki inceleniş tarzlarına göre Bunlar
    büyücülük ekolü değil de birer din olmalarıdır. Bununla beraber
    Gerek Vudu, gerekse Satanizm insan anlayışında o derece büyücülük
    ile içiçe girmiştir ki, insanların çoğu bu iki dini doğrudan doğruya
    büyü uygulamaları olarak görmektedirler. Aslında Vudu, ibadeti ve
    itikadı büyücülük uygulamaları sayılabilecek bir dindir fakat
    Satanizm ciddi bir dinsel ekoldür ki, bu ilerideki bölümlerde daha
    geniş ölçüde ele alınacaktır.
    Vudu hakkında Kara Büyü pratiklerinin en karası, hayvanlara işkence
    yaparak kurban etmek, güçlü cinsel sapkınlık ve demoniak
    posesyonlardan ibarettir derler fakat Vudu bunlardan biraz daha
    farklı ve daha derin düşünülmesi gereken bir şeydir. Herşeyden önce
    O, bir Büyü ekolü değil bir din ya da Din haline getirilmiş büyü
    uygulamalarıdır.
    Vudu esas olarak Afrika'nın batı kıyısındaki zenci dinlerinden
    kaynaklanır. Karayip adalarında ve Amerika'nın köle
    plantasyonlarında gelişmiş ve oralardan dünyaya yayılmıştır. Başlıca
    Brezilya'da güçlüdür fakat gerçek merkezi Haiti Cumhuriyetidir.
    Afrika'dan, Köle olarak satmak amacıyla toplanan zenciler Karayip
    adalarındaki ve Orta Amerika'daki yeni yerlerine getirildikleri
    zaman hala eski tanrılarına tapmaya devam ediyorlardı. Tabii ki
    Hıristiyanların hakim olduğu bir ülkede ve özellikle de o dönemlerde
    kilisenin, tanrılarının hepsinin de birer şeytan olduğunu kabul ettiği
    putprest dinlere ibadet edilmesine izin verilemezdi. Köle zenciler
    derhal Hıristiyanlaştırıldılar. Bu Hıristiyanlaştırmadan Kilisenin ne
    anladığını anlayabilmek mümkün değildir çünkü dayak, işkence ve
    ölüm tehditleri ile Hıristiyanlaştırılan zenciler yeni dini hem hiç
    tanımıyorlar hem o dini anlayabilmek için gereken dili bilmiyorlar
    hem de dini öğrenebilmeleri için Kutsal kitap gibi şeyleri okumalarına
    imkan verilmiyordu çünkü kölelerin okuma yazma öğrenmeleri yasak
    olduğu gibi onlara bunu öğretmenin de büyük cezaları vardı. Üstelik
    onlara dini vaazlar verecek ve Hıristiyanlık öğretisini aşılayabilecek
    rahipleri bile yoktu. En hoşgörülü kesimlerde bile ancak kilisenin
    kapısı önünde dikilip içerdeki ayinleri dinlemelerine izin
    verilmekteydi. Bu şekilde de Kilise, büyük bir dinsiz kitleyi
    Hıristiyanlaştırarak görevini yapmış olmanın huzuru içindeyken,
    zenciler kulaktan dolma öğrendikleri Hıristiyan azizler hiyeraşisine
    derhal kendi tanrılarını eklediler, kendi dinsel damgalarını vurdular.
    Bugün de Vudu ayinlerinin genel görünümü Afrika Tanrılarının yanı
    sıra Meryem ve diğer azizlerin tasvirleridir. Vudu'da mesela Damballah gibi bazı ismi çokça bilinen tanrılar
    olmasına rağmen aslında Vudu tanrıları değişkendir. Bir çok Panteon
    mevcuttur. Bölgeden bölgeye değişik panteonların hakim olduğu
    görüldüğü gibi, aynı bölgede de dönemden döneme hakim panteonun
    değiştiği görülür. Gene de adı en çok bilinen tanınmış ya da modern
    dünya tarafından tanınmış tanrıları Baron Samedi, Baron Cimeterre
    ve Baron Crois'tir. Bunlar Petro'yu, yani kötücül güçleri idare
    ederler. Ayinlere Hougan yani Büyücü doktorlar başkanlık eder.
    Ayinde davulların muntazaman artan ritmiyle dans edilir ve danscılar
    çılgınca coşturularak transa benzer bir duruma sokulurlar. Sonunda
    dansçılardan bazıları kehanette bulunacak olan tanrı ya da tanrıça
    tarafından possese edilirler. Bu durumda dansçı tanrının kendisi
    halini alır. Müridler arasında dolaşır, konuşur, dilekleri dinler ve
    kabul eder. Gelen varlığın tanrı veya tanrıça olması posese edilen
    kişinin cinsiyeti ile ilgili değildir. Bir kadını, bir tanrının posese
    etmesi ya da bir erkeği, bir tanrıçanın posese etmesi alışıldık bir
    durumdur. Bu durumda posese edilen kişi yani Vudu terminolojisine
    göre Tanrı veya Tanrıça'nın At'ı, gelen varlığın cinsiyetine uyan bir
    sesle, mesela erkek, kadın sesi ile konuşur. Posesyon işlemine
    Tanrının atına binmesi denildiği gibi posese edilen kimseye de o
    durumda olduğu sürece At dendiği görülmüştür. Ayinlerde çok bol
    miktarda puro içilmesi gelenektir. Kadın, erkek herkes birer puro
    yakar ve içmeseler bile devamlı tüttürürler çünkü Vudu tanrıları
    tütün koku ve dumanını severler. Tütün keyif verici bir maddeden
    ziyade bir tütsü olarak tüketilir. Başlıca Horoz, Tavuk, Domuz, Keçi
    veya Güvercin gibi hayvanlar yavaşça ve işkence ile öldürülerek
    tanrıyı memnun etmek, daha doğrusu kurbanın hayat enerjisinden
    istifade ederek fonksiyon göstermesini sağlamak için kurban
    edilirler.
    Vudu ayinlerinde veya bazı basit büyü uygulamalarında kurban,
    duman ve dans kadar gerekli olan bir diğer şey de Gelmesi istenentanrının Veve'sidir. Veve yere çizilen büyük ve son derece karışık
    şekillere verilen isimdir. Her tanrının ve her panteonun kendisine
    özügü özel bir Veve'si vardır. Vudu ayininde ve uygulamalarında
    Hougan veya Bukor ismi verilen Kara Büyücüler yapılacak olan
    herşeyi ezberden yapmak zorundadırlar. Yazılı kayda geçirilen hiçbir
    şey yoktur. Buyüzden de her Hougan veya Bukor'un üçbin ile beşbin
    arasındaki karışık Veve'yi de ezbere bilmesi ve çizebilmesi gerekir.
    Daha ileri merasimlerde insan kurban edildiği ve yamyamlık yapıldığı
    da görülür. En akla gelmedik cinsel birleşmeler teşvik edilir. Turistik
    amaçla, profösyönel olarak yapılanlar değil fakat Bütün gerçek
    ritüeller bir orji ile biterler. Vudu'daki, hakkında en fazla
    spekülasyon yapılan pratiklerden birisi de Bukorların ölüleri kaldırıp,
    zombiye çevirmeleri ve Satan'a vekaletten ruhları satın almalarıdır.
    Bukorlar kişiye belli bir zaman süresi için başarı sözü verirler ve
    ruhunu satan kişi ölünce Cehenneme gider. Zombiler yürüyen ölüler
    veya köle ölülerdir. Geleneksel Vampir, Hortlak ve benzeri şeyler
    gibi değildirler. Duyguları, zekaları ve zihinleri yoktur. Varlık
    nedenleri çiftliklerde kölelik yapmaları içindir. Bukor'lar, bütün Vudu
    rahipleri içinde en korkulanıdırlar. Özgün inanca göre bir Bukor yeni
    ölmüş birisi ile yalnız bırakılırsa ona, burnundan hayat nefesi verir ve
    afsunlarını ezberden okuyarak ruha, bedenine dönüp, kendisine itaat
    etmesini emreder. İnanışa göre zombilere asla tuz yedirmemek
    gerekir çünkü Zombi tuz yediği zaman kendisinin bir ölü olduğunu
    hatırlayıp, Bukor'u ve onun kontrolünü tanımadan, ağlayıp, bağırarak
    mezarına dönermiş. Son yirmi yıl içinde Zombiler ve Zombi'nin nasıl
    yapılabildiği ciddi şekilde, bir kaç defa araştırıldı ya da araştırmaya
    çalışıldı. Bilim adamlarının bazıları Zombilerin aslında ölü değil, bir
    şekilde zehirlenerek katalopsi haline sokulmuş insanlar olduklarını
    iddia ederler. Bu iddiaya göre Bukorlar tarafından hazırlanan zehirli
    bir toz kurbanın yüzüne üflenmekte veya bir şekilde kurbanla temasetmesi sağlanmakta. Zehirli toz sadece solunum yoluyla değil,
    derideki gözeneklerden geçerek de etki yapabilmektedir. Tozun
    etkisi ile kurban serilip kalmakta ve yakınları tarafından öldü
    zannedilmektedir. Daha sonra Bukor gizlice kurbanın mezarını açıp,
    bedeni çıkartıyor. Tozun ölüm etkisi geçici olduğu için çoğu zaman
    mezardan çıkartıldığı sırada kurban kendine gelmiş oluyor. Ölüm
    halinde olduğu sürede de beyne oksijen gitmediği için kurban artık
    hafızası ve duyguları olmayan, nefes alıp, yaşayan bir et yığınından
    başka birşey değildir. Bu durumdayken Bukor tarafından verilen
    emirleri yerine getirir ve gerçek ölümüne kadar onun kölesi olur.
    Sahte ölümünden önceki hayatını çok az da olsa hatırlayan Zombiler
    olursa onlar da geriye dönüp dost ve akrabaları ile karşılaşmaktan
    korkarlar çünkü herkes kendilerini ölü zannettiği için ondan
    korkacaktır. Bu konuyla ilgili, çok başarılı bir de film yapılmıştır.
    Bütün bilimsel izahlara karşı biraz mantıklı düşününce bilimsel
    izahlarda bazı mantıksızlıklar olduğu da görülüyor. Modern
    ülkelerden gelip, Vudu müridleri arasında bir süre yaşayan bir
    Antropolog veya herhangi bir bilim adamı Zombi yapmanın sırrını
    öğrenebiliyor. Zombi tozunun formülünü tam olarak öğrenemese bile
    mekanizmanın nasıl çalıştığını öğreniyor fakat nesillerden beri orada
    yaşayan, o bölgelerin kendi insanları bunu bilmiyorlar. Vudu
    uygulamaları ve Zombi olayları en az, en az üçyüz, dörtyüz yıldan
    beri o bölgelerdedir. Zamanla böyle birşeyin yayılmaması,
    öğrenilmemesi, en azından böyle bir şey olduğundan
    şüphelenilmemesi mümkün değildir. Böyle bir uygulama gizli kalamaz.
    Şimdiye kadar, Zombi inancı olan her bölgede, ölülerin gömülmemesi,
    en azından kendisine gelene kadar gerekecek zaman kadar
    bekletilmesi, bir ölünün en az dört gün ile bir hafta bekletilerek
    gömülmesi geleneğinin türemiş olması gerekmezmiydi. Yani kim
    annesinin, babasının, çocuğunun veya sevgilisinin bir Zombi olarakköleleştirilmesini engellemek istemez ki. Böyle bir gelenek
    yerleşmediğine göre yukardaki Zombi tozu ile insanın ölü gibi
    gösterilmesi iddiaları da biraz şüpheli hale gelmektedir.
    Herşeye rağmen bu konuda sadece kendi şüphelerimi ve genelin
    bildiği şeyleri ortaya koymaktan daha ileriye bir iddiada
    bulunabilecek kadar bilgim yok. Zombiler'den bahsederken şunu da
    belirtmek gerekir. Konudan uzak bir kimse Zombileri az rastlanan,
    Bukor'un özel işlerine bakan, özel köleler zannedebilirler halbuki
    durum öyle değildir. Bundan Kırk, elli yıl öncesine kadar şeker kamışı
    veya değişik ürünlerin yetiştirildiği tarlalarda çok ucuza çalışan,
    konuşmayan, duygusal tepki vermeyen işçi yığınları görülürdü. Bu
    işçilerin Bukorlar tarafından, tarla sahibine kiralanan Zombiler
    oldukları, Toprak sahibinin de durumu bildiği fakat ucuz işçi işlerine
    geldiği için aldırmadıkları söylenirdi.
    Burada Zombi ve Vudu'nun büyüsel yanlarına fazla yer vermemize
    rağmen Vudu aslında bizlere göre alışılmadık uygulamaları olan bir
    dindir. Vudu modern dünyaya şu veya bu şekilde zaman zaman kendi
    damgasını vurmuştur. Mesela bir zamanların moda dansı olan
    Mambo'yu bir çok kimse hatırlayacaktır. Mambo, Vudu rahibelerine
    verilen isimdir. Aynı şekilde Tango ismi de muhtemelen bir Vudu
    tanrısının isminden çekilmiştir. Bu dansların ritmleri de Vudu
    ritmlerinden esinlen olan ritmler olmaları çok olasıdır.☯️☮️⚚
  • 88 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Ama ne zaman, hangisinde bütün yaşamların,
    sonunda açık ve karşılayıcı oluruz?"

    Rilke'nin okuduğum ilk kitabı. Orpheus'a Soneler, Rilke'nin 10 yılını alan ve 10 şiir grubundan oluşan Duino Ağıtları bittikten sonra, birkaç hafta içinde, bir 'ilham taşması' ile yazılmış. Bu şiirleri Almanca halinde dinlemek unutulmaz bir deneyim, youtube'dan ulaşabilirsiniz. Dili bilmeseniz bile, şiirlerin çok güçlü ritmik yapılara ve klasik sone kafiyesine sahip teknik şaheserler olduğunu anlayabiliyorsunuz.

    "Ne olduğu kavranmamış acıların,
    sevgi öğrenilmemiş
    ve ölümde bizi uzaklaştıran
    nedir, sırrı çözülmemiş."

    Çeviride iyi bir iş çıkarılmış. Genelde bu tür 'derin' şiirlerde ölçü farklılıkları ve kullanılan teknikler sebebiyle çeviri yetersiz kalır, fakat bu kitap kusursuz. Orijinaldeki akışkanlık sağlanmış, bu da okumayı haz verici hale getirmiş.

    İlk bakışta, Rilke’nin Orpheus'a Soneler'inde aslında bir müzisyenden değil, genç bir dansçı olan Wera Knoop’un ölümünden ilham alması biraz garip gelebilir. Ancak şiirsel kuralsızlık, zarafet ve metafor aracılığıyla, Rilke bu uyumsuzluğu ustaca aşıyor. Aslında, 19 yaşında ani bir hastalıktan ölen Wera'nın, yaşlı Rilke için Eurydice olduğu açık; Rilke'nin de kendisini Orpheus ile özdeşleştirdiği şiirlerden açıkça anlaşılıyor.

    Orpheus'un ölümü için Rilke şöyle yazmış:

    “Hiçbir anıt dikilmesin.
    Ancak hatıralarının uğruna her yıl güller
    çiçek açsın.”

    Aslında, Rilke'yi gerçekten en çok rahatsız eden şey zamansız gençliğin ve yaşamın kaybı; onun için değerli olan her şeyden kopma: yemyeşil doğa, çocukluk sevinci, meyvelerin tatlı tadı. Engereğin zehrinin Eurydice’in vücudunda ilerleyişi; karanlıkta kayboluş; yeraltı dünyasının açılan kapıları... Genç Wera Knoop'un hastalığında ve ölümünde, bunların hepsi yeniden canlandırılmış.

    Çok güçlü bir şiirdi bu okuduğum. Size de keyifli okumalar dilerim.