Babam beni pek sevmezdi, diyor bir arkadaşım. Bir bakıma tüm kuşağımızın paylaştığı bir duygu bu. Babalarımız bizi pek şımartmazdı, bu bir gerçek, şımartmak annelerimizin ve büyükannelerimizin ayrıcalığıydı. Bulgarca ve matematik ödevlerimizi kontrol etmezlerdi. Babam sadece elişi ödevlerimde, terlik şeklinde bir iğnelik, demir bir şamdan ya da kaynayan kazandan sıcak kavanoz çıkarmak için metal maşa gibi süper pratik bir şey yapılması gerektiğinde yardım ederdi.
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu.
Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi. Ataerkil Balkan saçmalığı, Ama dedem, onun babası, kaçırılanların telafisi olarak bize sarılırdı, bizimle oynardı, Babam kardeşimin oğluna gerçekten düşkündü, o da basketbol oynuyordu. Gece boyu gözünü kırpmaz, bilet alıp torununun lise takımıyla birlikte her yere seyahat ederdi. Çocuklar onu severdi, onların maskotuydu. Basketbol sahasında olma hayali, elli yıl sonra, her ne kadar başka bir bedende olsa da gerçekleşiyordu.
Annemle karşılaştırıldığında her șey küçük, acınası, eskimiş görünüyordu gözüme; kendimi bile dedem gibi yaşlı hissediyordum. Beni güçlü dizlerinin arasına sıkıştıran annem ağır, sıcacık elleriyle saçlarımı okşuyor...
Ecevitçilik gün geçtikçe güçleniyor. Genel müdür Ecevitçi, yardımcıları Ecevitçi, daire başkanı Ecevitçi, şef Ecevitçi, şef yardımcısı Ecevitçi, o Ecevitçi, şu Ecevitçi, bu Ecevitçi...
Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk,bir kitap,bir tablo inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe.Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun.