10/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 21:41
Kitabı okudukça ne kadar güzel bir hayatım olduğunu -çocukluğumu, okul yıllarımı, … - düşündüm ve kitap bitene kadar bu düşünce benimle birlikteydi ve hala benimle. Kadınlar her dönem önü kesilmiş, aşağılanmış, belli bir kalıbın dışına çıkmalarına izin verilmemiş. Şu an yaşadığımız çağda da bu durum pek değişmedi. Her neyse… Kitapta anlatılan kadınların istisnasız hepsinin -çocukluk veya daha ileri yaşlarda- çok ağır travmaları var. Buna rağmen çok zor koşullarda tüm engellemelere rağmen mücadele etmişler, hayallerinin peşinden gitmişler ve alanlarında başarılı olmuşlar. Kitabın bazı bölümlerinde yazar, bir anlığına gözünüzü kapatın ve deha dediğimizde aklınıza gelen ilk ismi düşünün diyor. Evet benim de aklıma ilk olarak bir kadın ismi gelmedi. Deha olarak tanımladığımız ressam, müzisyen, besteci, bilim adamı, yazar ve daha nice erkek kadınları aşağılamaktan geri kalmamış. Evet deha deyince benim aklıma gelen ilk kişi ATATÜRK. Bu sıfatı sonuna kadar her yönüyle hak eden bir lider. Bu ülkenin kadınlarını nasıl yücelttiğini, nereden nerelere taşıdığı herkesin malumu. Böyle bir lider bize nasip olduğu için ayrıca çok şanslıyız. Evet buradan tekrar kitaba dönecek olursak Margaret Atwood’ un “Gelecek Kütüphanesi” fikri çok etkileyici. Bayıldım bu fikre. Aynı zamanda göremeyecek olmam üzücü. Evet bu deha kadınların kısa hayat hikayeleri beni çok etkiledi. Kitabı bitirdikten sonra birlikte okuma yaptığım arkadaşıma yazdığım şey “bu kitap benim kafamı açtı” olmuştu. Bu incelemeyi yazma cesareti göstermem de kitabın son bölümünde ki sohbet etkili oldu diyebilirim.
Boyun Eğmeyen KadınlarBahar Eriş · Alfa Yayınları · 2025318 okunma
Vırgınıa wolf “Kendine ait bir oda” Kitap incelmesi.
Puan vermedi·127 syf.··
2026 7. kitabı
Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda bile zihninizde konuşmaya, tartışmaya ve anlamlandırmaya devam ederiz. Kitabın devamını oluşturmaya çalışırız. Odanın her tarafında yankılanmaya devam eder. Virginia Woolf’un 'Kendine Ait Bir Oda'sı da tam olarak böyle bir deneyim oldu diye bilirim. Woolf, eline kalemi alıp tarihin tozlu raflarında kadınların izini sürerken, okuyucuyu da kendi hayatındaki 'oda' ları ve 'özgürlük alanları' nı sorgulamaya davet ediyor. Kitapta en büyük metaforlardan biri “oda” kelimesidir. Neden bu kadar önemli bir hale getirmiş yazar bu kelimeyi. Aklımıza ilk gelen anlamından ziyada içinde bir gizli anlam barındırıyor. Kendi düşünceleriyle baş başa kalabilme hakkıdır. Woolf, kadının eve ait olan o dar alanından sıyrılıp, kendine ait, kimsenin müdahale edemeyeceği bağımsız bir bölge ilan etmesini ister. Oda, kadının toplumda "ben de varım ve burası benim alanım" deme şeklidir. Bir insanın düşünebilme, üretebilmesi için ekonomik bağımsızlık ve kişisel alana ihtiyaç duyduğunu savunur. Ve kendisi olabilme özgürlüğünü simgeler. O dönemde kadınların üniversiteye gitmesi bir yana üniversitenin çimenlerinden geçmesinin bile yasak olduğunu Woolf’un kitabında bir suç unsuru olarak ele alır ve bunu şu cümleler ile ifade etmektedir; “Ve birden kendimi çimenlerin üzerinde aşırı bir hızla yürüyor buldum. Ve o an, bir erkeğin görüntüsü yolumu kesti. Önce jaketatay giymiş bu garip görünümlü nesnenin el kol hareketlerinin bana yönelik olduğunu anladım. Yüzünden dehşet ve öfke ifadesi vardı. Akıldan çok içgüdü yardımıma koştu; o bir kilise görevlisi, bense bir kadındım. Burası bir çimenlik alandı, ileride de bir patika vardı. Çimenlerin üzerinde yürümeye yalnızca üniversite öğrencilerine ve öğretim üyelerine izin vardı; benim yerim çakıllı patikaydı.” (syf
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · İletişim Kitabevi · 202148,1bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Satranç...
Puan vermedi·83 syf.··
2026 8. kitabı
Zweig, bu eserinde hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir eleştiri yapar. Kitap, hem bir psikolojik drama hem de bir tarihi eleştiri olarak okunabilir. Stefan ZweigStefan Zweig ALİ YARDİBİALİ YARDİBİ Satranç, 1930’lar ve 1940’ların karanlık dönemlerinde yazılmış bir eserdir ve savaş, insanlık durumu, bireyin psikolojik çöküşü gibi derin temaları işler. Kitap, bir gemi yolculuğu sırasında, satranç şampiyonu Mirko Czentovic ve bir diğer yolcu arasında gelişen bir satranç oyununu merkezine alır. Ancak, eserin gerçek gücü sadece bu oyunun etrafında dönen hikayede değil, Czentovic'in geçmişiyle ve onun satranç dehasının arkasındaki korkunç sırla ilgilidir. Czentovic'in hikayesi, yalnızca onun zekâsına dayalı bir başarıyı değil, aynı zamanda onun ruhsal çöküşünü ve travmatik geçmişini anlatır. Czentovic, aslında bir zeka harikası değildir. Gerçek deha, Nazi rejiminin zindanlarında hapsedilen bir adamda gizlidir. Zindanda satranç taşlarıyla oynayarak zihinsel sağlığını koruyan bu kişi, satranç oyununu bir hayatta kalma aracı olarak kullanır. Bu esnada, satranç, bireysel travmaların ve insanın içsel mücadelelerinin bir yansıması haline gelir. Zweig, satranç oyununu, insan ruhunun karmaşıklığını ve zihinsel çözülmeleri simgeleyen bir araç olarak kullanır. Kitap, satrançla ilgili her hamlenin sadece stratejik bir düşünme değil, aynı zamanda bir insanın içsel dünyasında yaşadığı gerilimlerin, çöküşün ve hayatta kalma mücadelesinin bir sembolüdür. Özellikle zindanda satranç oynayan kişinin yaşadığı psikolojik dönüşüm ve hayatta kalma çabaları, eserin ana temasını oluşturur. Czentovic’in satrançta gösterdiği başarı, aslında onun içsel boşluğunu ve hayatına dair derin bir anlam eksikliğini yansıtır. Dışarıdan bakıldığında başarılı ve kibirli biri olarak görünen Czentovic, içsel dünyasında kaybolmuş ve dış
1000Kitap
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
Muhayyel Delilik
10/10
·160 syf.·
2026 70. kitabı
Delilikle deha arasında ince bir hattın olduğu söylenegelir. Bununla beraber delinin veliye evrildiği bir süreç de söz konusudur. Delilere atfedilen akilane çıkışlar menkıbevi bir yaklaşımla deliyi veliye yaklaştırır. Fakat akli seviye bir tarafa hayaller her insan için bir normallik ölçütüdür. Tahayyül edilenlerin o kişiye has havasına ses vermek zordur. Zihnin kıvrımlarında gezmekle mümkün görüntüleri yakalamak için karakterin iyi çizilmesi zaruridir. Her ne kadar kendi halinde roman karakterleri için böyle bir görünüm beklenilse de iş karmaşık zihni çözümlemelere gelince çetrefilli bir hal alır. İslamoğulları bu eseriyle kaotik bir zihin yapısını en olağan bir şekilde sunarak edebi bir şöleni okurun ayağına getirir. Karakteri çözümleme işinin okurdan alınıp yine karaktere teslim edildiği bu düzende iç ses merhale merhale roman kurgusuna dönüşüyor. Geçmişe dönük göndermelerin kişiye dair olmaktan çıktığı anlar ise bir devrin tarihine dair izlekleri okura getiriyor. **zafer saraçzafer saraç Adnan İslamoğullarıAdnan İslamoğulları Zafer SaraçZafer Saraç MuhayyelMuhayyel**
Edebiyat
MuhayyelAdnan İslamoğulları · Ötüken Neşriyat · 202613 okunma
9/10
·293 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 23:05
Hamnet’i okurken insan kendini sadece bir okur gibi hissetmiyor. Yazarın kurduğu atmosfer o kadar güçlü, detaylar o kadar canlı ki, yer yer kendinizi Agnes’ın yanında, Judith’in başucunda beklerken buluyorsunuz. O veba bulutu kasabanın üzerine çöktüğünde, odadaki o ağır ve çaresiz havayı soluyor; iki çocuktan hangisinin öleceğini bilemeyen bir annenin göğsündeki o sıkışmayı kendi kalbinizde hissediyorsunuz. Kitabın en büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor: Sizi mesafeli bir gözlemci yapmıyor, acının tam ortasına bizzat bırakıyor. Yaşanan evlat acısı, sayfaların arasından sızıp okurun ruhuna dokunan, yer yer nefes kesen derin bir sızıya dönüşüyor. Romanın kalbi şüphesiz Agnes. Doğayı, bitkileri, insanların ruhundaki gizli kıvrımları sezen bu sıra dışı kadın, hayatı boyunca her şeye şifa bulabilirken ölüm karşısında çaresiz kalmanın en ağır kırılmasını yaşıyor. O’Farrell, Agnes’ın yasını o kadar çıplak ve dürüst anlatıyor ki, bir annenin çocuğunun kıyafetlerine sarılışını, onun yokluğuyla her gün yeniden yıkılışını okurken duyulan o derin acı, evrensel bir insanlık trajedisine dönüşüyor. Londra’da bir tiyatro sahnesinde yankılanan o deha, kasabadaki bu sessiz ve devasa yasın yanında adeta küçülüyor. Kitabın son bölümlerine doğru ilerledikçe okur olarak hissettiğimiz o ağır hüzün, Londra’daki The Globe Tiyatrosu’nun ahşap zemininde muazzam bir katarsise (arınmaya) ulaşıyor. Agnes ile birlikte sahne kenarına tutunup oyunu izlerken, edebiyat tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Hamlet’in aslında ne için yazıldığını keşfediyoruz. O’Farrell’ın paylaştığı o muhteşem final sahnelerinde anlıyoruz ki; ortada ne bir saygısızlık var ne de hatırayı kirletme çabası. Karşımızdaki şey, suçluluk duygusuyla ve evlat sevgisiyle kavrulan bir babanın, sanat aracılığıyla
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,3bin okunma
Okunasıca
Puan vermedi·479 syf.··
2026 22. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 06:30
Türk edebiyatının modernizmden postmodernizme geçiş sularında yankılanan en gür, en felsefi ve adeta şiirsel bir çığlığıdır. İletişim Yayınları’ndan çıkan bu eser, Hikmet Benol karakterinin şahsında, Doğu ile Batı arasında arafta kalmış Türk entelektüelinin içsel sürgününü ve varoluşsal parçalanışını muazzam bir dille sahneler. Atay; kelimeleri adeta birer nota gibi kullanarak bilinçakışı tekniğini musikiyle, ironiyi ise derin bir kederle harmanlar. Kitap, toplumsal normların yarattığı sahte gerçekliğe başkaldıran bir adamın gecekonduda kurduğu o hayal oyunlarıyla, hüzünlü bir oyun parkına dönüşür. Yazarın şiirsel dili, okurun zihninde derin yaralar açarken, kültürümüzün modernleşme sancılarını ironik bir ironi ve entelektüel bir yetkinlikle masaya yatırır. ​Ancak bu devasa edebi anıt, kendi ihtişamının gölgesinde bazı aşırılıkları da barındırır. Atay’ın o durmaksızın katmanlaşan, oyun içinde oyun barındıran labirentimsi kurgusu ve metinlerarası yoğunluğu, yer yer okuyucunun nefesini tüketebilir ve edebi bir yorgunluğa sebep olabilir. Hikmet’in monologlarındaki ritmik deha ne kadar büyüleyiciyse, anlatının doğrusal bir çizgiden tamamen koparak rüya ile gerçek arasında aşırı savrulması da metnin takibini zorlaştıran olumsuz bir unsurdur. Şiirselliğin dozu bazen öylesine artar ki, roman kendi hikaye etme sorumluluğunu unutup entelektüel bir iç döküş girdabına kapılır. Yine de bu kusurlar, *"Tehlikeli Oyunlar"*ın Türk kültür tarihindeki o eşsiz ve sarsıcı "tutunamayan" sesini kısamaz; aksine onu edebiyatımızın en cüretkar trajedisi haline getirir.
1000Kitap
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,8bin okunma