Bilime kutsallık atfeden modern insan, bilimin yanılabileceği ve yanıltabileceği gerçeğini göremez. Bilim ne tanrıdır ne de tanrısaldır. Dolayısıyla tıpkı insan gibi bilim de acizdir.
Piyasa, "tasavvufi film" adı altında sûfi bazı kimselerin, bazı tarikat adaplarının, birkaç velinin hayatından kesitlerin anlatıldığı filmlerle dolu. Bunların neredeyse tamamı tasavvufi olmadığı gibi sanat açısından ehemmiyet arz eden bir yapıya da sahip değiller. Bu eserlerin çoğu biyografik film, kalanlar ise öyküleştirilmiş sûfi kıssalarıdır. Tasavvufi ölçülerden habersiz ve İbda estetik idrakinden istediğimiz miktarda iz taşımayan fakat buna rağmen mühim tecrübe olarak gördüğümüz filmler de vardır. "İz Sürücü" ile Andrei Tarkovsky, "Persona" ile Ingmar Bergman, "Dekalog" filmi ile Kieslovski ve "Dreams" ile Akira Kurosawa bunların başında geliyor.
Tanrı'yı düşündüğümde, aklıma Yeni Ahit'teki Tanrı'dan çok Eski Ahit'in Tanrısı geliyor. Eski Ahit'in Tanrısı talepkâr ve acımasız bir Tanrı; kendi koyduğu kurallara uyulmasını insafsızca talep eden, bağışlamaz bir Tanrı. Yeni Ahit'in Tanrısı ise merhametli, yumuşak kalpli ve beyaz sakallı, her şeyi affeden bir adam. Eski Ahit'in Tanrısı bize birçok özgürlük ve sorumluluk bırakıyor, bizim bunları nasıl kullandığımızı gözlemliyor, sonra da ödüllendiriyor ya da cezalandırıyor. Hiçbir şekilde yalvarmaya ve affetmeye yer yok. Dayanıklı, mutlak, belirgin ama kesinlikle göreceli değil.
Dekalog 1’de “oyma imge [suret]” bilgisayarda ikonlar yaratan sahte tanrı/makine olarak somutlanır ve imge yapma yasağının en ileri ihlaline karşılık gelir. Bu nedenle Tanrı, babayı “babanın günahını oğula yükleme” yoluyla cezalandırır, oğul ince buz üzerinde kayarken boğulur.