“bana berbat sürprizler yumağı olmaktan korktuğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?” diye soruyor, jude da başını öne arkaya sallıyor hafifçe. “değilsin” diyor ona. “değilsin. ama seninle birlikte olmak, muazzam bir manzaranın parçası olmak gibi” diye devam ediyor. “ormandasın sanıyorsun ama bir anda değişiyor, çayıra dönüyor, ya da yağmur ormanına, buz uçurumlarına. hepsi çok güzel ama bir o kadar da yabancı, elinde harita yok, bir ortamdan diğerine nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlamıyorsun, bir sonraki dönüşümün ne zaman olacağını bilemiyorsun, üstünde hiç araç gereç yok. yürüyorsun sen de, karşına çıkana uyum sağlamaya çalışıyorsun ama ne yapacağına dair bir fikrin yok, ara ara hatalar yapıyorsun, kötü hatalar. işte bazen böyle geliyor bana.”
susuyorlar. “yani esasında” diyor jude sonunda, “bana diyorsun ki sen yani zelanda’sın.”
jude’un şaka yaptığını bir saniye sonra anlıyor, anlayınca da rahatlayarak, kederlenerek kahkahayı basıyor, jude’u kendine çevirip öpüyor. “evet” diyor. “evet, yeni zelanda’sın sen.”