"Tarihin yükü kelimenin sırtındadır. İnsan kelime ile vardır. Fert kendini kelime ile aşar. Toplum, ferdi aşan toplum, kelimenin eseridir. Kelime soyutlaşmış, soyutlanmış, en uç noktada ses, yani müzik olmuştur. Tam ters bir oluşumla, kelime, taşı yontarak somutlaşmıştır. Yani mimari olmuştur. Edebiyat vasattadır.
Kelimelerin de bir hayatı vardır. Kelimeler de bütün canlılar gibi. Kelimeler sağlıklı olduğu dönemlerde toplum hareketli, güçlüdür. Toplum kişiliğinin damgasını vurur zamana, zaman tarih olur. Kelimelerin marazlı olduğu dönemlerde tarih karanlıktadır. Zaman çizgisi kopmuştur sanki.
Tarihi yapan kişiler, kelimeyi canlandıran, onu insanına, yani topluma ulaştıran, sunan kişilerdir. Kahramanların dilinde kelime bir elektrik şalteri gibidir, şalter düştüğü zaman, kahraman konuştuğu zaman, cemiyet içten içe sarsılır. Harekete geçer. Büyük şair, halkı kelimesiyle büyüler. Büyük şiirin önünde halk gerilim halindedir. Büyük romancının eserinde insan kendini bulur. Toplum billurlaşmıştır büyük romanda. Şiir, roman, tiyatro, müzik, mimari alanında kalıcı eserlerin verilebildiği dönemlerde kelime de, insan da sürekli bir eylem içindedir. Kelime hastalanmışsa, sanat eserinin ömrü bir modanın ömrü kadardır. Toplum ise derin bir bunalım içindedir.
Mevlâna konuşmuş, kelime devlet olmuştur. Yunus, sesiyle zamanın ve mekânın ötelerine itmiştir insanını. Fatih, kelimesini çağa bir bayrak gibi dikmiştir. Yavuz, kelimeye dağlar ve çöller aşırtmıştır. Sinan, bir sütundur, tutunmasak ayağımız kayacak
Kelime kelime kelime... Cemiyetimizde hiç zamanımızdaki kadar hastalıklı olmuş mudur kelime? Bilmiyorum. Bildiğim; bu gün kelimenin dipsiz bir uçuruma doğru düştüğüdür. "Ölüm" gazete sütunlarında ilan olmuş, "kıyamet" oturma odalarında karı koca çatışmasıdır, "peygamber"