"ATATÜRK"
"Muhterem gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine terk ettiğimiz ve bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız."
Çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden, yok olmaya mahkûm görünen bir milleti yeniden var eden büyük bir lider.
20. yüzyılın başlarında Anadolu... İşgal altında, yorgun, aç, yoksul ve umutsuz bir coğrafya. Kimileri teslim olmuş, kimileri kendi derdine düşmüş, kimileri ise kurtarıcıyı gökyüzünde aramaktadır. Mustafa Kemal, Samsun’a ayak basar. Bu adım, bir milletin yeniden ayağa kalkışının ilk adımıdır. Sadece bir asker değildi. O bir devlet kurucusu, bir inkılapçı, bir öğretmen, bir fikir işçisiydi. Onu diğer liderlerden ayıran şey, yalnızca savaş meydanlarındaki başarısı değil; bir milletin geleceğini planlarken gösterdiği ileri görüşlülüğüydü.
Atatürk’ün en büyük savaşı, Sakarya’da veya Dumlupınar’da değil; harf inkılabıyla, üniversite reformuyla, hukuk devrimiyle verdiği savaştır. Çünkü biliyordu ki, bir milletin bağımsızlığı yalnızca süngüyle korunmaz; aynı zamanda fikirle, bilimle ve çağdaş değerlerle de beslenmelidir.
O, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” derken, aslında bir milletin kurtuluş reçetesini yazıyordu. Karanlıkta boğulmak istenen bir halkı, aklın ve bilimin aydınlığına çıkarmayı hedefliyordu. Bu uğurda dostlarından ihanet gördü, gericiliğin rüzgarına kapılanlarla karşı karşıya geldi, yalnız bırakıldı. Ama yılmadı. Çünkü onun mücadelesi, bir makam ya da mevki mücadelesi değil; bir varoluş mücadelesiydi. Kimi çevreler, Atatürk’ün gericiliğe karşı verdiği mücadeleyi “dinsizlik” olarak nitelemiştir. Oysa yapılan, asırlar boyu halkı karanlıkta tutan vesayetçi zihniyete karşı verilen bir